Hasan Köse: “Allah Emekten Yanadır”

13 Mart Perşembe büromuzda ağırladığımız Hasan Köse ile “Allah Emekten Yanadır” kitabı üzerine yaptığımız söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz.

ALLAH EMEKTEN YANADIR

HASAN KÖSE 

Ben 1997, 28 Şubat’ında Amasya’da öğretmendim. Haftada bir vakıflarda toplanıyorduk. Tefsir, hadis, tarih okumaları yapıyorduk. 28 Şubat süreci başlayınca vakıflar kapandı. O dönem bazı arkadaşlarla hep birlikte oturabileceğimiz bir yer olsa iyi olur dedik. Ardından bir arkadaşımız sendika kurmayı teklif etti. O dönem sendika olarak Eğitim Bir Sen’in ilk hali, Eğitim-Bir vardı. O zamanki Genel Başkan Kamil Aydoğan’a 7 kişi toplanıp bir dilekçe gönderdik. O da bize Taşova’da Temsilcilik yetkisi verdi. 28 Şubat sürecinde bir sendika açtık. Arkadaşlar beni temsilci yaptı. O dönemin kamu çalışanı kadınlar için en önemli konusu başörtü yasağı ve karşı mücadelesiydi. Emeği ihlal edilen ve sistemden dışlanan Müslüman kadındı. Genel olarak farklı operasyonlar da yapılıyordu ama işin en ağır kısmını onlar çekiyordu. Gücümüz yettiğince onlara destek olmaya başladık…

O süreçte usül okumalarına başladık. Bir grup ilahiyatçı arkadaşla has bir okuma yapıyorduk. Arkadaşlarla Şatıbi’yi okuduk. Orada klasik Ehl-i sünnet okumalarından farklı bir şey gördük. Öğrencilik yıllarımızda Şia’yı da okuduk. Şia yaşayan İmam teorisinden dolayı fıkıh usulüne pek ihtiyaç duymamış. Dolayısıyla hukuk usulünü Ehl-i sünnet geliştirmiş Şia da bundan yararlanmıştır. Bu cihette okuduğumuz kitaplardan biri de Muhammed Tahir bin Aşur’un ”İslam Hukuk Metodolojisi” oldu. O kitapta ”Hukuk Neden Emekten Yanadır” başlığında ki yazı tam da sendikal bir yazıydı.

Cabiri’yi ve Mustafa Erdoğan’ın İslam Hukukun ’da Gaye Problemi’ni de o de o dönemde okuduk. Gördük ki hukukun kendisi normatif olanın tarih içerisinde farklı zamanlarda aynı şekilde tekrar etmesinden ibaret değildir. Hukukun koyucusunun (Şari’nin) bir maksadı olduğunu anladık. Bir yakın bir de uzak maksat. Hukuk zamanla kendisini yeniler. Şatibi bunu çok güçlü bir şekilde ifade ediyor. Mecelle’de de aynı şekilde yer alıyor:  “Ezmanin tegayyürü ile ahkamin tegayyürü inkar olunamaz.” Bir şekilde başladığımız sendikacılığın da etkisiyle, o zaman merak ettim; İslam hukuku, yaşamın sürekliliği içerisinde insanları güçlü kılacak olan Allah’ın nimetleriyle insanlar arasındaki ilişkiyle, mülkiyet ilişkisiyle ilgili ne söylemiştir? Bunun tarihte birçok farklı uygulamaları vardı ama biz buradan bir üst prensibe ulaşabilir miydik? Kastettiğim maddi olarak üretim boyutuyla ilgili prensipler. Muhammed Tahir bin Aşur az evvel bahsettiğim kitabında sekiz maddeyle bunu açıklıyor ama ben en temel olanı söyleyeyim size; ”Emek zayıftır, Allah da zayıftan yanadır.”

İkincisi ”Allah emekle yaratır”.  Bu başlıkla ikinci bir kitabımı hazırlayacağım inşallah. İki bölüm olarak düşünüyorum kitabı. Yeryüzünde insana dair var olan her şeyi Allah insan emeğiyle yaratmıştır. Ağacın emekle yaratıldığını kastetmiyorum. İnsan elinin değdiği her şey emekle yaratılmıştır. Dolayısıyla bu her şeyin içerisinde insanın üretmiş ve biriktirmiş olduğu her şey vardır.  19. yy. iktisatçılarının neredeyse tamamının üzerinde ittifak ettikleri şey, en temel değer üretim aracının emek olduğudur. Bir de insanın kazandığı her yeteneği de emekle kazanıyor oluşudur. Doğduktan hemen sonra insan emmek için emek sarf etmezse büyüyemiyor, gelişemiyor. Hatta öksürmek için gayret etmezse nefes alamıyor, sürünmek için gayret etmezse ayağa kalkamıyor. Dolayısıyla insana dair her şey emeğe dayanıyor.

İslam bir model değil, bir ekonomik modele sahip olabilir. İslam’dan temel prensipler alınır ve onunla birlikte her topluma farklı modeller çıkarılabilir. Bunların hepsi de İslam’dır.

Benim kitabıma ilk eleştiri yazan Fikret Başkaya oldu. Zannediyorum 2007 senesiydi. Bir buçuk sayfalık reddiye yazmıştı bana. Ben onun saygıyla anıyorum. Yazılarımı ilk ciddiye alıp bir eleştiri yazdı. O, bir üretim zamanının çözümlerinin başka bir zamanın problemlerine şifa olmayacağını diyordu. Ancak ben modeli almıyorum; üst prensipleri alıyorum. Bu anlamda İslam hangi toplumdan yola çıksa farklı bir model üretir. İslam ulaştığı toplumlarda temel prensipleri hariç her şeye müdahale edip, değiştirmez. Dolayısıyla her topluma da farklı modeller çıkarılabilir. Bunların hepsi de İslam’dır.

İslam Tüm Değerleri Ortadan Kaldırıp Yerine Bambaşka Bir Şey Getirmez

Tibet’in kuzeyinde Sibirya’ya yakın olan bölgede geyik yetiştiriciliğiyle yaşayan Türkçe konuşan Moğollar var. Orada komün halinde yaşıyorlar. Toprak ve geyikler açısından da özel mülkiyetleri yok. Obalarında yönetici de yok. Böylesi bir topluma İslam âlimleri gittiği zaman geyikleri paylaşıp, toprağa da çit çekeceksiniz diyemez. İslam Tibet’te komünal hayat sürdüren bir topluma gittiği zaman ekonomik ve sosyal anlamda başka bir şey söyler, ABD’ye gittiği zaman başka bir şey söyleyecektir.

İslam devraldığı toplumun tüm değerlerini ortadan kaldırıp yerine bambaşka bir şey getirmez. Hiçbir peygamber böyle bir şey yapmadı. Dolayısıyla devrimci bir mantıkla eskisini tamamen silip yerine başka bir şey koyma hadisesi İslam’da hiçbir zaman olmadı. Hatta İslam bunu yeriyor. Hz. Ömer döneminde Mecusilerin ehl-i kitap sayıldıklarını varsayacak olursak o zaman biz bugün belli ekonomik ahlaki prensiple hareket eden herkesi ehl-i kitap hükmünde kabul edebiliriz. Hükmündedir ile kendisi arasındaki farkı şöyle izah edeyim; “harbi bir kadın erkek hükmündedir” dendiği zaman “harbi kadın erkektir” denmiş olmaz, hükmün illet birliğine dikkat çekilmiş olur.

Komünizmden yola çıkarak İslam’da da benzeri şeyler var ya da kapitalizm için İslam’da da serbest pazar var deyip İslam’ı araçsallaştırarak bunları meşrulaştırmak yanlış. Geçmişte bilgi felsefesi problemleri daha derin olmuş, bilge İslam alimleri dahi aynı kafa karışıklığını yaşamıştır. Vahyi felsefeyle, felsefeyi vahiyle, tasavvufu vahiyle ve ya vahyi tasavvufla izah etme çabaları en son İbn-i rüşt tarafından “Bunların hiç birinin diğerine ihtiyacı yoktur, her birinin kendi gerçekliği vardır” denilerek daha üst bir yaklaşımla izah edilmiştir. Selefiler hakikatin vahiyden başka yolu yoktur deseler de tartışma devam ediyor.  Toplumlarda bu üç yolun hangisinin ağır bastığını bilemeyiz. Bizim karşımıza çıkan geleneklerin, göreneklerin tamamına biz beyan/vahiy temelli olarak baktığımızda tüm sistemlere söyleyecek sözümüz vardır ve her birine farklıdır.

Türkiye’de 23 milyon insan çalışıyor ve 76 milyon insan bununla geçiniyor. Çalışan kesim yaşlılar, hastalar, engelliler kadar da üretiyor. Bununla da bitmiyor, daha fazla üretiliyor. İşte o daha fazla üretilene de ya devlet ya da sermaye sınıfı el koyuyor. Bizler de sürekli olarak bu ikisinin arasında tercih yapmaya zorlanıyoruz.

Cem hocanın da kitabın takrizinde tespit ettiği temel problem şu: istihsal fazlasının bölüşümü. İnsanlar tüketebileceklerinin üstünde üretiyor ve birileri de buna sürekli olarak el koyuyor. Sosyalizmde ideale ulaşana kadar bu fazlaya devlet, Kapitalizmde ise belli bir sermaye sınıfı el koyuyor. Bu rastlantı değil, sistemin kendisi bunu öngörüyor. Zaman içerisinde devletin erginleşeceğine ve herkes için eşit bir zeminin sağlanacağı bir hayalden ibaret. Kapitalistler,  toplumun tavanı yukarıya kalkınca toplumun tabanındaki insanların da refah düzeyinin yükseleceğini söylüyor. Sosyalistler tüm dünya sosyalist oluncaya kadar devletin her şeye mukayyet olası gerektiğini söylüyor. İslam bunun ikisinin dışında bir şey söylüyor. İstihsal fazlasının tüm insanlar arasında sürekli ve dinamik olarak, dağıtılması gerektiğini ve asla belli bir zümre elinde temerküz etmemesi gerektiğini söylüyor.

Mesela Türkiye’de ormanlar, madenler devletin elinde. Batıda bu yarı yarıya bölünmüş durumdadır. Sosyalist ülkelerde bu tamamen devletin elindedir. Ancak İslam bütün bu gücün sürekli dağıtılmasını istiyor. Çünkü gücün temerküz etmesi her kim ve ne elinde olursa olsun orada bela ortaya çıkıyor.

Haşr suresi yedinci ayette;  “Mülk bazılarınızın arasında dolaşan bir devlet olmasın” deniyor. Peki, mülk denilen bu güç ne olacak? O zaman ayeti düz bir cümle olarak söylediğimizde, “Mülk dinamik olarak tümünüzün arasında dolaşan bir devlet olsun”  şeklinde olur. İslam’ın öngördüğü budur. Bunu gerçekleştirebilmek için Peygamberlerin neler yaptığına bakıyoruz. Ekonomi meselesi konuşulurken Müslümanların zihnine ilk on dakikadan sonra zekât meselesi geliyor ve sonra meseleyi % 2,5 da boğuyorlar. Böylece her seferinde %97,5 gözden kaçıyor. Kırkta birini verince yoksulluk kalmayacak diyorlar. Peki, kalan otuz dokuz ne oluyor? Devenin kulağını halka dağıttılar mı sorun kalmıyor. Peki, deveyi hamutuyla kim yiyor?

İnsanların arasında dolaşıp durması gereken mülk de işlevsel olarak dolaşacak. İslam tüm mülkü kullanıma veriyor, yarısına da el koyuyor. Yarısını işlet, karın yarısı kamuya aittir diyor. Ancak o da işlettiği süre boyunca onun elinde kalabiliyor. Özel mülkiyeti olur da üretime katarsa Hz. Peygamber buna da bir ölçü getiriyor. Üretim aşamasında kazanılan her şeyin bölüşülmesini öngörüyor.

Seyyid Kutup’un İslam Kapitalizm Çatışması kitabındaki önemli bir kısmını es geçmişiz. Seyyid Kutub iki yerde, “İslam karın yarısını emeğe verir” diyor. Ben bunu 2000′li yıllardan sonra fark ettim. Kutub bunu o kadar rahat söylüyor ki, hiç savunmuyor bile. Bu beni güçlendirdi. Said Nursi de Sözler’in, Lemaat bölümünde “İnsanlık nasıl ki kölelik dönemini aşmıştır, bugün ecirlik dönemidir, bunu da bir gün aşacaktır” diyor. Fethullah Hoca da İktisadi Mülahazalar’da “bu ecirlik sisteminden sonra gelecek olan sistem de ortaklık sistemidir” diyor. Biz bunu 1999’dan beri söylüyoruz. Ancak o da ortaklık sisteminin oranını söylemiyor. Ben ise oran koyuyorum. Hz. Peygamber bu orana %50 demiş. Bununla ilgili sahih hadisler ve rivayetler çok. İkincisi %50′nin üstünde verilmesini de teşvik etmiş. Yine hadislere dayandırılarak ortaya koyulan hukuki bir kaideye göre “ortaklık akidlerinde ihtilaf durumunda fazla emeğindir” deniyor. Bu tür akitlerde İslam hukukunda emeğe mudarip, sermayeye de Rabbül mal yani malın sahibi deniyor. O fazlanın ne olduğuna baktığımda da; Recep Ulusoy’un mudarebesinde fazlanın mudarebe akitlerinin tamamında işletmiş olduğu sistemin içerisinden temel bütün ihtiyaçlarını önce karşıladığını görüyoruz. Harmana indirilip masraflar çıkınca harman emekle sermaye arasında ikiye bölünüyor. Sistem kabaca budur.

İslam Hukuku Temelli Ücretlendirme Sistemi

Ücretlendirme sistemi yalnızca bu değil. Ben İslam Hukuku temelli olarak dört ücretlendirme sistemi olabileceğini tespit ettim:

1- Pazar değeri olan bütün işletmelerde az evvel anlattığım sistem geçerli. Yarıcılık. Karın bölüşülmesi.

2- Kamuda ise üst prensip, toplum ortalamasıdır ve altına düşülmemelidir. Kamuda en yüksek devlet memuriyetinden, müstahdeme, çaycıya kadar hiç kimsenin toplum ortalamasının altına düşmemesi prensibidir.

3- Özel hizmet sektöründe de, hizmet edenin hizmet alanın yaşam standardına eşit olması temel parametredir. Sermaye işçisiyle fabrikasını, evini pay etmek zorunda değil. Yaşam standardını eşitlemek zorundadır. Çünkü Nal Surei 71. ayette: ”Kendilerine Allah’ın fazlından verilenler ellerinin altındakilere kendi yaşamlarına eşitleyinceye kadar vermezler. Yoksa Allah’ın nimetlerini inkar mı ediyorlar?!” deniyor. Yani hizmet satın aldığınız insanları kendi yaşam standardınıza eşitleyin. Aksi takdirde Allah’ın nimetlerini inkâr ediyorsunuz anlamına geliyor.

Bu üç prensibin haricinde bir de şu var. Öyle bir ücret standardı bulalım ki buna herkes razı olabilsin. İslam Hukukunda tazminat cezaları da mevcuttur. Bu konuda adam öldürmenin karşılığı diyeti esas alabiliriz. Türkçede buna kan bedeli deniyor ancak bu yanlış bir ifadedir. Kanın bedeli olmaz. O kan bedeli değil, iş gücü bedelidir. İslam Hukuku’nda diyetin karşılığı iş gücü bedelidir. Yani “maktul yaşasaydı şu kadar üretecekti”nin karşılığıdır. Bir hür kişinin diyeti yüz devedir. Bu Hz. Peygamber’in de başvurduğu yaygın bir uygulamadır. Bugün en düşük deve ücreti 10.000 ile 20.000 TL arasındadır. En küçük çalışanın ücretini 10.000 TL’ye göre hesaplayalım. Normal bir insan kâmil olarak 20-50 yaş aralığında çalışır. O halde bu bedelin karşılığı da 30 yıl olmalıdır. Dolayısıyla bir insanın 30 yıl çalışması karşılığında kaç TL kazanması gerektiğini bulmamız gerekir. Böldüğümüz zaman da geçen hafta bu rakam 3777 TL çıktı.

Marks, 4000 yıl önce Sümer köylüsünün çalışarak iki koyun aldığını bugün ise bunca üretim faktörünün devreye girmesine rağmen ve bugünkü İngiliz köylüsünün o zamanki Sümer köylüsüne göre 20 kat daha fazla üretmesine rağmen aylık olarak neden hala iki koyun aldığını soruyor ya; çünkü koyunun fiyatı değişmedi. Bu anlamda devenin de fiyatı sabit.

Beşincisi ise köleliktir ancak onu söylemiyorum. Çünkü Nahl Suresinin 71. ayetini ”giydiğinizden giydiriniz, yediğinizden yediriniz” hadisiyle beraber anladığımızda mesele kalmıyor.

1300 yıl köprüler, hanlar, hamamlar, çeşmeler, yollar, hepsi vakıflar üzerinden yapıldı. Bir toplum ne kadar güçlüymüş ki bu hizmetlerin hepsini vakıflar yapabiliyor. Bugün Türkiye’de yıllık yatırım 90 milyar. 20 milyar sağlık, 40 milyar eğitim. Topladığında 150 milyar ediyor. Bu da bütçenin, yıllık verginin yaklaşık yarısı ediyor. Türkiye’nin GSMH’nın yarısı kadar ücretin tamamı o zaman vakıflar üzerinden karşılanıyordu. Bu çok büyük bir rakamdır. O halde her zaman toplumun güçlü olması lazım.

Herhangi bir toplumda benim bu dediğim uygulansa ve o toplum %10 büyüse servetin %51′i 21 yıl içerisinde çalışan nüfusun eline geçiyor. Eğer çalışan nüfus ihtiyacının üstündekini yatırıma dönüştürür, sermaye de yatırıma dönüştürürse bu gerçekleşir. Eğer sermaye sürekli olarak yatırıma dönüştürmez, bunu ölü yatırıma yönlendirirse bu sermayenin aleyhine 18-19 yıla düşüyor. Yani daha erkene geliyor. Aynı şekilde emek israfa gider, ihtiyacından fazla tüketir ve ölü yatırıma giderse o zaman bu emek sınıfı aleyhine 21 yıl 22-23-24 yıla doğru gecikir.  %5 büyüme ihtimalinde 40, %10 büyüme ihtimalinde 21 yılda sermayenin yarısı üreten faktörlerden emekçilerin eline geçmiş oluyor. Sermayesi olanın bunu sürekli olarak yatırıma dönüştürmesi, emeğin de değerini sürekli olarak yatırıma dönüştürmesi gerekir.

Brezilya’da 16 kişilik bir kabile bulunmuş. Antropologlar o bölgeyi de koruma altına almış, onların üretim ve tüketim davranışlarını inceliyorlar. Kabileden iki erkek günde iki saat ava çıkıyor. Bütün çalışmaları bundan ibarettir. Barakaları var, basit tarım yapıyorlar. Nasıl oluyor ki insanlar en ilkel hallerinde 16 kişiyi 4 saat çalışmayla mutlu edebiliyor? Makinalaşma arttıkça insan hayatının kolaylaşacağı ve mutlu olacağı tezi çökmüştür. Belki buradan bir yol bulabiliriz. Ürettiğimiz sürece pay edeceğiz. Çünkü güç belli sınıfların eline geçtiğinde problem oluyor. Firavunlar, siyasi sistemlere entegre olup orduyu, gücü, silahı ele geçiriyorlar.

Cihat Hristiyanlık’ta kutsal savaştır ve Hristiyanlık’ta kutsal savaş “Tanrı’nın kayıp koyunlarını ağılda toplama” işidir. Sonra da Bekir Yıldız’ın dediği gibi “yatırıp ona ideoloji enjekte etmektir.” İslam’da böyle değil. İslam’da cihat dediğimiz şey kul ile Allah arasındaki engellerin kaldırılmasıdır. Kul ile Allah arasındaki engel canlı olabilir, put olmaz, tağut olur. Put ile tağut arasındaki fark, tağut canlıdır, fiilidir, saldırgandır, haddi aşandır, taşandır, iğfal edendir, ilhad edendir, canlıdır, şuurlu bir varlıktır. Cin ya da insan olabilir, gücü de vardır. Ama put dediğimiz şey araçtır. İnsanlar onun üzerine anlamlar yükler. Dolayısıyla kul ile Allah arasındaki engellerin kaldırılması öncelikle tagut engellerinin kaldırılmasıdır. Peki, bu ne demektir? “İnsanlar Allah’a bilerek iman etsinler ya da bilerek küfretsinler. İman edecekse bilerek iman etsin, küfredecekse bilerek küfretsinler.”  Hiç kimse hiç kimseye inancından ya da başka bir şeyden dolayı baskı yapamayacak hale gelsin. İslam cihadının en temelde anlamı budur.

Allah’ın Mülkü İle İnsanlar Arasına Barikat Kuruyorlar

Peki, tağut nasıl tağut oluyor? Mülkü ele geçirerek, yani temerküz ederek oluyor. En temel geçim kaynaklarını; suyu, ormanı, toprağı, madenleri ele geçiriyor. Sonra onlarla birlikte ordular kuruyor, barikatlar kuruyor ve belli bir alana pazarlar kuruyor. Burada toprak var, biz orada 250 bin liraya alıyoruz evi. Buradaki topraktan almış olsam 60 bin liraya mal olacak ev bana, oradan 250 bin liraya al diyor. Gidiyorum 250 bin liraya oradan alacağım evi, param yok, bankaya gidiyorum o diyor ki tamam veririm, 30 sene bankaya ödüyorum, 600 bin liraya mal oluyor. Memlekette bir kızılağaçlık var onu da alsınlar, bana yalnızca yatacak bir ev versinler, Sultanbeyli, Sarıgazi olabilir, onun da tapusunu vermesin yalnızca kullanım hakkını versin 60 bin liraya mal edebileceğim bir evi, çocuklarım kapısını kilitleyip içinde oturabilecekleri bir evi olsun.  60 bin liraya olmaz, Türkiye’deki toprakların % 64′üne devlet el koyuyor, ondan sonra da piyasa var diyor, böyle bir serbest piyasa olmaz. Dolayısıyla tuğyanı insanlara nasıl kabul ettiriyorlar? Allah’ın mülkü ile insanların arasına barikatlar kurarak. Allah’ın mülkü ile insanların arasına barikat koyunca Allah ile insan arasına da engel koymuş oluyor. Bu ikisi birbirini doğuruyor. Dolayısıyla bir Müslümanın yapması gereken en temel şey tek tek insanların güçlenmesini sağlayacak mekanizmalar gerçekleştirmektir. Bu da servetin sürekli dağıtılmasıyla olur.

Benim dedem Halveti idi. Ormana giderken baltanın ağzını sarar, sepetin içine koyar öyle giderdi. Bir gün “Hayırdır baltan korkuyor mu” diye sordum. Kafama şaplak vurdu. “Ağaçların sizi görmediğini mi sanıyorsunuz. Sizi hissederler. Onları yaratan siz misiniz? Hangi ağacı keseceksen onun önüne kadar baltanı açamazsın, edebini koruyacaksın” dedi.

Karadeniz’de HES’ler için acı çekiyoruz, çünkü tabiat acı çekiyor. Yazın Karadeniz’deydim, gezdim. Oralarda, o görünmeyen vadiler içerisinde HES’lerin nasıl ortalığı berbat ettiğini gördüm. Hatta bunu yapanlara söylediğim zaman onların bile kahvede konuşamaz hale geldiklerini gördüm. Ve bunların toplamda % 2-3’lük bir enerjiye tekabül ettiğini görünce dedim, herhangi bir açık araziye yere 1 kilometrelik bir boru dikseniz, belli noktalarına pervane koysanız altını boşluk yapsanız, her 200 metredeki ısı düşüşünden doğacak hava akımından bu kadar enerjiyi elde edersiniz. Yazık etmeyin buralara. Barajlar hariç 5 megavatın altındaki küçük HES’ler, 2000 civarında ve HES’in toplamı %2-3 enerji üretecek. Yazık.

Hayvanı bile kesmeden önce bıçağı gizliyorlar ya, yaklaşırken gözünü bağlıyorlar, böyle bir damar var, gelenek var. Daha ötesini söyleyeyim. Ben yaylada doğdum büyüdüm. Ninemler yaylaya geldiklerinde yaylaya selam verirlerdi,  göçerken de her çeşmeden helallik isterlerdi, eyvallah derlerdi, yayladan öyle ayrılırdık.

Finans bir problemdir. Marks ne finansla/paralı ne finanssız/parasız diyor ama kendi çözümünü başka şekilde kuruyor. Bu dediğim sistemin dediğim ideallere yaklaşabilmesi için hüdayi nabit -devamlılığı olan temel üretim araçları- özelleştirilemez. Özel bir kişiye işletmek üzere verilebilir ama ebediyen verilemez. İşlettiği sürece verilir ve yine bu prensiplerle verilir. Mesela tuz, maden, su, orman, toprak vs. özel mülke verilemez. Gerçi Muaviye bunu istismar ediyor.  Basra’da bir bataklığı çok büyük bir alanı kurnazca, Sümerlerin Mezopotamya’da yaptığı gibi kurutuyor ve Afrika’dan köleler getirerek orada başka bir sistem kuruyor. Kölelik sistemi kuruyor. Zaten kendisi Mekke’nin fethinden sonra Müslüman oldu, İslam’ı içselleştirmeyen birisiydi. Otorite eline geçtiği zaman İslam’ın doğal akışı ters yüz oluyor. Ama en temelde bizim buradaki meselemiz hangi şartta olursa olsun mülkün, geçmekte olduğumuz buz gölü üzerinde kamyonlarla taşınamayacağını bilmemizdir. Herkesin ayağında kızak ve herkesin çantasında on kilo olursa binlerce kişi biz o buz gölünden geçebiliriz. Metaforum bu olsun. Kimse tanklarla da kamyonlarla da buz gölü üzerinden geçemez. Belli alanlarda temerküz ettiği zaman batacaktır ve hep birlikte batacağızdır.

Hem kapitalizmde hem de sosyalizmde işçiye verilen şey doğal ücrettir. Yani Richardo’nun doğal ücret dediği, Ferdinand Lassalle’ın ücretin tunç kanunu dediği, yaşayabileceği düzeyle refah düzeyi arasındaki gidiş gelişlerdir. Daha doğrusu reel ücretle doğal ücret arasındaki gidiş gelişlerdir. Lassalle bu araya tunç kanunu diyor, değişmez diyor. Bu böyledir bugüne kadar böyle uygulandı, dolayısıyla bu işin doğası da budur diyor kendiliğinden onu yasa olarak alıyor ve öneriyor.

Peki, sosyalizmin buna katkısı ne oluyor? Devrim korkusuyla birlikte, özellikle Keynes’in de katkısıyla, bakıyor işler kötüye gidiyor; Marks’ın ifadesiyle söyleyeyim, “on üretim biriminin birini işçiye verip dokuzuna el koyuyorlar” ya, sosyalizmin ve Keynes’in de baskısıyla bu ikiye çıkıyor. Yani sosyal adaletçi, sosyal demokrat sistemler ortaya çıkıyor. Bugün Batının nispi rahatlığı bundandır. Dokuza bir veriyor vahşi kapitalizm, bir işletmede çalışan işçiye bir ata verdiği kadar veriyor. Barınak, su ve üreyebileceği kadar yiyecek. Doğal ücret dediğimiz bu. Yani bir insanın yaşayabilmesi, çalışabilecek sağlığının en minimumunu yapabilmesi kadardır, sosyal demokrasi bunu ikiye çıkartıyor. İnsan bir kültürel varlıktır, sosyal bir varlıktır, psikolojik varlıktır, dolayısıyla hazları vardır, birtakım sanatsal eğilimleri vardır, üstyapıyı da yaşayabilsin vs. diye ikiye çıkarıyor. Peki, sosyalizm ne yapıyor? Diyor ki, doğal ücreti ben vereceğim sana,  üstyapı kurumları ile olan ihtiyaçlarını yine ben göreceğim, dokuzun birini yine işçiye veriyor, aynı kapitalizm gibi, bu sefer dokuzuna devlet el koyuyor. Onun üstünden de bürokrasi ve siyasiler güç onların elinde temerküz ediyor ve o şekilde gidiyor. Yani emek açısından bakıldığında, emeğin adına kurulmuş bir devlette işçiye kapitalizmin verdiğinden daha fazla bir şey verilmiş olmuyor. İslam ne diyor; üretim sonunda akşamdan kasada biriken karı pay edeceksin diyor.

Mesela Üsküdar’da gittiğim berbere sordum. Bir usta almış oraya, patrona sordum buna nasıl ücret veriyorsun. Dedi ki akşamdan kasayı bölüşüyoruz. Onun kasasını bölüşüyorlar. Bu sistem Anadolu’da uygulanıyor. Taksiciler de bunu uyguluyor. Hangi sistem olursa olsun ben payımı istiyorum. Payımı aldıktan sonra beni ahlaka nasıl getireceksiniz, o ayrı bir şey.

Fitne-mülkiyet ilişkisi benim iddialı olduğum bir alan değil, ama işin bu boyutu var, bu ikinci perde. Patron önce benim adıma alıyor sadaka veriyor, televizyonlar açıyor, sonra bana karşı kullanıyor bu ayrı, sonra bayramlarda başörtüsü dağıtıyor, hatta benim adıma Etiyopya’ya kurban götürüyor, benim adıma sevap işliyor! Ben diyorum ki; Marks tamamını istiyordu, ben tamamını istemiyorum, Hz. Peygamber yarısını istiyordu, kapitalizm birini veriyor. Alacak dört payımız daha var. Bunu da alalım ondan sonra oturalım konuşalım bunu nasıl harcayacağız. Masserati’ye mi binelim, Murat 131’e mi binelim, bu ayrı bir şey. Mesela bir de şu var, İhsan Hoca dediniz. İhsan Hoca “fazlayı dağıtın” diyor, böyle bir ekonomi olmaz, İslam asla fazlayı dağıtın demez. Dağıtsan ne olur. Dağıt. Dağıtan var. Adam tacı tahtı dağıtıyor, olabilir. Ama bunun bir rasyonalitesi yok. Akıl yürütelim, bir adım sonrasını soralım. 23 milyon insan çalışıyor Türkiye’de ve bütün bu istihsali onlar yaratıyor. 53 milyon insana dağıtacaklar bunlar.

Mülkün Dolaşması Gerekir

Şu andaki Türkiye’deki toplam servet yaklaşık 2 trilyon dolar (ekonominin 2/3’ü kayıt dışı bunu göz ardı etmeyin Türkiye’nin gücü 850 milyar dolar değil 2 trilyon dolar). Bu 2 trilyon doları çalışmayan, üretmeyen insanlara dağıtacağız, sonra çalışmaya devam edeceğiz, sonra biriktireceğiz bir sene boyunca, sonra bir daha dağıtacağız, böyle bir sistem olmaz, mülkün dolaşması gerekir; temel prensip bu. Dolaşmasının da iki meşru yolu var, üçüncüsü yok. Üçüncüsü arızi, rastlantısal olur.

Birincisi emektir; üretim aşamasında emeğin payının verilmesidir. İkincisi üretilen yoğunlaşmış emek anlamında sermayenin;  1- yatırıma dönüştürülmesidir, 2- vakfetmesi ve toplumun hizmetine vermesidir, 3- borç verilmesidir, karz-ı hasen yapılmasıdır, 4- infak edilmesidir, 5-toplumun çalışamayanları için zorunlu nisapla zekat verilmesidir. Şu anda Türkiye’de % 12,5, yani 8,5 milyon engelli (bu söylediğim rakam içinde yatalak hastalar da var), yaşlı ve işsiz var, bunlara zaten bakıyoruz.  İyi mi yapıyoruz, az mı yapıyoruz, çok mu yapıyoruz?  Ben az yapıyoruz kanaatindeyim. Daha iyi yapabiliriz ama nasıl?  Bunu yaparken nasıl yapmalıyız? Toplum üzerinden mi, devlet üzerinden mi, belli bir zümre üzerinden mi? İslam diyor ki belli bir zümre üzerinden yaparsanız onlar başınıza Ümeyye oğulları ve Muaviye olurlar, 1500 sene işin içinden çıkamazsınız. Diğer tarafta devlet yapmaya kalktığı zaman, onun problemlerini biz 20. yüzyılda gördük, denendi olmadı.

Tüm devletçi ekonomileri, devletçi kapitalizmi, bütün uygulamalarını baz alarak konuşuyorum. Sonuç itibariyle, emeğin kendi iradesini yansıtabileceği ve kendi gelişimini sürdürebileceği, kendi mutluluğuna kendisinin karar verebileceği özgürlüğü getirmemiştir, getirememiştir. Dolayısıyla diyorum ki  çalıştığımız ve ürettiğimizi bizim elimize versinler, hakkımızı/payımızı alalım), gerisine sonra bakarız.  Bu neden bizim payımız? Bunun rasyonel bir kıyası, bir hesaplama biçimi var, en son onu da söylemiş olayım. Niye yarısı diyorum?  Çünkü Hz. Peygamber yarıcılığı uygulamıştır. Bunu söylüyoruz.  100 lira ben (sermaye) koydum 100 lira siz (emek) koydunuz, 100 lira ürettik, bütün masrafları çıktıktan sonra net 100 lira var,  onu nasıl pay ederiz? Hilafsız 50-50 değil mi? Siz bana 100 lira verdiniz ben o 100 lirayla 100 lira ürettim. Nasıl pay ederiz? “Anlaşmaya göredir” diyorlar. İki sermaye üretince aralarında eşitlik zemininde adil bölüşüyorlar da taraflardan birisi emek olunca iş niye anlaşmaya kalıyor? Böyle bir şey olmaz. İslam hukukçuları, yani bizim okuduğumuz hocaların tamamı yanılıyorlar. Böyle bir ahlak olmaz. Üretilen değer üzerinden niye bakmıyoruz ki meseleye? Efendim adamın fabrikası varmış 3 trilyonluk, 5 trilyonluk fabrika yapmış. Sen de diyor gideceksin oraya, orada 100 işçi çalışıyor, adamın ürettiği değere ortak olacaksın. Ben gidiyorsam oraya ve o düğmeye bir kere basıyorsam, günde bir kere basıyorsam ve o fabrika o bütün trilyonlarıyla ürettiği değerin yarısını verecek, yoksa gitsin kendi düğmesine kendi bassın. Bu kadar basit, bu kadar açık.

