Şehir Kimin, Üniversite Kimindir?

Şehir Üniversitesi üzerine bir süredir devam eden bir tartışma var. Son aşamada üniversiteye “hami” atamak konusunda yargının herhangi bir kararı ibraz edilmemişken hükumet sözcüsünün açıklamalarını işittik. Bugün de Cumhurbaşkanı daha açık şekilde aklından geçenleri paylaştı. Bu açıklamalar ile “Şehir’e kayyum atamaya niyetliyiz”i kendi lisanlarınca telaffuz ettiler. Üniversite kurumunu binalardan ve arsadan ibaret  zannederek, ona sahip olabileceklerini sandıklarını tekrar izhar etmiş oldular.

Olaya dışarıdan bakan biri olarak tartışmalar başladığından beri yazma hakkımı bir süre beklettim. Zira bulunduğum yer ve gördüklerim en azından hassas bir dengenin gözetilmesinin gerektirdiğini salık veriyordu. Biraz dışarıda olmak, eleştirel bir bagajla yüklü olmak, bazı mağdur arkadaşları tanıyor olmak, reel politik dönüşümün manivela imkanlarını az çok hissetmek, homurdanmalara kulak kesiliyor olmak ilh. gibi çokça sebep şu güne kadar yazmamanın daha anlamlı olacağını düşünmeme neden olmuştu. İncitici ya da maksadını aşan bir cümle kurmaktansa pozisyonların netleşmesini beklemek daha sağlıklı olurdu. Bugün ise bazı görüntüler ve ihtimaller netleşmeye başlıyor kanaatindeyim ve o ihtimallerin güçlenmesine katkı ve destek sunmanın anlamlı olacağını düşünüyorum.

Şehir Üniversitesi özelinde gördüklerimiz ibretlik olduğu kadar girift bir anlam da arz ediyor. Kesişimselliklerin bolca olduğu bir zeminde kurulan cümleler ister istemez bir özeni dayatıyor. Bahsini ettiğim giriftlikler okula yapılan uygulamanın bir siyasi hıncın ve hukuksuzluğun tezahürü olmasından bir nebze bağımsız ve meselenin hafızayla ilgili olan tarafları da bu giriftliği güçlendiriyor.

Suskunluk Eleştirileri

Günün sonunda olan şey, mevcut iktidarın kendisiyle ters düşen ve muhalefet sathına geçen bir eski başbakanın arka bahçesi olarak görülen bir üniversiteye kayyum atamasından ibaret. Bununla birlikte üniversitenin ve üniversiteye var eden geleneğin hafızamızdaki yeri, eyleyişleri, kabahatleri de bu tartışma özelinde ister istemez gözümüzün önüne geliyor, cümleleri tutuklaştıran ya da netlikten uzaklaştıran bu gibi çokça bagajla birlikte… Biraz ince eleyip sık dokuduğunuzda, her ne kadar henüz bodrumlarda yakılarak can veren Kürtlerin raporlandığı bir dönemde başbakanlık yapan birine (Ahmet Davutoğlu) dair eleştirilere kadar varmış olmasa da, en azından yine aynı başbakan döneminde okula arsa tahsis edilmesinin hukuksuzluğu tartışmasıyla karşı karşıya kalıyoruz. Ve bu tartışma sadece Şehir özelinde değil, AKP’nin imtiyaz tanıdığı tüm okullar için de hususen işletilmesi gereken devasa başka tartışmalara açılıyor -ki bence burada olmazsa bile bir şekilde bu tartışma açık kalmalı ve kapanmamalı-. Bu arada öğrencilerin ve okula anlamlı bir renk veren akademisyenlerin, böyle yoğun ve zor gündemler hakkındaki yorumlarını da ayrıca duymak isteyenler çıkabiliyor. “Barış akademisyenleri ihraç edilirken neredeydiniz?”[1], “Dragos’taki okul arazisi imtiyazla tahsis edildiğinde ne tutum aldınız?”, “Ülker işçileri için okulda tertiplenen etkinlikler için neden tavır almadınız?”[2], “Sıra size gelene kadar neden sustunuz?”, “Yükselirken odun taşıdığınız bu faşizmi neden geç fark ettiniz?”[3] gibi reel politik gündemle çok alakalı soruları kastediyorum.

Biraz didiklendiğinde bir çok zafiyeti ve başka görüntüleri keşfe imkan verebilecek bu sorular, kanaatimce hali hazırda üniversiteyi savunma mobilizasyonunun haklılığına ve potansiyellerine halel getirmeyecektir. Zira bütün bunlar yaşanırken üniversite içinde rahatsızlığını sürdüren ve bunun için organize olmaya çalışan öğrenciler ve politik hattını iktidara rağmen koruyan akademisyenler hep var oldu. Nitekim yukarıda referans verdiğim bazı haberler okul yönetimine aykırı tutum geliştiren gayretler olduğunun açık ıspatını veriyor.

Fabrika direnişlerinde de işçiler bir süre susarlar, sessiz kalırlar ve bir noktada artık geri dönülmez bir yola girerek toplu direnişe geçerler. Birçok grev hikayesinde buna benzer tecrübeleri görebiliriz.

Okulu Nüfuz Edemeyen Gelenek

Hali hazırdaki siyasi pozisyonları anlamak için okulu var eden geleneğe odaklanmak anlamlı olacaktır. Zira gerçek anlamda üniversite olma iddiasıyla, bir vakıf üniversitesi olarak faaliyete başlayan bu kurumun hikayesine bakmadan, günün sonunda üniversitenin gerçekten kimlerle anılacağını anlama şansımız olmadığı kanaatindeyim.

İstanbul Şehir Üniversitesi, 1980lerden sonra Boğaziçi Üniversitesi’nden mezun olan ve Ahmet Davutoğlu’nun daha çok öne çıktığı bir arkadaş grubu tarafından, 80lerin ortasında teşekkül ettirilen ve alternatif bir akademi iddiası ile yola çıkmış olan BİSAV (Bilim ve Sanat Vakfı) çevresinin şekillendirdiği bir kurum.[4] Dolayısıyla kurum kültürü olarak BİSAV’dan tevarüs ettiklerinin önemli bir yeri olduğunu belirtmek de gerekiyor. Peki BİSAV nasıl bir siyasallık teklif ediyordu?[5] Bu soru üniversitenin gelecekte kimlerle anılacağına dair bir fikir oluşması için de anlamlı olacaktır. 

BİSAV’daki kültürel atmosferi AKP’nin ilk yıllarında teneffüs etmiş biri olarak vakıfta teklif edilen aydın tipindeki sentetik karakterden rahatsız olduğumu ve kendimi informal, daha fazla siyasetle içli dışlı ve arkadaş gruplarından teşekkül okuma gruplarına verdiğimi hatırlıyorum. 2000lerin başında, sokak ve gündelik hayat siyasetinden kopuk olmayan “organik aydınların” oradan çıkmayacağına kanaat getirip hızlıca uzaklaşmıştım. Yıllar içinde karşılaştığım ve üretimlerini takip ettiğim kadarıyla BİSAV, “parlak”, etliye sütlüye karışmayan, ilim tahsil eden bir nesil yetiştirme tarzını ısrarla besledi.

Bu anlamda gözlemlerimi destekleyici bir olaydan bahsetmek anlamlı olur. BİSAV, 2001 yılında Murat Ülker’in desteğiyle Vefa’da müstakil bir binaya taşındığında yeni mekanı müsait olduğundan bir kütüphane de açmıştı. Kütüphanede çalışan ve ihtiyaç sahibi olduğu bilinen bir öğrenci, başörtüsü eylemlerine katıldığı için işten çıkarılmıştı. Bu anlattığım o dönemlerde öğrenci olanlar tarafından oldukça bilinen bir olay. Detayları ve muhtelif gerekçeleri pekala vardır ancak bize gösterdiği fotoğraf, vakıftaki anti-eylemci ve sokak muhalefetine mesafeli olma haliyle örtüşüyor. Ve haliyle buradan bir genel kanaat çıkarma şansımız var. Herhangi bir kurumun siyasetle kurduğu ilişki, teklif ettiği aydın tipinin de az çok belirleyicisidir.

Yukarıdaki kişisel gözlemim ve bir örnek olay üzerinden aktardığım resim elbette eksikler barındırıyor ve iç tartışmalar daha kompleks olmalı. Ancak bu tespitin ıspatı gibi olabilecek (misal, yukarıda paylaştığım video linkinde öğrencilerin Ülker işçilerin etkinliği üzerine yaptığı açıklama) görüntülerden bolca bulabiliriz.

