Siyasette Yeni Düşünce ve Pratik Biçimleri (Tüketim Kooperatifleri)

“Hep liderler arıyorsunuz, hatasız ve güçlü adamlar. Hiç yok sadece sizin gibiler var. Yaşarlar, değişirler, bırakırlar, ölürler. Güçlü liderler yok, sadece siz varsınız. Güçlü bir halk süren tek güçtür.”

                                                                                                                                                  Emiliano ZAPATA

Bugün ülkede karşı karşıya kaldığımız durum tam anlamıyla bir kör düğüm ve bu kördüğümü değil açmak daha da içinden çıkılmaz bir hale sokuyorlar.. Bu tıkanıklığa yol açan Cumhuriyet’in kuruluşundan beri, hatta daha da geriye götürürsek Osmanlı’nın son yüz elli yılı da dahil olmak üzere her yeri ve bütün hayatı ele geçirmeye çalışan bütün gücü kendinde tahkim eden devlet olgusu ve tabii ki siyaset, daha doğrusu siyasi mühendislik.

Geldiğimiz noktada görünen şu ki, hani o yeterli görmediğimiz Batı demokrasilerini bile mumla arayacağız gibi duruyor. Bırakın kuvvetler ayrılığının şeklen sürmesini, bütün kuvvetleri kendinde toplayan bir tek adam dönemine doğru hızla ilerliyoruz. Böyle devam ederse rejim içinde çok daha derin çatışmalar ve çatlaklar meydana gelecek ve devamlı kriz üretecek. Peki bu bize neye mal olacak, orayı düşündüğümde tüylerim ürperiyor. 13 senelik iktidarın en sakin zamanlarında bile çok masumun kanına girildi, ya birde yarı diktotatoryal bir rejimde halimiz nice olur.

Şu anda yeni bir siyaset alanı açmak için tartışmalar yapmamız gerekiyor. Şu anda Dünya çapında uygulanan Neo liberal politikaların bütün dünyaya (çok küçük bir azınlık hariç) kriz getirdiği tartışılmaz bir gerçek.  Liberalizmin birey özgürlüğü dediği şeyin bizi nasıl bir yalnızlaştırmaya götürdüğü ve sadece sermayenin özgürlüğüne hizmet ettiği çok açık, buna mukabil geçmişte yaşadığımız reel sosyalist deneyimler evet insanların bir takım temel ihtiyaçlarını sağlamaya yönelik adımlar atarken nasıl bir tahakküm rejimi doğurduğu ve özgürlüklerin kısıtlandığı ve yok edildiği son derece açık bir şekilde görüldü. Hatta oraya bile gitmeye gerek yok, şu anda ülkemizde uygulanan sisteme bakılınca bile nasıl ucube bir şekilde yönetildiğimiz çok açık ortada. Bir yandan devletin bütün KİT’lerini satıp devleti ekonomik politikanın dışına çıkarmaya çalışacaksın, diğer yandan bütün ekmek kapılarını devlete bağlayacaksın. En ufak bir yatırımı dahi merkezi idareye bağlayacaksın, milyonlarca mezun çocuğun tek geçim kapısını devlette çalışmak olarak bırakacaksın ve giderek daha güvencesiz bir iş ortamı ve esnek çalışmayı yani taşeron çalışma sistemini dayatacaksın. Bu arada her zaman çiftçiye destek olan devleti o alandan çekeceksin ve tabiri caizse çiftçiyi özel bankaların kucağına atacaksın. Yani bir yandan küçülme iddian olacak bir yandan da bütün gücü merkezde temerküz ettireceksin, durum son derece tuhaf görünüyor.

Ben biraz bunun dışında siyasetin ve ekonominin sivil halka indirilebilecek bir dilin nasıl oluşturulabileceğinin derdindeyim. Yani artık kurtarıcıları aramamalıyız, kendi derdimizin ilacı olabilmeliyiz. Yani şöyle bir şey,  sivil toplum meselesi batıdaki gibi bir şey değil, batıda kastedilen şey daha çok büyük siyasete değil de toplumu bu siyasetin dışına soyutlayıp bir takım meselelerde STK’cılık yapmak değil kastettiğim.  Ben daha çok Peygamberine en kritik meselelerde bile “Bu senin sözün mü, Allah’ın sözü mü” diye sorgulayarak, eğer Peygamberin sözü ise tartışmaya açabilen bir sivil toplumdan bahsediyorum. Tıpkı özgürlük meselesini batılının özgür bireyi gibi düşünmeyip,  özgürlüğü yeryüzünde hiçbir otoritenin kutsallığını ve dokunulmazlığını kabul etmemek üzerine kurduğum gibi. Bu daha çok bizim iman ve hayat dünyamıza ait bir şey.

Bugün daha çok kendi hayatımda yaşadıklarımdan örnekler üzerinden, yani pratik üzerinden yürümeye çalışacağım.

Her insanın hayatında kırılma noktaları,  dönemleri vardır. Bu hayatının çeşitli zamanlarında meydana gelebilir ve onda geri dönülmeyecek gelişmeler,  değişimler meydana getirebilir. Benim hayatımın en önemli kırılma noktası bana göre Üniversite için gittiğim Adana olmuştur,  bu benim ömrümde ilk defa  ailemden mecburi ayrılığım olmuştu, aslında bilerek de yapmak istediğim bir ayrılıktı, yani benim kişisel hicretimdi. Ali Şeriati “Her hicret bir inkılaptır” der. Bu aynı zamanda benim kendi değişim sürecimin başlangıcı idi.

Sene 1979 yoğun politik bir ortam, her gün çatışma, bütün ülkede kan akıyor,  bir şekilde sana dayatılan seçeneklerden birine angaje olmak zorundasın,  en kötüsü bunların dışında bir yol aramanın en zor olduğu zamanlar, klasik bir şekilde sağ veya sol bir yerde durmak zorundasın. Şimdilik bu politik ayrışmayı bırakalım ve Adana’da öğrenciliğimi geçirdiğim evlerden bahsedelim.  Adana enteresan bir şehirdir,  şimdiyi bilmem ama o zamanlar tam bir fukara şehri idi.  Bir kere sıcak memleket,  bir kışı soba yakmadan geçirebilirsiniz. Sonra toprakları verimli, ürünleri ucuz, az bir para ile günlük ihtiyaçlarınızı temin edebilirsiniz, sonra enformel  ve toprağa dayalı bir ekonomisi var, her an yevmiyeli olarak iş bulup karnınızı doyurabilirsiniz.  Kış olmadığı için,  yaz kış ayni tür giysiyi giyebilirsiniz. Bu tür coğrafi ve iktisadi özellikler özellikle Kürt coğrafyasından insanlara hep cazip gelmiş ve sürekli oralardan göç almıştır fakat bu göçün bir kısmı buraya yerleşmekten ziyade sürekli yer değiştirir olmuştur. Gelir paralarını kazanır ve giderler. Belki de bu nedenle Adana’da ev kiraları, aylık değil, yıllık olurdu, yani evi tuttuğunuzda bir senelik kirayı peşin verirdiniz.

Okula başladığım da ilk bir iki ay, bir kamu kuruluşunun misafirhanesinde kaldım, sonra süre bitince mecburen, bir grup arkadaşın yanında kalmaya başladım, bunun tabii ki politik bir yanı varken,  zorunlu olan bir yanı da vardı. Tabii esas hikaye bundan sonra başladı, evden kalmanın kuralları vardı. Bir apartman dairesinde kalıyorduk ve yaklaşık olarak evde 9-10 kişiydik. Bu kadar kalabalık olmamıza rağmen evde her hangi bir kaos yaşamadan,  patırtı gürültü olmadan bir arada yaşamımızı sürdürebiliyorduk.  Peki bu nasıl oluyordu, bir kere evde bir arada yaşamanın kuralları vardı ve o kurallar asla bozulmuyordu, kuralları bozanlar ya kendisi gidiyordu veya gönderiliyordu. Peki bu kurallar neydi?

Birincisi evde kalan herkes kiraya gücünün yettiği miktarda bir katkıda bulunacaktı, yıllık kira miktarı kişi başına kaç lira tutuyorsa verecek, gücü yetmiyorsa, hali vakti yerinde olan arkadaşlar daha çok ödeyecekti. İkincisi herkes sırayla evde nöbetçi olacaktı, bu nöbetinde yapacağı işler şunlardı, sabah en erken o kalkacak, okula gitmeden kahvaltıyı hazırlayacak,  herkes kahvaltısını yaptıktan sonra sofrayı toplayacaktı. Okuldan dönüldükten sonra akşam yemeği için hazırlık yapılacak, sofra kurulacak, sonra bulaşıklar toplanacak, akşam çayı yapılacak, çaylar içildikten sonra bulaşıklar yıkanacak, mutfak ve hol gibi ortak alanlar temizlenecek ve ertesi gün için temiz bir vaziyette bırakılacaktı,  herkes ortaya konan yemeği yiyecek, beğenmese dahi, hiç bir şikayette bulunmayacak, kendisi isterse eğer çıkıp dışarıda yemek yiyebilirdi. ( Tabi cebinde para varsa ) Peki yemek yapmayı bilmiyorsa ne olacaktı,  bilen arkadaşları ona yardımcı olacak, bir kaç seferden sonra kendisi yapmaya başlayacaktı. O yüzden kimsenin yemekten şikayet etmeye hakkı yoktu, herkes önüne konulanı şikayet etmeden yiyordu. Benim gibi 17 yaşına gelmiş ama hayatında bir elmayı dahi soymayı beceremeyen bir insan için nasıl zorlu bir süreçti, anlatamam, bir kaç sefer arkadaşların yardımından sonra ilk mutfakta tek başıma çalışmamı hatırlıyorum da ne zorlanmıştım, ama sonuçta öğreniyordum.

Ayrıca nöbetçi günün sonunda, o gün yaptığı masrafları duvardaki listeye yazacaktı. Ay sonunda bütün hesaplar toplanıyor,  kişi sayısına bölünerek,  aylık ortalama gider hesaplanıyordu. Az harcama yapanlar aradaki farkı,  çok harcama yapanlara ödüyordu. Yani kısaca evde, yani yaşam alanımızda statü olarak ve ekonomik olarak eşitleniyorduk. Hepimiz farklı mazilere ve farklı yeteneklere sahip olmamıza rağmen o ortamda birbirimizden farklı ve imtiyazlı değildik. Bu benim hayatımın en önemli kırılması idi ve ben cemaat olabilme halini o evlerde anlamıştım. Bir nevi komünal yaşam biçimini deniyorduk ve bizler çok farklı statülerden gelen insanlar aynı kaderi paylaşmanın onurunu yaşıyorduk.

Adana yıllarım benim hayatımın sonraki günlerine hem bir ışık,  hem de bir rehber olmuştur. Diğergam olabilmeyi ben o günlerden kazanmışımdır. Üniversiteyi bitirdikten sonra memuriyetten dolayı, uzun yıllar kamuda hizmet vermek durumunda idim. Bu nedenle,  80’li yıllarda hala 12 Eylül rejiminin etkilerini sürdürmesi ve 90’larda ki o şiddet yıllarında kendi kapalı dünyam içinde kaldım. 28 Şubat süreci sonrası ülkedeki normalleşme günleri ile birlikte hepimizde gündelik hayatın ötesinde, siyasal ve ekonomik alanda bir şeyler yapabilme çabası oluştu.

Özellikle çalıştığımız kurum içinde bulunan sendikada bir takım siyasal çalışmalar yapmaya başlamıştık. Boğaziçi Üniversitesi’nin kendi içinde bulunduğu liberal ortamda ayrıca bu çalışmalara uygun bir alan açıyordu. Düşünün ki 2000 çalışanı olan bir üniversitede 600 civarında bir sendikalı çalışan sayısı bulunmaktadır. Bu Türkiye şartları için bayağı iyi bir rakam, bu rakamın siyasal mücadele konusunda nasıl bir etkisi olduğunu sorarsak öyle göründüğü gibi bir güç olmadığını anlarız. Boğaziçi Üniversitesi biraz önce de yazdığım gibi Türkiye’deki kamu üniversiteleri içinde nevi şahsına münhasır bir yerde duruyor. Son derece liberal bir ortamı var, bu durum üniversitenin bütün bileşenlerinde görülebilir. Gündelik çalışma ortamından, kılık kıyafete kadar her yerde hissediliyor. Bu nedenle birçok değişik kurum ve kuruluşu, STK’yi üniversitede görebiliyoruz. 2000’li yıllarda bahar aylarında sendika ve sosyal bilimler kulübünün birlikte düzenlediği bir emek haftasında Çiftçi Sen’i, yani Çiftçi sendikaları konfederasyonunu tanımıştım. Türkiye’de çiftçinin örgütlenmeye çalıştığı ilk sendikaydı ve bir süre sonra iş kolu uygun olmadığı gerekçesiyle kapatıldı. Bu emek haftası sayesinde sendika başkanı Abdullah Aysu ile tanışma fırsatı bulmuştum.

Birkaç yıl sonra Üniversitede  acaba bir kooperatif kurabilir miyiz diye düşünmeye başladım. Şöyle bir fikir geldi aklıma köylüden direk ilk elden sağlıklı, organik ürünleri bize tedarik edecekler ve bizde bunu bir tüketim kooperatifi kurarak kendi üyelerimize vereceğiz. Bu nedenle bizim sendika içinde görüşmelere başladık ve bir yandan da Çiftçi Sen’le görüşmelere başladık. Birkaç toplantıdan sonra şöyle bir işleyiş olmasına karar verdik. Çiftçiler bir üretim kooperatifi kuracaklar, kendi sendika  üyeleri olan köylülerden temin ettikleri ürünleri bize getirecekler. Bizde kendi sendika üyelerimizin üye oldukları bir tüketim kooperatifini kuracağız ve üretim kooperatifinden temin ettiğimiz ürünleri kendi üyelerimize dağıtacağız. Üyelik için bir kereliğine yasal en düşük aidat miktarını alacağız, birde profesyonel hiçbir çalışanımız olmayacak. Bu kooperatif üyelerinin gönüllü çalışmaları sayesinde emeğiyle yola çıkacak, yani kısaca sermayemizi ve emeğimizi eşitleyeceğiz.

Sonra 2009 yılı Aralık ayında Kooperatifimizi kurduk. Çiftçiler daha önce kurulmuş olan bir üretim ve pazarlama kooperatifini hayata geçirdiler ve biz başlangıç itibarı ile deneme amaçlı 100 üye ve toplam 14-15 ürünün olduğu bir başlangıç yapmak istedik. Hatta işleyişi de şöyle yapacaktık, bir web sitesi kuracaktık. Çiftçiler bize getirecekleri ürünlerin isimlerini, menşelerini, özelliklerin ve fiyatını belirledikleri bir liste vereceklerdi ve biz bu listeyi fiyatlandırıp detaylandırıp, üyelerimize duyuracağız. Üyelerimiz her ay, ne alacaklarsa bize gönderecekler, bizde listeyi toplayıp, üretim kooperatifine göndereceğiz. Onlar ürünleri bize gönderecekler, dağıtımını yapacağız. Para meselesine gelince her üye istediği listenin parasını bankaya yatıracak veya kredi kartı ile ödeyecek ve bizde ürünlerin ücretini temin ettikten en fazla 15 gün içinde üreticilere ödeyeceğiz. Yani hem çiftçiye paramızı zamanında ödeyeceğiz, hem de biz stok yapmadan aylık bir şekilde sirkülasyonu sağlayacaktık. Bir yerde sistemin bize dayattığı o üretim, tüketim zincirini kıracaktık.

Bu şekilde ve bu hesaplarla bu işe başladık, tabi her zamanki gibi siz teorik olarak bir şeyleri planlarsınız ama hayatın ve sistemin şartları vardır, sonuçta oraya doğru gelmeye başlarsınız.

Sonuçta bu 2014 Aralık ayında kooperatifimizin 5. Yılını kutladık ve kooperatifimiz bir şekilde hayatına devam ediyor.  Başlangıçta düşündüklerimizle şimdi geldiğimiz nokta arasında tabii ki bir sürü farklılıklar oldu. Bunlar neler mi idi, neleri yaptık, neleri yapamadık şöyle bir özetlemeyle çalışırsam, artı eksi bir karne çıkarmış olurum.

–        Öncelikle gönüllü çalışma meselesi yeterli olmasa da inatla devam ediyoruz, aynı zamanda sermayelerimiz bütün ortaklar için eşit bunlar bizim artı yönlerimiz. Ama üyelerimizin birçoğuna bu gönüllülük meselesini bir türlü anlatıp onları da sistemin içine sokamadık, yani onları kendi emekleriyle bir yeri devam ettirebilme fikrine ika edemedik. Belki de birçoğu bizleri enayi, aptal gibi görüyorlar. Böyle bir kolektif faaliyetin ne olduğunun farkında değiller.

–        Stoksuz çalışma meselesini çözemedik çünkü insanlar görmeden bir mal alma konusunda tereddütlüler ve tabii ki haklılar, bu binlerce yıllık kadim alışkanlık değişmeyecek gibi görünüyor. Ama örneğin başlangıçta koyduğumuz kredi kartı ile alışveriş meselesini kaldırdık. Bunun yerine o anda parası olamayan üyelerimize ürünü veriyoruz o kooperatife borçlanıyor, daha sonra parası olunca gelip ödüyor. Tıpkı mahalle bakkallarımız gibi.

–        Evet, köylünün istediği fiyatı veriyoruz, burada kazanan köylü oluyor. Orada köylüye mutlak bir güven oluşturmaya çalışıyoruz ama özellikle kargo fiyatlarının yüksekliği ve vergi gibi şeylerden dolayı masraflarımızın oluşması nedeniyle tüketiciye istediğimiz fiyatlarda veremiyoruz. Ayrıca köylüden şöyle doyurucu bir miktarda alım yapamıyoruz. Üstelik biz sadece kendi masraflarımız çıkaracak düzeyde bir karlılık koyuyoruz ama fiyatlar yinede yüksek geliyor ama mesela bu tür bir ürünün marketlerdeki fiyatlarına bakınca yine de uygun oluyor.

–         Sistemin dışına kendimizi atmaya çalışıyoruz ama tabii ki bugünkü ticaret kanununa uygun olarak bir kooperatif kurunca ister istemez sistemi de beslemek zorunda kalıyoruz. Yani İTO, maliye veya noterlere devamlı paralar ödüyoruz.

–        Bütün bu yukarıda saydığım artı ve eksi yönlerine rağmen yinede biz ülkede farklı bir şeyleri başlattığımızın farkındayız ve şu anda ülkenin değişik yerlerinden kooperatif kurmak isteyen bir sürü gruptan bilgi talebi geliyor ve farklı bir mecranın açılmakta olduğunu bize gösteriyor. Bu denizde bir damla ama bizler bu damlaları çoğaltmak zorundayız.

Yukarıda özetlediğim şekilde bir kooperatif deneyimini şu anda yaşıyoruz ve herkesle paylaşıp, her yerde açılmasını teşvik ediyoruz. Yani artık birilerinden bir şeyler beklemekten ziyade bizler ne yapabilirizin derdine düşmemiz gerekiyor. Siyaseti de aynı böyle dipten gelen bir şekilde ve bizler kurmak zorundayız.

Ha bu arada Adana’da 1979 yılında kaldığım evi merak ediyorsanız onu da söyleyeyim, o ev ne sosyalist eviydi, ne de İslamcıların eviydi. O ev bir ülkücü eviydi evet bana komünal yaşamın nüvesini gösteren ve bir cemaat olabilme halini yaşatan ev ülkücü eviydi, İdris Küçükömer’in dediği gibi “Türkiye’de sol sağdır, sağda sol”

1 Response

  1. bizde 1967 yılında izmir’de kurulan ve şu anda devam eden,akevler kooperatiflerinin İSTANBUL VERSİYONU OLARAK tüketim,konut ve en son olarakta yeni statüsüyle oluşmasına vesile olduğumuz”s.s.akevler istanbul-hizmet ve dayanışma kooperatifi”ni kurduk.YAZIDA BAHSETTİĞİNİZ KOOPERATİFLE TANIŞMAK VE GÖRÜŞMEK MAKSADIYLA İLGİLİ ŞAHISLAR VE İRTİBATLAŞMAK İSRTERİZ.ÇALIŞMALARINIZIN BAŞARILI OLMASINI DİLİYORUZ…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.