Şöyle diyelim mesela; 10 tane sermayedar var 30 tane işçi var bizim KOBİ’lerdeki gibi. Ya da 30 bin tane sermayedar var Avrupa’da. (Onları kazıkladılar bizim işletmeciler de Türkiye’de bu mudarebe üstünden ki mudarebe değil onlarınki çok patronlu sistemdir.) Şimdi 30 bin tane sermayedar var 1000 tane de işçi. 30 bin tane sermayedarla net karı 1000 tane işçi ortadan ikiye bölecek. Bir tane sermayedar olunca bir kişi o kadar parayı alacak, neden alsın ki diyor sosyalist bakış açısı vicdani bir tepki olarak, bin kişi yarısını alacak, bir kişi yarısını alacak. Oysa bizim çok ortaklı sistemde dövizini topladılar insanların, 30 bin tane patron oldu, 1000 tane işçi oldu, bu sefer patronlar çok, 30 bin kişi yarısını alacağız, bin kişi yarısını alacak öyle şey olur mu? Evet!  Öyle şey olur. Yarısını alacaklar. Sonra sermayedarlarla emekçiler arasında ½ benim söylediğim. Tek tek emekçilerle sermayedarlar arasında değil. Emek sınıfı ile sermaye sınıfı arasında ikiye bölüyoruz. Sonra sermayedarlar kendi katkıları oranında adaletle pay alıyorlar, emekçiler de kendi katılımları oranında adaletle pay alacaklar.

Türkiye’de zorunda olduğu için kira veren herkesin günahı o ülkeyi yönetenlerin üzerinedir, haramdır. Çünkü konut zaruret-i asliyedendir. Barınmak en temel haktır.  Tekkeköy’de açlıktan ölen Kübra’nın günahı ne kadar yönetenlerin üstüneyse aynı şekilde barınmak için, zorunda olduğu için kira veren,  üstelik toprağın % 64′ü devletin elinde (kamu mülkü) olduğu halde o ülkeyi yönetenlerin boynunun borcudur, vebali onların sırtındadır.

İslam’ın devralmış olduğu toplumda özel mülkiyet caizdir, özel mülkiyeti toprak bağlamında edinmenin yolu çorak olan arazilerin ıslah edilmesidir. Siyasal mülkiyet edinmenin yolu fetihtir. Ama siyasal mülkiyet edinmiş olduğunuz arazideki tapuyu değiştiremiyorsunuz. Yani orada sahipleri varsa/işletiliyorsa oraların tapusunu değiştiremiyorsunuz, zulüm oluyor. Fetihle/savaşla alınmışsa değiştirebilirsiniz ama barışla teslim olmuşlarsa değiştiremiyorsunuz. Yani sulh fethi ve çatışma-savaş fethi hukuku bunu değiştiriyor. Bunun dışında mülk edinmenin bir yolu yok. Devlet işletmek için araziyi, madeni, gölü, ormanı veriyor ama onu ebediyen mülk olarak vermiyor bu caiz değil. Onun da kendi geçimliği kadar olanını verebiliyor, bunun örnekleri var.

Bir ailenin yıllık geçimini sağlayabilecek oranda işletme oluşturabilecek şekilde olanlarını verebiliyor ama rakam daha büyüdükçe vermiyor. Mesela Mekkelilerin ve Medinelilerin Arap yarımadasının dışında kuzeyde mülk edinmesini yasaklamasının nedeni bu –Muaviye bunu deliyor Basra’daki bataklıklarla. Orayı ıslah ediyor. “Allah Rasulü ‘İmar ettiğiniz, mamur ettiğiniz, fethettiğiniz yer sizindir’ demiyor muydu? Ben de mamur ettim” diyor Muaviye. Buna hukuk geliştirecek olanların tamamı şehit olduğu ya da bir şekilde öldüğü için buna karşı direnemiyor insanlar, direnenler de ortadan kaldırılıyor. Fiili durum yaratılıyor. İslam hukuku ters yüz ediliyor ve cevaziyetler sınırı içerisinde bir İslam medeniyeti yaratıldı. O bütün ihtişamıyla gördüğümüz İslam medeniyeti, varolabilecek en kötü koşullar içerisinde üretilmiştir. Yoksa Medine’deki o seçim sisteminin devam ettiğini, Hz. Ömer’in, fey ve ganimet dağıtımında eşitlik prensibine geriye döndüğünü düşünelim, o zaman ortaya çıkacak olan toplum olağanüstü bir şey olacaktı. 1400 yıldır Müslümanlar liderlerini seçimle işbaşına getirmiş olacaklardı. Hz. Osman süresiz hilafeti, süreli hale getirebilmiş olsaydı, deseydi ki “Ben beş sene sonra istifa edeceğim” vb…

Sonra -sermayedarlar kendi katılımları oranında adaletle pay alıyorlar ya- emekçiler de kendi katılımları oranında adaletle pay alacaklar. Türkiye de meskene kira vermek zorunda kalan herkesin günahı ülkeyi yönetenlerin boynunadır. Çünkü barınmak zaruret-i asliyedendir. Örneğin Tekkeköy de 2011′de açlıktan ölen Kübra’nın günahı ne kadar yönetenlerin üstündeyse aynı şekilde barınmak için, zorunda olduğu için kira veren –üstelik toprakların yüzde altmışı devlete ait olduğu halde- herkesin günahı yönetenlerin üstündedir. Bu haramın tamamı yönetenlerin sırtındadır.

İslam’ın devralmış olduğu toplumda özel mülkiyet caizdir. Devletin toprak bağlamında Özel mülkiyeti edinmesinin yolu çorak olan arazilerin edinilmesidir. Siyasal mülkiyeti edinmesinin yolu fetihtir. Ama siyasal mülkiyet edinilen arazideki tapulara dokunulamaz. Önceden sahibi olan arazilerin işletimine müdahale edilemez. Zulüm olur bu. Savaşla alınmışsa müdahale edilebilir çünkü orada hukuk değişir ama sulhle alınmışsa müdahale edilemez.  Bunların dışında bir mülk edinme yolu yoktur. Devlet işletmeleri için araziyi insanlara verir, ebedi mülkiyet olarak değil. O araziyi de ailenin geçimliğine yetecek kadar verir.  Mekke ve Medinelilerin Arap yarımadası dışında mülk edinmelerinin yasaklanmasının nedeni budur. Basra’daki bataklıkları ıslah ederek ilk olarak Muaviye bunu delmiştir. Peygamber in “fethettiğiniz ve imar ettiğiniz topraklar sizindir” sözüne dayanmıştır ve buna karşı bir hukuk geliştirecek sahabe ve tabiun‘un da çoğu vefat ettiğinden insanlar direnememiş, direnenler de ortadan kaldırılmıştır. Bir bakıma fiili bir durumla İslam hukuku göz ardı edilmiştir. Cevaziyetler sınırı içinde bir İslam Medeniyeti yaratılıyor. Bizim çok ihtişamlı gördüğümüz İslam Medeniyeti olabileceklerin içinden en kötüsü sayılır. Medine’deki seçim sistemi devam etse, Hz Ömer fey ve ganimet dağıtımında eşitlik prensibine geri dönse ortaya çıkacak olan devlet çok daha olağanüstü olurdu. Mesela en basitinden 1400 yıldır yöneticileri seçimle işbaşına gelen bir devlet olurdu.

