Kuran’dan Notlar – Din Adamlarını Tanrılaştırmak 

“Yahudiler, “Uzeyir Allah’ın oğlu” dediler, Hıristiyanlar da “Mesih Allah’ın oğlu”, dediler. Bu onların kendi ağızlarıyla uydurdukları sözlerdir. Daha önce inkâra sapmış olanların sözlerine benzetiyorlar. Allah onları kahretsin, nasıl da saptırıyorlar! Onlar, Allah’dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”  Tevbe suresi, 30 ve 31. ayetler

Dinlerin tahrifatında olmazsa olmaz bir boyut din önderlerinin tanrılaştırılmasıdır. Bu yönde hiçbir iddiaları olmamasına rağmen Çin hükümdarları Konfüçyüs’ü, Hint rahipleri Buda’yı, Hıristiyanlar ise Hazret-i İsa’nın sembolik olan ‘babamız’ sözü üzerinden Hazret-i İsa’yı tanrı haline getirmişlerdir.

Fakat yukarıdaki ayeti düz okuyacaksak Yahudiler hiçbir zaman Yahudi halkını Babil sürgününden sonra yeniden hayata döndürüp Tevrat’ı bir kitap haline getiren Üzeyr Peygamber’i tanrı edinmediler. Ya da bazı istisnaları dışarıda bırakacaksak Hıristiyan ve Yahudi bilginler ve rahipler tanrı yerine konmadı.

Bu ayetin hakkını vermek istiyorsak onu edebiyatıyla okumak zorundayız.

Bir Hıristiyan Hazret-i Peygamber’e geldi. Müslüman oldu. Ve O’na şöyle dedi: “biz bilgin ve rahiplerimizi hiçbir zaman tanrı edinmedik ki… Bu ayet gerçeğe aykırı bir şey söylüyor.” Hazret-i Peygamber de ona şöyle yanıt verdi (mealen): “Siz Hıristiyanlar dini konularda sırf saygın bir aliminiz bir şey haram kıldı diye hiç sorgulamadan etmeden sırf o aliminiz o şeyi haram kıldı diye o şeyi kendinize haram kılmıyor muydunuz? Ya da onun helal kıldığını helal kılmıyor muydunuz?” Hıristiyan yanıt verdi: “Evet öyle yapıyorduk.”. “İşte” dedi Hazret-i Peygamber, “o ayetin kastı budur.”

Yani yukarıdaki ayete göre herhangi bir dinde bir din alimi bir konuda hüküm verince, hiç sorgulamadan, deliline kanıtına bakmadan, sırf o alim o hükmü verdi diye o hüküm dinin mutlak doğrusu kabul ediliyorsa o alim Tanrı’nın oğlu yerine konmuş ve rab edinilmiş olur. Ayetin kastı budur.

Bu düşünceden hareketle kendi tarihimize baktığımız zaman, örneğin, dört mezhep imamını, kütüb-ü sitte yazarlarını, büyük tarikat alimlerini kendimize rab edinmiş olduğumuz da meydana çıkacaktır.

Çünkü Türkiye’de yıllarca bir Müslüman sırf Ebu Hanife’ye ya da Buhari’ye aykırı görüş beyan etti diye tekfir edilebiliyordu. Bazı çevrelerde durum hala böyle. Örneğin bazı tarikatlarda “Abdülkadir Geylani’nin ya da İmam Rabbani’nin şu görüşü dinen yanlış” deseniz sizi tart ederler. Kendi eski çevremden, Nurculuktan örnek verecek olursam, bir şey sırf Said Nursi’nin külliyatında öyle yazıyor diye sorgulanmadan dinin doğrusu olarak kabul ediliyordu.

İşte böylesi durumlar Kuran’ın yukarıdaki ayetlerinde dinin tahrifi olarak kabul ettiği durumlardır.

Böylesi isimlerin tanrılaştırılıyor olması onların tümden yanlış olduğu anlamına gelmiyor. Aksine nasıl Buda, İsa, Konfüçyüs vs ilahi hakikatleri terennüm ediyorsa, Ebu Hanife’nin İmam Rabbani’nin vs oldukça kıymetli ve ciddiye alınması ve bugün bile yaşatılması gereken fikirleri var.

Fakat Kuran’ı temel alacaksak Allah bizlerin şahıslara değil kanıtlara bakmamızı istiyor. Ve dini doğrularımızı şahısların otoritesi temelinde değil, kanıtların hakikatliliği temelinde inşa etmemizi…

Yani Allah bir din önderinin yanlış olduğunu söylemiyor bu ayetlerde. Bu din önderlerine bağlanış biçiminin bozuk olduğunu ve düzeltilmesi gerektiğini ifade ediyor.  


*Öne çıkan görsel Gustave Doré’nin La Grande Bible de Tours isimli çalışma için yaptığı “Ezra, kanunları halka okurken” adlı illüstrasyondur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir