Sakil ve Temcit Pilavı Tadında: Babacan’ın “Yeni” Siyaseti Üzerine

Giriş

Türkiye’de siyaset karanlık bir çıkmaz sokağın içinde. Bir toplum olma halinden günden güne uzaklaşmak, toplumda daha çok hissedilen bir gerçek demokrasi arzusu, sömürücülüğü iyice görünürleşen hard kapitalizm ve artan emek sömürüsü, tepeden kaynaklı hukuk tanımaz pervasızlığın neticesi olarak maruz kaldığımız nefret suçları, kadın cinayetleri, artan ırkçılık ve benzeri çokça cinnetle yaşamak durumundayız. Hiç de iç açıcı olmayan bu minval toplumun siyasetin imkânlarına daha çok kulak kesilmesine neden oluyor. Bu uzun meseleler listesi birçok tartışmayı ve siyasal teşekkülü odağımıza koymayı dayatıyor.

Tabloya bakıldığında ise, iktidara alternatif bir kitle siyaseti üretmesi beklenen ama bunu yeteri kadar beceremediği düşünülen bir CHP, her ne kadar kilit pozisyonunu koruduğu söylense de etkili aktörlük rolünü kaldıramayan HDP, MHP’nin daha elastik ve “genç” bir kopyası olmaya müşteri olan İYİP, ataerkil ve muhafazakar kodlardan sıyrılamadığı için topluma seslenme kabiliyetini bulamayan SP gibi artık alıştığımız ve ümitvar olmadığımız muhalefet cephesinin yanında yeni teşekküller de görünmeye başladı. (Partili kimliklerine rağmen öne çıkan figürlerden ayrıca bahsedeceğim.)

Özellikle AKP’den kopan ve AKP tabanına seslenen iki yeni parti siyaset sahnesine çıktı. Bu partilerin, bildiklerimizden ve yeteri kadar olmasa da bir şekilde test ettiklerimizden farklı olarak AKP’den oy koparma ihtimallerine binaen heyecan yarattıkları söylenebilir. Kendisini mevcuda muhalif olarak konumlandıranlar da açıktan ya da gizliden bir manivela anlamı yükledikleri bu yeni teşekküllere olası imkânları nedeniyle cepheden bir karşı çıkış sergilemiyorlar. Burada sosyalist sol ya da devrimci sol olarak tanımlayan/nan ve parlamenter demokrasiye karşı yapıların eleştirilerini kastetmiyorum.

Bu girişimler içinde, Ahmet Davutoğlu’nun öncülüğünü yaptığı Gelecek Partisi oldukça karikatür ve kibirli bir retorikle arzı endam ettiğinden pek teveccüh görmedi, yarattığı heyecan da bu oranda sınırlı kaldı. Bununla birlikte Ali Babacan’ın öncülüğünü yaptığı Demokrasi ve Atılım Partisi (Deva Partisi) daha etkili bir rezonans yakalamış gibi duruyor. Her ikisinin de ayrıca incelenmesi gerekir, ancak bu yazıda oy kazanma kabiliyeti açısında daha etkili bir görüntü veren Deva Partisi’nin neden matah bir siyaset teklif etmediğini ve en az bizi bu günlere getiren AKP siyasallığı kadar tehlikeli olduğunu izaha çalışacağım.

2010’ların İkinci Yarısından Bugünlere Gelirken

Teorik söyleme dair değinmelerden önce bir siyasal görünüm tablosu çıkarmak anlamlı olacaktır. Zira Türkiye’de de dünyada olan bitenden pek bağımsız bir siyasallık işlemiyor. Dışarda olanlar buralara mutlaka değiyor.

Mart 2016’da İngiltere’nin AB’den çıkmasına dair yapılan halk oylamasında (Brexit) beklenmedik bir şekilde evet oyu çıkmıştı. Bu durum özellikle göçmen karşıtlığının bir neticesi olarak okundu, ayrıca bu ayrılık kararında sadece ekseriyetle Polonyalılardan oluşan, AB vatandaşı ucuz iş gücünün etkisi söz konusu değildi. AB bürokrasisi, bazı toplumlar için bir dayatma görüntüsü olarak karşılanan (her alanda) standartlaştırma gibi şeylerle birlikte Avrupa değerleri de faturalandırılmış gibi oldu. Sonuçta AB projesi büyük bir yara aldı. Aynı yılın Kasım ayında sağ popülist ve göçmen karşıtı bir söylemle seçime giren Trump seçim öncesi yapılan anketlere bakıldığında beklenmedik bir şekilde ABD başkanı oldu. Bu iki vaka, demokrasi fikrinin en güçlü kalesi sayılan iki ülkede (Anglosakson demokrasisi) göçmen karşıtlığının ve sağ/ırkçı söylemlerin, değerler retoriğinden daha etkili olabildiğinin kanıtı gibiydi.

2017 Mayıs’ında Fransa’da cumhurbaşkanlığı seçimleri yapıldı. İki aşamalı yapılan bu seçimde ilk turda yeterli oy alınamadığından en çok oyu alan iki parti ikinci tur seçimlerine kaldılar. Bu seçimlerde daha önce ismi pek duyulmamış olan ve kurduğu yeni parti (En Marche! – Cumhuriyetçi Yürüyüş Hareketi) ile seçime giren Emmanuel Macron %23,7, babası gibi aşırı sağcı bir siyaseti izleyen Le Pen %21,7 ve 2012 seçimlerinde Sol Cephe’nin ortak adayı olmasına rağmen bu seçimde kendi kurduğu partiler üstü hareketiyle aday olan Melenchon[1] ise %19,5 oranında bir oy aldı. İkinci tura bir dönem sosyalist parti üyeliği olan, sosyal demokrasi yanlısı, çeşitli uluslararası bankalarda çalışmış, genç ve parlak bir aday olan Macron ile aşırı sağ ve göçmen karşıtı bir siyaseti savunan Le Pen kalmış oldu. Önceki başkan, sağcı Sarkozy’nin koltuğuna aday iki isim böyle belirlenmiş oldu. İkinci tur için Fransa’nın neredeyse bütün sosyalistleri ve komünistleri Le Pen’in olabildiğince ağır bir yenilgi alması için Macron gibi bir adaya oy verdiler. Balibar ve Piketty gibi bazı teorisyenler, neden Macron’a oy verilmesi gerektiğini izaha çalıştılar.[2] Zira faşizme olabildiğince ağır bir yenilgi tattırılmalıydı. Neticede Avrupa’daki sol siyasetin aktörleri erozyona uğradığını düşündükleri Avrupa değerlerini gözetir hale gelmişlerdi. Macron %66,1 gibi bir oyla güçlü bir şekilde seçildi. Sonuç olarak parlak, genç, yakışıklı, bürokrat kökenli, dünya ile entegrasyon ve iletişim içinde olan, sermayeyi rahatsız etmesi beklenmeyen birisi Fransa’nın başına geçmiş oldu.

Bu aktardığım fotoğraf önemli, zira Avrupa’da, özellikle de Fransa’da olan bitenler bizim ülkemize çabuk ulaşır, oradaki dönüşümler tarih boyunca Türkiye’yi de etkilemiştir. Yani Macron gibi bir adayın seçilmesi Türkiye’de de benzeri bir adayın yükselişine işaret eder. Nitekim hatırlarsanız o tarihten sonra daha apolitik, türedi ve parlak figürlere teveccüh gösterilen bir döneme girdik. Sempatik kurtarıcılar aranır oldu.

Ancak Macron projesinin halklar için sömürücü bir kapitalizm anlamına geldiğini Sarı Yelekliler hareketi ile çok geçmeden görmüş olduk. Üstelik normal şartlarda sağa yazılabilecek oylara sahip insanların oldukça sol reflekslerle ve taleplerle, kentleri ve sokakları işgal etmelerine şahit olduk. Fransa çölü de denilen bölgelerin insanları büyük şirketlerdense kendilerine yüklenmeye çalışılan benzin emisyon maliyetine karşı çıkarak sokağa çıktılar. Macron’un vaadini ettiği dizginlenmiş kapitalizmin büyüsü erken bozulmuştu.

Parlak, bürokrat, temiz sicilli, genç siyasetçi modası yükselirken Türkiye’de AKP sonrası için ilk akla gelen isim Ali Babacan’dı. Partisinden rahatsız olduğu biliniyordu ama bunu kamuoyuna arz etmemişti ve Türkiye’de de yaklaşan bir başkanlık seçimi vardı. Ancak cesaret göstererek aday olmadı, ona hamilik yapabilecek Abdullah Gül de aday olmadı ve Erdoğan seçimi rahatlıkla kazandı. 2019 belediye seçimleri ise CHP içinden iki ismin öne çıkmasına neden olmuştu. Birisi Kemal Kılıçdaroğlu’nun “ortanın solundadır” diyerek takdim ettiği, müteahhit, Karadenizli ve CHP’li kimliğiyle merkeze seslenebilen Ekrem İmamoğlu idi. Diğeri de daha sol ve örgütçü bir görüntü vererek öne çıkan Canan Kaftancıoğlu idi. CHP günün modasına ayak uydurabildiğini göstermişti. Bu isimlerle birlikte siyasi zekasıyla fark yaratan ve geldiği siyasi gelenek ve sahiplendiği görece ağır yük nedeniyle kitleselleşebilmek için daha sınıfçı bir siyaset yapmak zorunda olan Selahattin Demirtaş da tabloya eklenince, birçokları Türkiye’nin geleceğinde etkili olacak siyasetçilerin iyice somutlaştığına kanaat getirmişti.[3] Bu tabloyu çizdikten sonra Babacan’ın teklif ettiği siyasetten neden bir hayır gelmeyeceğini konuşabiliriz.

Özeleştiri Vermeden ve Yeni Bir Cümle Kurmadan Gençlik Dinamizmine Talip Olmak

2015 yılında kabine görevi sona eren ve 2019’da özgürleştiğini beyan ederek parti kurma sürecine başlayan Ali Babacan’ın AKP’de aktif görevde yer aldığı döneme yönelik eleştirilerini bugünlerde bolca görüyoruz. Otoriterleşmeden tutun da ekonomik savurganlığa, nepotizmden tutun da hukukun üstünlüğünün ilgasına kadar birçok farklı bağlamda tahrip edilen kurumsal yapılara ve fevri uygulamalara dair eleştirileri var Babacan’ın. Buraya girdiğimiz anda cevabı verilmemiş ya da tutarsızca verilmiş birçok boşlukla karşılaşıyoruz. Özeleştiri yapar gibi görünürken olabildiğince muğlak bir dil ile konuşuyor, başından beri etkili karar verici pozisyonlarda yer aldığı bir yapının bize pek de malum olmayan karanlık noktalarını eleştirilerinde görmüyoruz. Söylediklerinden ise kendisinin içinde olduğu bir dönemde işlerin iyi gittiğini ama bir şekilde partide kalmaya ikna edilerek devre dışı bırakıldığını anlayabiliyoruz. Ancak ülkeyi bugünlere getiren ekonomi-politik yaklaşıma nazaran nasıl bir fark teklif ettiğini çıkaramıyoruz. Söylemindeki bu muğlaklık muhtemelen oy kaynağı olarak diğer partilerin tabanlarını görmüyor olmasından kaynaklanıyor. Hatta 140 Journos ile yaptığı Sakın Kader Deme isimli belgeselde,[4] kendisine gelen bir soru üzerine ittifaklara da kapalı olduğunu açıktan belirtiyor. Mesajlarında ülkeyi bu hale getiren dinamiğin olumlu zamanları olduğunu, bu güzel günlerin taşıyıcılığının ise artık Deva Partisi’nde olduğunu öne çıkarıyor. Dolayısıyla özeleştirilerini taksit taksit, hafif tonlarla, hala bir AKPliymişçesine yapmaya devam ediyor. Bu bir düzeyde anlaşılabilir bir tutum. Eleştirilerini açıktan ve net şekilde yaptığında sadece sermayeyi hızlıca tüketmiş olmayacak, AKP tabanı ile kurduğu rabıtayı da kaybedecek, bunu hissediyor. Hareketi merkeze yürürken geçmişteki yanlış pratiklerinden yana özeleştiri vermek istemiyor ve AKP tabanındaki kendini içine bulandığımız karanlığın tesisinde fail görmeyen kesimleri transfer etmek istiyor. 