Ancak İstanbul Şehir Üniversitesi kurulurken bu karakteristik, bir düzeyde muhafaza edilmekle beraber farklı olanlara da alan açılmalıydı. Üniversite’de BİSAV geleneğinden gelmeyen hatta İslamcı camialardan da gelmeyen bir takım insanlara kadro verilmeliydi, zira üniversite kurmak bir camia olmaktan fazlasını dayatıyordu. Öyle de yapıldı, farklı kültürlerden ve kimliklerden akademisyenlere yer açıldı, zaman içinde bazısı Barış İmzacısı olarak bazısı da Ahmet Davutoğlu’nu eleştirdiği için atılmış olsa da bir çeşitlilik bugüne kadar az çok muhafaza edildi. Bu çeşitlilik steril bir kariyerizme müşteri olan bir profille birlikte meraklı, muhalif, arayış içinde olan bir takım insanların da üniversite hep var olmasını sağladı. Bugüne kadar çokça öğrenci ve akademisyen Şehir’den geçti ve hala meraklı öğrenciler okulun kültür atmosferi içinde yetişmeye devam ediyorlar.

Bu son eylemlilikler ise üniversitenin kurucularının ve kurucu kadroların tahayyülünü zorlama hatta tersine dönüştürme potansiyelini taşıyor kanaatindeyim. Aklıma ABD’yi destekleyen bir siyasete hizmet etmesi için kurulan ODTÜ’nün öğrencilerin ve hocaların eliyle nasıl dönüştüğü ve tam tersi bir etkileşim alanına evrildiği geliyor ister istemez. Haliyle kurucuların teklif ettikleri izlek, öğrencilerin ve hocaların dönüştürücü gücü karşısında pekala anlamsızlaşabilir.

Öğrenci Kariyerizmi(!)

Diğer bir bahse geçeyim. Şehir Üniversitesinde olanlardan rahatsızlık duyan öğrencilere ve okul kadrosuna dair bir takım başka eleştiriler de var. AKP siyasallığının hakim olduğu bir dönemde kolayca yükselmek için bu okulları tercih eden insanlardan bahsediliyor. Hakeza akademisyen kadrosunun da steril muhalefetinden dem vuruluyor. Açıkçası böyle bir eleştirinin öğrencilere yapılmasının gayrı ahlaki olduğunu açıkça belirtmek gerekir. İçinde yaşadığımız toplumsal mekanizmaya rağmen üniversite tercihi sırasında bireylerden “dosdoğru” bir idealizm beklemek büyük haksızlık olur. İnsanların tercihleri bile isteye yanlışlık barındırsa bile değişim ve dönüşüm ihtimaline duvar örmeye kimsenin hakkı yoktur. Üniversite ortamı, eylemlilikler, maruz kalınanlar ilh. her şey bireyin dönüşümüne öyle ya da böyle katkı sunar. Özellikle lisans hayatı bir insanın dünyaya gözünü açtığı ve fikirlerinin az çok şekillendiği bir dönem sağlar, herkes bu dönemi orta öğrenim yıllarından ya da lisans sonrası eğitim hayatından daha fazla merkezde tutar. Buraya yapılan herhangi bir dışsal müdahale için haysiyetini gözeten bir öğrenicinin büyük bir rahatsızlık duyması kadar anlaşılır bir şey yoktur herhalde. Bununla birlikte eylemlere katılan insanların iktidarda olan siyasi partiyi karşılarına aldıklarını da akılda tutmak gerekiyor. Bu anlamda okul duvarına asılan “Susma Ey Şehirli, Uyan Sabah Oldu” pankartının işaret ettikleri yüzünü iktidara dönen bir kariyerizm gibi durmuyor.

Peki Üniversite Kimindir?

Politik miras, hukuksuzluklar, Davutoğlu övücüleri, Reis yalakaları, iktidarın rüzgarına göre yelken açan kariyerist lümpenler ilh. bütün bunlar ve benzerleri Türkiye’deki üniversitelerde hep olageldi. İsimler ve partiler değişti sadece. Buna rağmen her darbe döneminde okullar gücü elinde bulunduran siyasi erk tarafından tekrar tekrar tasarlanmaya ve kendilerince terbiye edilmeye çalışıldı. Hoşlanılmayan, “sivri” akademisyenler meslekten atıldı, fazla politikleştiği düşünülen öğrenciler okuldan uzaklaştırıldı, hatta “öldürmeyelim de besleyelim mi” denilerek idam edildi, sokak siyasetiyle organik ilişki kurmaya çalışan öğrenci mobilizasyonları da çeşitli müdahalelerle sentetikleştirilmeye çalışıldı. Bunlar maalesef Türkiye akademisinin makus tarihinin görüntüleri olageldi. Muhtemelen tersine bir dönüşümü başlatacak eşiği geçemediğimiz müddetçe de böyle devam edecek. Bugünlerde Şehir’de olanlar belki geçmişte olanların daha zayıf bir dışavurumu olsa da benzer haysiyet ayaklanmalarının bir devamı olarak o kadar restorasyona ve tasarım çalışmasına rağmen sosyal mühendisliklerin maya tutmadığını ve toplumun teslim olmadığını bize gösteriyor.

