Adalet için İktisadi Huruç *

Emek ve Adalet Platformunun kuruluşunu kutluyorum ve bu toplantıyı düzenledikleri için, beni de davet ettikleri için teşekkür ediyorum. Sayın dinleyicilere de geldikleri için teşekkür ediyorum.

Kıymetli arkadaşlarım, sunuşumda sosyal adaleti gerçekleştirmenin, üzerinde durulmayan bazı gerekleri, bazı uzantıları üzerinde durmak istiyorum. Bu da dış ticaretle bölüşüm bağlantısı, büyüme ve bölüşüm bağlantısıdır.

Otuz yıldır “dışa açılmanın”, “dünya ile entegre olmanın” faziletleri üzerine propaganda bombardımanı altındayız. Otuz yıldır rekabetin faziletini dinliyoruz. Otuz yıldır ihracat yapmanın faydaları üzerine telkinler dinliyoruz.

O kadar ki, kendilerine sosyal demokrat diyenler, sosyal adalet talep edenler dahi gelir dağılımını düzeltmeyi dış ticaretten hiç bahsetmeksizin konuşabiliyor. “Serbest ticaret ortamında yurtta ücretlilerin hâsılada payını artırmak mümkün değildir” diyenlere “Kendi içimize kapanmamızı mı istiyorsun?” “Dünyadan kopmak mı istiyorsun?” “Dünyada marjinalleşmek mi istiyorsun?” diye sitemlerde, ithamlarda bulunuyorlar.

Kapitalizmin merkez kurumları 1978-79 yıllarında dış borç ve döviz sıkıntısına düştüğümüz zamanlarda ihracata ağırlık vermemizi salık verdiler. O tarihte bu makul bir tavsiye idi; “dış borcunuz var, döviz sıkıntınız var, ihracatı arttırarak, döviz kazanıp ödeyeceğiz…” Ancak, üzerinden otuz sene geçti, hâlâ ihracata dayalı büyüme peşindeyiz. Döviz buhranında tedbir olabilecek bir politika, daimi bir hedefe dönüştü. Dünyada yüz elli küsur fakir ülkede milyonlarca üreticiyi ihracata kışkırtanların maksadını görmek o kadar zor mu? ABD’nin, AB’nin, Dünya Bankasının, IMF’nin “ihracata kışkırtmakla” neyi kastettikleri belli değil mi?

İhracatta en başarılı olan az gelişmiş ülkeler, işçilere en çok zulmedildiği ülkelerdir. İhracat yarışı işçileri yoksullaştırma ve sömürme yarışıdır. İşçileri sigortasız çalıştırmak, alt işverenden işçi kiralamak, sendika hareketini bastırmak bu yarışta kullanılan araçlardandır. Kayıt dışı istihdam gibi uygulamalar az gelişmiş toplumların modernleşememesinin belirtisi değildir; bilakis bunlar, dünya çapında modern kapitalizmi ayakta tutan kurumlar ve uygulamalardır.

Bu küresel sömürüden iki grup yararlanmaktadır: biri gelişmiş ülkelerdeki burjuva sınıfları, ötekisi az gelişmiş ülkelerdeki burjuva sınıfları. Merkez ülkelerinde emekçiler bu sistemden istifade etmiyor mu? Kanımca etmiyorlar, çünkü merkez ülkelerinde de emekçilerin refahı gerilemekte, çalışma şartları kötüleşmektedir. Gerçi merkez ülkelerin Türkiye’den, Çin’den benzer ülkelerden ithal ettikleri ucuz tüketim mallarını merkez ülkelerinde en çok emekçiler tüketmektedir. Amerika’daki işçiler, İngiltere’deki işçiler vs… Bizim bunlara ihracatımız merkez ülkelerinde işçilerin daha düşük ücretle geçinmesine imkân sağladığından o ülkelerde işgücü maliyetlerini ucuzlatmakta, bu suretle o ülkelerde sermaye birikimini desteklemektedir. Ayrıca ihracatımız merkez ülkelerinde işsizliğe yol açarak burjuvaların oradaki işçiler üzerindeki tahakkümünü arttırmasına yaramaktadır.

