Kuran’dan Notlar – Kuran’da Epistemolojinin Temelleri (VIII)

Heideggerci Alethia


“İbrahim, babası Âzer’e demişti ki: “Sen putları tanrı mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum”. Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu (metafiziğini) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun. Üzerine gece bastırınca, bir yıldız/gezegen gördü: “Rabb’im budur” dedi. Yıldız/gezegen batınca da: “Ben batanları sevmem” dedi. Ayı doğarken gördü: “Rabb’im budur” dedi. O da batınca: “Yemin ederim ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşen topluluktan olurdum” dedi. Güneşi doğarken görünce: “Rabb’im budur, bu hepsinden büyük” dedi. O da batınca dedi ki: “Ey kavmim! Ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Ben yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim ve artık ben asla Allah’a ortak koşanlardan değilim.” En’am suresi 74 – 79. ayetler

Yukarıdaki pasaj bizim Kuran’dan Notlar köşesinde defalarca ve çok farklı amaçlarla ele aldığımız, bağrında çok farklı ve derin hikmet damlaları barındıran mucizevi pasajlardan birisidir. Ayrıca bizim de “Kuran’da Epistemolojinin Temelleri” serisinin kapanışını yapacağımız ayettir.

“Bu ayetin epistemolojiyle ne ilgisi var?” dersek, bu ayet modern epistemolojinin en temel hakikatlerinden birine işaret ediyor: a-letiha düşüncesi…

A-lethia ne demek? Kabaca karanlık perdenin açılıp varlığın ayan beyan görünür hale gelmesi demek a-lethia. Tasavvuftaki keşf, yani perdenin kalkması düşüncesiyle aynı muhtevaya sahip.

Fakat a-lethia sadece tasavvufta değil, Hegel sonrası felsefede de temel bir kavram.

Bu düşünceye göre eşya önce karanlıktır. Varlığın hakikatini idrak edemeyiz. Sonra sorgulama sürecinin sonunda her şey aydınlanır ve bir anlama kavuşur. Fakat sonra biz sorgulamaya devam ettikçe bu aydınlık yerini yine karanlığa bırakır. Fakat sorgulama devam ettiğinde varlık bu sefer başka bir ışık altında, bambaşka kavram ve kategorilerle yeniden aydınlığa kavuşur. Işığın ve karanlığın bu diyalektiği ebede kadar devam eder. Ve Derrida’yı dinlersek bağrında bir şiddet de barındırır ve kişiyi bu düşünce sürecinde bazen perişan bazen agah eder.

Kökleri Antik Yunan’da bulunan a-lethia kavramını bizlere Hegel Tinin Fenomenolojisi’nde yeniden hediye eder. Fenomenoloji’de bilinç eşyayı önce belli bir kavram setiyle aydınlığa kavuşturur. Sonra bilinç sorgulamaya devam edince bu kavram sistemi yıkılır ve yerini yeni bir kavram sistemine bırakır ve eşya bu sefer daha önce hiç olmadığı gibi parlar gözümüzün önünde.

Hegel diyalektik yoluyla aydınlık karanlık hareketini bir bütüne ve sona bağlar. Hegel’den sonra bu diyalektik bütünlük yıkılır. Fakat a-lethia, ışık-karanlık diyalektiği ve metafizik şiddet düşüncesi Heidegger’le, Gadamer’le, Derrida’yla, Levinas’la felsefede yer tutmaya devam eder.

İşte yukarıdaki pasaj İbrahim’in macerasındaki bu deneyimi bir çocuğun imgelemine bile hitap edebilecek bir sadelikte anlatır. Ve meselenin derinliklerini düşünmeyi ilimlerde derinleşmeye çalışan (rasihune fil ilm) müfessire bırakır.

Bu pasaja göre eşyanın melekutunu, yani metafiziğini tanımaya çalışan yolcu önce yıldızın aydınlığıyla eşyayı aydınlatır; sonra ayın, sonra da güneşin aydınlığıyla. Her seferinde hayal kırıklığı yaşar, yani metafizik şiddete maruz kalır. En sonunda ışık olarak ışık’a yani her temsilin ötesindeki Tanrı’ya varır ve ayetin işaretiyle Hegel’le başlayan bu düşünce geleneğini devam ettiren Levinas gibi Tanrı’yla yüz yüze gelir (“Yüzümü gökleri ve yeri var edene çevirdim.”).  

Bu pasajı tamamlayan aşağıdaki ayetlerse İbrahim’in yıldızda, ayda ve güneşte keşfettiği ışığın sahte olmadığını onların da Allah fikrinin gölgesi altında birer hakikate sahip olduğunu ima eder:

“Güneş’i, Ay’ı hesap yapabilesiniz diye yaratmıştır. İşte bu, her şeye galip gelen ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir. Kara ve denizin karanlıklarında doğru yolu bulasınız diye yıldızları sizin için yaratan O’dur. Şüphesiz biz, bilen bir toplum için âyetleri geniş bir şekilde açıkladık.” En’am suresi 96 -97. ayetler

Kuran’da Epistemoloji serisi yoluyla neyi başarmış olduk? Tek cümleyle söylersek doğru okumak, emek göstermek ve hakkını vermek kaydıyla Kuran’ın tüketilemez bir mucize olduğunu söyledik.

Epistemoloji geleneğiyle sınırlı konuşursak Kuran fenomenolojiyi, tarihselciliği, ampirizm ve pozitivizmi, psikanalizi, mimesis düşüncesini ve bilgiye a-lethia yaklaşımını kuşatan bir bilgeliğe sahiptir. Hatta benim keşfedemediğim ya da yeri gelmediği için (postyapısalcılık gibi) şimdilik zikretmediğim daha nice bilgeliğe…

Bu seriyi yazarken de derdim Kuran’da son sözü söylemek değil, fakat Kuran’da yoğunlaşmak isteyecek okur için bir işaret ve örnek sunmak. Bu tefsiri yapmaya girişecek okur hiç Arapça bilmese de gerekli özeni ve çabayı göstermek şartıyla hayli yol alacaktır. Zira dikkat ederseniz bu seri boyunca –bazı mealleri düzeltmek dışında- Arapça bilgisine hiç de ihtiyaç duyulmamıştır. Temiz ve sade bir meal Allah’la baş başa kalmak için yeterlidir.

Elbette ki Kuran’dan Notlar serisinde başından itibaren söylediğim üzere bu tefsire girişirken geleneğimizin Kuran’a vermiş olduğu anlamları bir süreliğine paranteze almak gerekir. Bu tefsirler yanlış olduğu için değil… kişi geleneğin kölesi olmadan Allah’la baş başa kalabilsin ve gerekirse geleneğin bilgeliğini bu yolla yeniden keşfedebilsin diye…

Fakat bu seriye başlarken bir şey daha söylemiştik. Kuran’da öylesi ayetler var ki çağımızın idrakiyle taban tabana zıt. Ve böylesi ayetler bizim yirmi birinci asırda Kuran’dan zevk etmemize ciddi mani oluyor.

Bu keyfiyete sahip ayetlerden bir kısmı cihada dair ayetlerdir. Kuran’ın cihad ayetleri çok da zalimce değil midir? Bir İslam imparatorluğu kurulsun diye savaşmayı emreden ve bu uğurda tüm müşrikleri öldürmeye cevaz veren bir din nasıl çağdaş olabilir ve çağımıza yön verebilir?

Peki biz Kuran’ın cihad ayetlerini doğru anladık mı? İnşallah becerebilirsem bu seriden sonra Kuran’da cihad ayetlerinin tefsiri üzerine bir seriye başlamak niyetiyle…


 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.