Birilerinin bütün ele geçirme ve kendi siyasallığına mal etme gayretlerine rağmen üniversiteler hala haysiyeti için sesini yükseltenlerle anılmaya devam ediyorlar. Yalaka yöneticiler, siyasi fırsatçılıklar, gasıplar sonraki kuşaklara pek de hayırla anılarak aktarılmıyorlar. Ancak kriz ve baskı dönemlerinde onurlu bir tutum sergileyen herkes sonraki kuşaklar içini bir övünç kaynağı oluyorlar. Mesela Mülkiye denilince akla hala o dönemde esaslı bir tutum sergilediği bilinen hocalar ve bazısı mezun olamasa bile devrimci mücadele pratiklerinde anlamı bir hatıra bırakan öğrenciler geliyor. Bir okulu ya da kurumu yücelten şey mensuplarının haklı karşı çıkışları ve dönüştürme arzuları oluyor.

Kanaatimce, ilerde Şehir kimindi diye sorulduğunda verilecek cevap bugünden bellidir. Bugünlerde iktidarın yaptığına açıkça “hukuksuz bir kayyum operasyonudur” diyerek okullarına sahip çıkanlar kimlerse, Şehir onların olarak hatırlanacaktır.

Günün sonunda kimse Davutoğlu’nun ölü doğmuş siyasetini ve miadını doldurmuş kibirli İslamcılığını pek hatırlamayacak. Şehir’deki mevcut mobilizasyon ise kendisine yüklenmek istenen kültürü aşma potansiyelini fazlasıyla barındırıyor. Bu açıdan müsterih olmak gerekir diye düşünüyorum.


[1] Bu bahis için öğrenciler arasında homojenliğin olmadığına ve Barış Akademisyeni Aslı Telli Aydemir’in işten atılmasına öğrencilerin tepki gösterdiklerinin ıspatı olan şu haberi paylaşmak gerek: https://gazeteyolculuk.net/istanbul-sehir-universitesi-ogrencileri-baris-akademisyeni-hocalarinin-ise-geri-iadesini-istiyor

Ayrıca hala okulda hoca olarak görev yapan Mesut Yeğen de bir Barış Akademisyeni’dir.

[2] Ülker işçileri için okulda bir etkinlik tertiplenmek istenmişti ancak okul yönetimi izin vermemişti. Öğrencilerin hazırladığı şu videoyu hatırlatmak gerekiyor:  https://www.youtube.com/watch?v=DDjyGvGqjJU

Ayrıca bu bağlamda şu haber: https://www.emekveadalet.org/alinti/sehir-universitesinde-ulker-iscileri-soylesisine-mudahale/

[3] Akla burada AKP’nin ilk dönemlerinde, Milli Eğitim Bakanı olarak görev yapmış olan mevcut rektör Ömer Dinçer geliyor ister istemez.

[4] Alim Arlı kendi blogunda uzun bir yazı yazdı. Yazıda üniversitenin kuruluş hikayesi de anlatılıyor. Bkz. https://alimarli.blogspot.com/2019/11/istanbul-sehir-universitesi-hakknda.html

[5] Bu soru bir ilim yuvasından bahsedildiği gerekçesiyle pekala yanlış bulunabilir ancak geldiğimiz tartışmanın siyasallığı bu argümanı anlamsızlaştırmak için yeterli olur kanaatindeyim. 

2 Responses

  1. Metehan Türkoğlu dedi ki:

    Boşa kıvranmaya lafı uzatmaya gerek yok hocam, paylaştığınız linkteki videoda bizzat üniversite öğrencisi arkadaşların Şehir Üniversitesine dair yorumu her şeyi özetleyip lafa, yoruma gerek bırakmıyor.
    “… Şehir üniversitesinde özgürlüğün kendisine dokunana kadar olduğunu görmüş olduk…”

    • Bedri Soylu dedi ki:

      hocam merhabalar, verdiğiniz örnek okul içindeki homurdanmaya ve okulun oturmamış karakterine delil aynı zamanda. zira okul içi muhalefet bazen okul yönetimine karşıdan cümle kurma ile de görülebilir. herkes muhatabın homojen bir yapı olmadığını ayrıca biliyordur ve bazı hocalar “iyidir”…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.