Hz Osman süresiz hilafeti süreli hale getirebilmiş olsa kriz çözülecek ve Hz Osman belki şehit bile edilmeyecekti. Bunların hepsi tamamen mülk meselesinden ortaya çıkan şeyler. Cabiri, İslam Siyasal Aklı’nda diyor ki Hz Peygamber ve Hz Ebubekir, fey ve ganimetleri eşitlik prensibiyle dağıttı. Devlet olarak ve aile olarak aldığı 5’te 1 hariç herkese aynı miktar verdi. Kendine de 5 bin diğerlerine de… Hz Ömer bunun hilafına hiyerarşik bir sistem getirmiştir. İmanda mertebesi yüksek olanlara, Haşimi olanlara, ilk Müslümanlara, Bedir savaşında bulunanlara 20 bin vermiştir. Diğerlerine kademeli olarak 10 bin ve 5 bin. Bunun ilk bakışta belli bir mantığı olsa da bu durum bir olumsuz enerji biriktirmiştir. İman etmiş köle kökenliler buna karşı çıktılar. Hz Osman ise onların, Hz Ömer’in kılıcı keskin olduğu için korkup ona ses çıkarmayıp şimdi kendisine gelince itiraz etmelerini eleştirmiştir. Hâlbuki Hz Ömer bundan pişman olduğunu ve bir dahaki fey ve ganimet dağıtımı döneminde Hz Ebubekir in sistemine geri döneceğini söylemiş ancak tam da bunu söylediği dönemde şehit edilmiştir. Hz Osman da onun bıraktığı sistemde devam etmiştir. Haşir suresi 7. Ayet bu mülkiyet dağılımı meselesini konu alıyor. Hz Peygambere bir aşiret reisi gelip ganimet dağıtımı sırasında “Bana ne var?” diye sorunca o, “Şu köleye ne varsa sana da o” demiştir.

Arazi ve devlet ilişkisine değinmek gerekirse, arazi sahiplerininkiler dışındaki tüm araziler devlete değil ama kamuya aittir. Devlet diye bir özne yoktur. İslam’da, hükümet vardır. Kamu otoritesi bir emanettir o kadar. Mesela Beytülmal’deki ganimetlerin çoğalması üzerine Hz Ali’ ye bir kapı yaptırıp başına da bir görevli dikilmesi teklif ediliyor. Hz Ali karşı çıkıyor ve “Ümmetin malı ile ümmet arasına birini mi koyayım. Ümmetin bir ferdi gelip kapıyı kilitli bulsa ben bunu Allah’a nasıl anlatırım?” diyor. Allah’ın mülkü ile insanlar arasına birini koymaktan ötürü Allah’tan korkuyor. Allah’ın mülküyle insan arasına giren yönetici Tağut’tur bir bakıma. Sistemin temeli budur. Peki, arasına girmeyince herhangi bir istismar nasıl önlenecek? Düzenleyici olunabilir, araya giren değil. Kurumsal bir üçüncü şahıs olarak bir devlet yok zaten. Müslümanların hükümeti var. Hukuk zaten herkesin ortak hukukudur. Zaman içinde şekillenen bir hukukun İslam tarafından yontulup düzenlenmiş halidir o da. Mesela kamu size belli bir meyve arazisini işletmeniz için verse ben de oradan geçerken girip karnımı doyursam siz bana müdahale edemezsiniz. Ancak stoklamaya kalkarsam müdahale edersiniz. “O sınırı aşacaksan çalışacaksın” diyor. Çünkü o meyvenin içinde Allah’ın payı var. Havayı, ısıyı, suyu, ışığı, atmosferi, canı yaratan, size enerjiyi veren Allah’tır.

SORU VE CEVAPLAR

Soru: Varlık stoklamadaki ölçü nedir, İhsan Eliaçık ın dediği gibi “Fazlasını dağıtın” mıdır? Kapitalizm gerçekten çok karmaşık bir şeydir. Silah satmadan, savaş çıkarmadan yaşayamayan bir sistem. Kendi krizini hep savaşla aşıyor. Şimdi ortada yıkılması gereken bir sistem var ama bu sistemin bir öznesi yok. Sosyalizm de var mesela: işçi. Kapitalizm de de iyi kötü bir özne var: çok uluslu devasa şirketler. Peki, buradaki sistemin öznesi kim? Müslümanlar mı? Ali Ağaoğlu ile ben aynı kefede miyim? Söz konusu İslam olunca iş karışıyor. Herkes aynı potada değil.

Köse: Aslında benim de bir kavram arayışım vardı. Örneğin su döngüsü ya da kan dolaşımı kavramı gibi. Servet dolaşımı da bunun gibi. Birinin elinde servet birikmişse onun erimesi gerekir. Birikenin elinde ateş topuna dönüşür. Ayetler de buna şiddetle karşı çıkıyor. Yatırıma dönüşmemiş, işlenmemiş, vakfedilmemiş veya ürünlerinden faydalanma hakkı vakfedilmemiş, borç verilmemiş, (bu “para vakfı” bankacılık sisteminin temelidir) son noktada zekâtı dahi verilmemiş tasarruf, sermaye, servet olur. Hayrettin Hoca 1999’da “% 2,5 zekatın alt sınırdır, üstü toplumun durumun göre her yıl değişir” demişti. Servet kenz olduğunda lanetlik olur. “Yetimin elinde bile olsa zekâtın malı yiyip bitirmesini beklemeyin, onu mudarebeye verin” diyor Hz. Peygamber. Dolayısıyla yetim malı bile olsa hiçbir servet zekâttan ari değildir. Zekât onu yiyip bitirir, döngüye katar. Sistemin kendisi bu döngüselliği ancak emek ve diğer saydıklarımız üstünden oluşturacak. Faizi, ihtikarı-stokçuluğu-kenzi yasakladıktan sonra, insanlar ile Allah’ın nimetleri -ki devlet de buna dahil- arasındaki engelleri kaldırmak icap ediyor.

Soru: İslam toplumu Medine de oluştuğunda dış dünyayla bugünkü gibi bir ilişkisi yoktu. Örneğin Sasanilerle, Bizanslılarla… İlk kurumlar Hz Ömer zamanında kuruldu. Valilik, askeri teşkilat, posta teşkilatı vs. Çünkü bir yeri fethetmişler ve bunlar ihtiyaç haline gelmiş. Kendi kendine yeten bir sistemden küresel bir sermayeye doğru bir genişleme olmuş. Bizim bugünkü sistem de kapalı ve kendine yeten bir sistem kurmamız çok zor bir şey…

Köse: Ancak İslam bu sistemi (yarıcılık) uygulamaya başladığı zaman Pers ve Bizans çiftçisi ürünün 10 da 8-9 unu çiftçinin aldığını duyunca koşup geliyorlar ve Müslüman oluyorlar. Böyle bir anafor oluşturuyor bu. Mesela Cengizhan Çin dönüşünde Tanrı Dağı’nda yaptığı akitten sonraki ilk savaşta ganimetin 10 da 1 ini kendine 9 unu askere veriyor. Ondan önceki Hakanlar ise 5’te 3 kendilerine 5’te 2 askere veriyordu. Cengizhan’ın bu uygulamasından sonra bütün Moğol beyleri hakanlarını değiştirip Cengizhan’ın yanına geliyor. Cengizhan da bu uygulamayı ömrünün sonuna kadar devam ettiriyor ve bir ömre bir imparatorluk sığdırıyor. Dolayısıyla bu anafor müthiş bir çekim alanıdır. Bu anafor dalga dalga büyüdükten sonra, bir iki fabrika derken insanlar kendi mevcut sistemlerini zorlamaya başlayacaklardır.