Konvertibilite, yani sermaye hareket serbestisi de burjuvaların emekçiler için kurdukları bir sömürü tuzağıdır. Ocak ay sonu itibariyle yabancıların Türkiye ekonomisi üzerinde 530 milyar dolar hakkı birikmişti. Bunun 360 milyar dolarlık payı portföy yatırımı, mevduat ve banka kredisidir. Bunlar hak sahiplerinin kısa sürede tasfiye edebilecekleri finansal varlıklardır. Yabancı hak sahipleri bu haklarını kısa sürede kendi ülkelerine transfer etmek istese ne olacaktır? Merkez bankasının rezervleri 88 milyar dolar. Yerli burjuvaların yurt dışında 96 milyar dolar serveti var. Bunlar bu servetlerini, devalüasyon arifesinde, bir döviz buhranında yurda getirmez. Hepsini getirseler bile, merkez bankasının ve burjuvaların yurt dışındaki varlıklarını topladığımızda yine 180 milyar dolar açık ortaya çıkıyor. Yıllar boyu gerekli gereksiz ithalatta kullanılmış dövizler… Neticede bu paraları kısa sürede ödemek gerektiğinde burjuva sınıfının iktidarı (ister adı AKP olsun, ister CHP olsun), devleti IMF’ye borçlandıracaktır, daha önce yaptıkları gibi. Devlet, özel sektörün aldığı borçları, burjuvaların servet kaçırmakta kullandığı dövizi, lüzumsuz ithalatta kullanılan borç paraları karşılamak için IMF’den borçlanarak döviz temin edecektir. Devlet IMF’ye borcunu emekçilerin ödediği vergilerden ödeyecek; emekçilere verilecek kamu hizmetlerinden, memurlara ödenecek maaşlardan kısacaktır.

Türkiye’nin dış âlemden borç almaya ihtiyacı yoktur. Dışarıdan finansal sermaye girişine izin vermemek gerekir. Finans sistemimizi dış dünyadan yalıtmamız gerekir. İkincisi, ithalatı kontrol altına alarak toplumun gerçek ihtiyaçları ile sınırlamak gerekir. Makul ihracat politikası, ithalatın gerektirdiği dövizi kazanacak kadar, seçilen az sayıda sektörden ihracat yapmaktır. Bunlar içine kapanmak falan değildir. Ama, ancak bu tedbirlerle Türkiye’de ücretlerin genel seviyesi üzerine kontrol ihdas edilebilir, yurt içinde hasılanın toplumsal katmanlar, zümreler, meslek grupları arasındaki bölüşümü siyasi süreçlerle tespit edilebilir. Aksi takdirde Türkiye’de ücretlerin seviyesi ve gelirin sınıflar arasındaki dağılımı, kapitalist dünya sisteminin kendi genel mantığı çerçevesinde tespit edilebilecek, ister iktidarda liberal partiler olsun ister sosyal demokrat olarak tanımlayan partiler olsun, hiç birinin gücü bunu değiştirmeye yetmeyecektir.

Düzenin sahipleri işsizlik ve yoksulluğa karşı tek çare olarak millî geliri artırmayı, yani üretim artışını göstermektedir. Mevcut sistemde millî gelirin artması ne işsizlik sorununu çözer; ne de yoksulluğu giderir. İktisadî büyüme, sermaye birikimini sürdürmek anlamına gelmektedir. Sermaye birikimi bir yandan maddi serveti arttırmaktadır. Öte yandan, bu servet bir sınıfın elinde temerküz etmektedir.

Toplumsal refahın yolu, nimetleri paylaşmak ve dayanışmaktır. İşsizlik ve yoksulluğun doğrudan çözümü üretimi artırmak değildir, mevcut olanı paylaşmaktır. İşsizlik ve yoksulluğun çözümü kapitalizmi ilerletmede değildir; çözüm adalettedir; kapitalizm yerine başka bir düzen ikame etmektedir.

Sermaye düzeninin işleyiş mantığı, insana bakışı, dünyaya bakışı gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Temel ihtiyaçları karşılandıktan sonra insanın saadeti, maddi tüketimi ilahinahi arttırmakta değildir. Üretimin ve tüketimin tabiatta yaptığı tahribatı tersine çevirmek, tahribatı yok etmek mümkün değildir. Tahribatı tahrip etmeyi önleyecek teknoloji yoktur. Mesele, tahribatı temel ihtiyaçları karşılayacak seviyeye düşürmek ve bunu yaparken de gelecek nesillerin hakkını da göz ardı etmemektir. Burjuva sınıfının büyüme, rekabet, innovasyon, teknoloji, etkinlik kavramları birer puttan ibarettir ve bu putlar, paylaşma ile, dayanışma ile taban tabana zıttır. İnsanlığın, yeni bir medeniyet projesine ihtiyacı var. Zulüm düzenine, bu düzenin fikirlerine ve ilkelerine savaş açan bir medeniyet projesi… Bu projenin teorisini, ilk tatbikatını başka yerde aramayalım. Bizde bunları yapacak cevher var.

* Cem Somel’in Ortadoğu’da Emek ve Adalet Mücadelesi Sempozyumu etkinliğinde yaptığı sunumdur.

2 Responses

  1. 19 Mayıs 2011

    […] II. Cem Somel: Adalet için İktisadi Huruç […]

  2. 28 Ağustos 2012

    […] ve kapatılmaya götürülen HAS Parti’nin de kurucularından olan, platformun ilk sempozyumunda “Adalet için İktisadi Huruç”başlıklı konuşmasını bizlerle paylaşan Cem Hoca ahlak kavramının içini temel insani […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.