Bu durum zaten denenmiş ve iflas etmiş bir ekopolitik siyasallıktan ikrah etmiş dürüst ve genç kadroların dikkatini neden çeksin?

“Biz yanlış yapmadık ama yanlış yapanlar oldu, şimdi bizler yanlışa bulaşanlardan teberri ettik, hadi bir araya gelelim, eski güzel günlerdeki ruhun taşıyıcısı olalım.”

– “Eğer bu önerme doğruysa bile teklif ettiğiniz siyasetin yeni bir Erdoğan çıkarmayacağının ve emek sömürülerinin devamını sağlamayacağının garantisi nedir?”

Özetle, “Biz doğru başladık, yanlışa saptılar, doğrusunu tekrar tesis edebiliriz” demek bir özeleştiri değildir. Basitçe, temcit pilavını tekrardan ısıtıp servis etmektir. Ayrıca birikmiş, samimi ve meraklı bir gençlik enerjisinin kirli bir siyaset için zamanında AKP siyasetinin yaptığı gibi tekrardan heba edilmesine pekâlâ hizmet edebilir. Biriken enerjilerin sıkıntılı mecralara akmaması gerekir.

Estetikli Kapitalizm ve “Hukuk” Tacirliği

Babacan’ın ve parti arkadaşlarının beyanlarına baktığımızda göze çarpan önemli bir ayrıntı var. Hiçbir şekilde vurgulu bir kapitalizm ya da ekonomik liberalizm savunusu yapmıyorlar. Bunun dünyada ve gençler arasında sorgulanır bir mesele olduğunu belli ki farkındalar. Bunun yerine ekonomiyi hızla toparlayacaklarını, basın özgürlüğünü şak diye tesis edeceklerini, parlamenter ve denetlenebilir bir kurumsal yapıyı gözeteceklerini, etnik ayrımcılıklara karşı olduklarını ve temsil durumlarını gözeteceklerini, kadınlara yapılan şiddetle mücadele edeceklerini, insan haklarının ve hukukun normlarına dönüş için gereken düzenlemeleri hemencecik yapacaklarını, işsizliği ortadan kaldıracaklarını, yapısal reformları hayata geçireceklerini… vb. oldukça pozitif temaları büyük punto ile vurguluyorlar. Siyaset sınırları dâhilinde böyle incelikli görüntüler anlaşılabilir. Siyaset yapanlar hedef kitleyi ürkütmeden ikna etmeye çalışırlar. Bu noktada eleştirimizi, vazgeçilemez kabul edilen ekonomik liberalizm ya da kapitalizm savunusu/muhafazası üzerinden yapmalıyız.

Siyasi liberalizmi bir düzeyde tartışabilir ve makul bir zemine oturtabiliriz. Hala üzerine konuşulan bir konu olduğundan böyle diyorum. Ancak ekonomik liberalizm için kılıçları çekmek gerekir. Kapitalizmin bizatihi kendisi krizin kaynağı iken onu estetize ederek tekrardan paketlemek, taşıdığı kadim kötülüğü ortadan kaldırmaz.

Babacan bir anlamda çıkış belgeseli olan 140 Journos’un çalışmasında üniversite öğrencileri ile yürürken, kapitalizme bağlı kalmak ve devletin toplum lehine daha çok müdahil olmasını sağlamak gibi bir formülü öne sürmüştü. Yani kapitalizmin dizginlenebileceğini ve toplumların refahını arttırıcı bir şekilde sürdürülebilir olduğunu öne süren bir vurgu yapmıştı. Ancak kapitalizmin ve sermaye sahiplerinin kazanma arzusunun dizginlenemeyeceğini biliyoruz. Sermayenin kâr marjı düştükçe saldırganlığı artıyor. Ayrıca burada sermayenin düşen kâr oranlarını vurgulamak yerinde olacaktır. ‘Merkez’ Kapitalist Ülkeler’in[5] 1904 yılındaki kâr oranları %30 düzeyindeyken 2009 yılında %10 düzeyine gerilemiştir.[6] Ekonomik kalkınmasını ilerletmiş ülkelerde kâr marjı düşünce, sermaye daha çok emek sömürüsü yapabileceği ülkelere kayıyor. Türkiye de hala bazı sektörler için ucuz iş gücü istihdamı olma potansiyelini barındırıyor. Eğer sermaye sahipleri ucuz iş gücü tedarik edemezlerse doğal kaynaklara saldırıyorlar ve bunun bir neticesi olarak salgınlar dâhil birçok iklim krizi etkisini an itibarı ile yaşıyoruz. Hülasa, özellikle 2008 krizi ile başlayan ve hemen her çevrede tartışma konusu olan “kapitalizmi dizginlemek” teklifi bir işlerlik barındırmıyor, sorunun kendisi kapitalizm zaten.

Deva Partisi yetkililerinin beyanlarına baktığımızda Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un tezlerini[7] sahiplendiklerini anlıyoruz. Bu bahsi biraz daha açmak anlamlı olacaktır. Yeni Kurumsal İktisatçılık olarak takdim edilen[8] ve son yıllarda oldukça revaçta olan bu yaklaşım kapitalizmi ve dışsal müdahaleleri (emperyalizm) pek mesele etmeden (bir nevi “olmazsa olmaz” görerek) önce kurumsal yapıların dönüştürülmesi gerektiğini öne sürüyor. Zira kurumsal yapılar dönüşmeden kalıcı bir toplumsal dönüşüm mümkün değildir diyorlar. Ancak bu yaklaşım birçok eski sömürge ve yarı-sömürge ülke için sorunların esas kaynağı olan kapitalizmi ve büyük şirketlerin çıkarları için devreye sokulan dışsal müdahaleleri, hukukun tesisi, kayırmacılığın (nepotizmin) ortadan kaldırılması gibi ambalajların arkasına atıyor. Özetle şu denmiş oluyor: “Ülke gelişmesine hizmet eden ve herkese biraz pay veren bir kapitalizm ile daha çok sömürücü kurumların işlediği devletçi bir kapitalizm arasında daha iyicil olan kapitalizmi tercih edelim.” Bunun tesisi için de yapısal reformlar gerekiyor. 

Büyücünün zehirli elmasına müşteri olup uyumak isteyen insanlar elbette vardır ve bu zehirli elma AKP içinde de hatırı sayılır miktarda teveccüh görecektir. Ancak dünyayı biraz okuyup sorunları mesele eden zihinlerin kesinlikle düşmemesi gereken bir tuzak bu.

Bitirirken

Siyaset çatışma alanlarını olabildiğince az maliyetle sulha kavuşturma gayretidir. Türkiye’deki sağ siyaset ise çatışma alanlarını diri tutarak ve olabildiğince istismar ederek iktidarda kalmayı matah bir olgu olarak görür. Bunu da savunulabilecek/normal bir vaka olarak aktarır. Sağ siyaset içinden çıkmış olmasına rağmen Ali Babacan ile somutlaşan tarz ise bu iş yapma biçiminden farklı bir görüntü vermeye çalışıyor. Kendisi gibi AKP’den ayrılan Davutoğlu ise sağ siyasetin ayrıştırıcı dilinden pek de uzaklaşmamış bir görüntü çiziyor. Babacan siyasetinin AKP’den ciddi bir kopuşa hizmet etme potansiyeli taşıması biraz da bu farklılığında gizli.

Deva Partisi sulhçu yaklaşımıyla çözülme emareleri gösteren AKP içinden insanlara utanmadan sahiplenebilecekleri yeni bir teşekkül teklif ediyor. Muhtemelen sadece bununla da kalmıyor, son 18 yılda işledikleri onca suç barındıran fiile rağmen ceza almamak isteyen AKP yöneticilerine, cezasız bir çıkış kapısı teklif ediyor da olabilir. Açıkçası bu ikinci önerme için somut bir bilgiye sahip değilim ancak böyle bir duruma işaret eden bir pratikle de karşı karşıyayız.

Başarılı siyaset sadece bir sulh aracı değildir aynı zamanda bir teberri etme cesaretini de zaruri kılar. Erdoğan’ın “Milli Görüş gömleğini çıkarması” gibi bir teberri edişi kastediyorum. Bir vazgeçiş ve karşı çıkış görüntüsü veremediğinizde gerçekten etkili bir cümle kurma şansınız olmaz. Bunu sağlamadığınızda ise size amiyane tabirle koltuk değneği ya da hava yastığı gibi anlamlar pekâlâ yüklenebilir. En azında bir devam ettirici olduğunuzu sessizce kabul etmiş olursunuz. 

Beklentinin aksine Babacan teşekkülü ve söylemi oldukça yavaş ilerliyor. Bu durum açıkçası ülkeyi bu karanlık günlere taşıyan faillerin, Deva Partisi vesilesiyle yaptıklarının hesabını vermeden sahnenin dışına davet edildiklerini düşünmemizi mümkünleştiriyor. Ancak bu gibi durumlar varsa bile gerçekte tam olarak ne konuşulduğunu ve ne gibi niyetler taşındığını asla bilemeyeceğiz.

Bugüne kadar sergiledikleri performansa ve ortaya koydukları söyleme bakarak Babacan’ın ve Deva Partisi yöneticilerinin pek de yeni bir şey söylemediklerini tespit edebiliyoruz. Ayrıca bu yeni gibi görünen eskinin oldukça sıkıntılı (sakil) neticeleri ve pratikleri olduğunu AKP’nin parlak olarak lanse edilen yıllarının ürünlerinden anlayabiliyoruz. Mesela en basitinden, Babacan, emek sömürüsünün ortadan kaldırılacağından ne bahsediyor ne de teklif ettiği ekonomik modelin böyle bir çıktısı var. Bunların dışında bu siyasetin ayrıca bir enerji israfına neden olma ihtimali oldukça yüksek, AKP’nin yaptığı gibi…

Son olarak ülke değişsin isteyen ve bunun da toplumcu bir minvalde olmasını arzulayan insanların Babacan siyasetine mecbur kalma acizliğine de vurgu yapmak gerekir. Dünya’da ve Türkiye’de görülen bunca değişim arzusuna rağmen kolektif işleyen ve temcit pilavı tadında olmayan bir siyasetin imkânları tükenmiş olamaz.


[1] Sol Cephe’nin dağılması ve Melenchon’un adaylık süreci ile ilgili şu yazıya bakabilirsiniz: https://www.evrensel.net/haber/315685/sol-cephenin-dagilmasi-ve-melenchonun-adayligi

[2] Balibar’ın ilgili yazısı için: https://medyascope.tv/2017/05/11/etienne-balibar-gun-dogmadan-neler-dogar/ ve Piketty ile yapılan ilgili röportaj için: https://medyascope.tv/2017/05/06/thomas-piketty-macrona-oy-verecek-olmamiz-ekonomi-programini-destekledigimiz-anlamina-gelmez/

[3] Kanaatimce siyasi partilerden ayrı olarak bu isimlere odaklı birtakım analizlere de çok ihtiyaç var.

[4] Açıkçası izlerken “başarılı bir reklam filmi” değerlendirmesi yaptığım belgeselin tamamı için: https://www.youtube.com/watch?v=kD5vEQmIgZI

[5] Almanya, ABD, Hollanda, Japonya, Birleşik Krallık ve İsveç. (Aktaran: Alp Altınörs, İmkânsız Sermaye, 24. Yüzyılda Kapitalizm, Sosyalizm ve Toplum, Yordam Kitap, 2019, 1. Baskı, sf. 24)

[6] Aktaran: Alp Altınörs, İmkânsız Sermaye, 21. Yüzyılda Kapitalizm, Sosyalizm ve Toplum, Yordam Kitap, 2019, 1. Baskı, sf. 24.

[7] İki yazarın teklif ettiklerini anlamak için şu kitaplarına bakılabilir:

Daron Acemoğlu & James A. Robinson, Ulusların Düşüşü, Doğan Kitap, 2015.

Daron Acemoğlu & James A. Robinson, Dar Koridor, Devletler Toplumlar ve Özgürlüğün Geleceği, Doğan Kitap, 2020.

[8] Kurumsal İktisat, Thorstein B. Veblen’in de içinde bulunduğu bazı entelektüellerin 20. yy başında ABD’de ortaya koydukları bir iktisat ekolüdür. Sonraki yıllarda gözden düşen bu ekol 90lı yıllarda tekrardan tartışılır oldu. Acemoğlu ve Robinson bu yeni teşekkül eden Yeni Kurumsal İktisatçılık fikrinin önemli temsilcileri olarak kabul edilirler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.