Üretim sektöründe hasılatı yüzde 50 bölüşmek mümkün. Hizmet sektöründe böyle değil. Hizmetin maddi bir piyasa karşılığı yoktur. Orada ücreti kendi yaşam standardınıza eşitleyerek vermelisiniz. Yani sizin bir yıllık geçiminizi ay, gün veya saate bölerek hesaplamalısınız.  İki ayrı ücret mantığı var yani. Bu sistemle kurulmuş bir fabrika rakipleriyle basbayağı rekabet edebilir. Üstelik bu sistem Türkiye’de de mümkün. Çünkü işçiye sürekli bir ortaklık teklif ediyoruz. İşçiden, geçimi için gerekli payı aldıktan sonra geriye kalan servetle o fabrikaya sürekli ortak olmasını istiyoruz. Dolayısıyla o kârını sürekli olarak yatırıma dönüştürecek, diğeri de emeğini. Bu şekilde ortaya çıkmış olan bir toplumun problemlerini biz günümüze bakarak kestiremeyebiliriz. Bu ayrı bir iktisadi konudur. Biz yalnızca ekonomik adalet diyoruz. Bunun oluşumunun da tek meşru yolu bu. Üretim aşamasında değerin adil bir şekilde bölüşülmesinin anlamı eşit şekilde bölüşülmesidir.

Soru: Hz Peygamber zamanında zekât ve sadaka verilecek insan bulamadığı söylenir. Bu dönem hakkında ne diyorsunuz?

Köse: Aslında Hz Peygamber dönemi değil de Suriye’nin fethinden sonrası için bu söylenir ki muhtemeldir. Her yerde değil ama bazı bölgelerde olmuş olabilir. Çünkü ganimet çok ve gerçekten de dağıtılıyor. Öyle ki insanların gelecek kaygısı yok. Ne güvenlikten ne açlıktan korkuları yok.

Beni çok etkileyen bir şey söyleyeyim; Hz Ömer Suriye fethedilip fetihname getirildikten sonra diyor ki “Vallahi Suriye de öyle bir sistem kuracağım ki artık hiçbir Suriyeli dul kadın Kayzer’in sadakasına muhtaç olmayacak.” Usul budur!

Kamu otoritesi tam da bunun için vardır, meseleye böyle bakmak zorundadır. İnsanları Kayser yani devlet-otorite ya da başka bir güce muhtaç bırakmayacak bir sistemde yaşatılmalıdır.

Soru: Hep devrim sonrası için konuştuk. Ancak önümüzde evvela yıkılması gereken bir sistem var.

Köse: Hz Peygambere işkence edilmeseydi “ille de ben hicret edeceğim” demez, Mekke’de kalırdı. Koşullar durumları ortaya çıkarır. Proudhon diyor ki “Fransız ihtilali’ni yaparken biz mülkiyetsizliği savunduk ve aristokrasiyi de ortadan kaldırdık. Şimdi gelen burjuvazi aynı konuma oturdu, mülk onların elinde temerküz etti ve bugün yeni bir devrime ihtiyaç var. Biz mülkiyetsizliği savunmak yerine eşit mülkiyeti savunmalıydık.” Marks emeğin, üretilen değerin tamamını istiyor. Alabilirseniz alın, hayır demem ama realite açısından, İslam mülkün de kirasını kabul ettiği için –üretim sonucundaki kârın yarısıdır.  Baştan belli olan rakamlar değildir. O haramdır. Yarı yarıya bölüşümü öngörür. Hz. Peygamber “piyasanın Rabbi Allah’tır” diyor. Peki, bugünkü piyasanın rabbi kim? Bu sormayanın dinin veya mezhebinin ne olduğunun hiçbir önemi yok.

Soru: Doğu’daki toprak mülkiyeti geleneği insanın zihnine takılan bir başka konu mesela, özellikle kentsel alanda. Ben fıkıhta kentsel alanın konut kirası diye bir şey hatırlamıyorum. Buna dair bir hüküm hatırlamıyorum. Acaba böyle bir uygulama yok muydu diye düşünüyorum. Sadece Osmanlı değil, öncesinde de.

Köse: Arazilerdeki kira payları ve usullerini biliyoruz ama kentsel alanda konutun kiralanabilir bir şey olduğunu gösteren bir fetva yok bildiğim. Sadece şunu biliyoruz. Fıkıhta barınma zaruriyattandır. Ve fıkıhta ilk aşamada zaruriyattan olan şeyler -kişi kendi karşılayamıyorsa- toplumun görevidir ya da en son kamu otoritesine vecibedir. Hatta Zahiri mezhebi bu durumun hukuki sonucunu da hükme bağlamıştır. Birisi bu sebeplerden (barınma, açlık) vefat etse o kişinin (hadiste belirtildiği gibi) 40 ev doğusu, batısı, kuzeyi, güneyindeki insanlar bundan sorumludur. Temel olan şeyler konusunda merkezden çevreye doğru bir sorumluluk söz konusudur. Hadi yapamadınız, niye yapabilecek olana söylemediniz, hadi o da yapmadı, niye bir kamu otoritesine söylemediniz? Bunu günümüze çeşitli şekillerde günümüze uyarlayabilir ve olan bir hadiseden tüm Türkiye’yi sorumlu hale getirebiliriz. Çünkü ana prensip güç yetirilen sorumluluktur. Mesela İncil de çok etkilendiğim bir şey var, diyor ki: “Sakın ha! Hiç kimse Allah’ın nimetlerinden mahrum kalmasın. Hiç kimse kendi mahfilinde gam yutmasın, bilin ki birçoğunuz bundan dolayı helak oldu.” Buna aktif iyilik diyebiliriz. Bir şekilde evinden çıkamıyor veya isteyemiyor da olabilir. Onlara da ulaşmamız gerekiyor. Bunu da Allah’ın kitabı söylüyor.

6 Responses

  1. Zafer Kafkas dedi ki:

    Bu tarz faydalı fikirler ile bizleri buluşturan emek ve adalet platformuna teşekkür ederim. Bu sayede düşünmemize vesile oluyorlar.

    Yazıda güzel tespitler var. Bunların başında işçilik sisteminden sonraki ekonomik merhalenin ortaklık merhalesi olduğudur. 50 yıldan uzunca bir süredir Akevler Kooperatifi bu ortaklık sisteminin mekanizmaları üzerine çalışmaktadır.

    Bu sistemin temel özelliği tekelden korunmuş serbest ekonomi olmasıdır.

    Tekelin oluşmamasını devlet sabit vergi ve faizsiz kredileşme ile sağlar. Onun dışında ekonomiye müdahale yasaktır. Ücretler ve fiyatlar serbest pazarlık ile oluşur.

    Üretim, bu serbest ücret ve fiyat sistemi ile dengelenir. İsrafın ve yetersiz üretimin önüne bu serbestiyet ile geçilir.

    Yine bu sistemde üretim girdisi olarak kabul edilen tesis, emek, sermaye(hammadde/ilk madde), genel hizmet(devlet) paylarını serbest pazarlıkla belirlerler ve paylarını yüzdesel olarak “ayn” olarak, ürün olarak paylaşırlar. İslam’da kazanç para değil üründür. Paylaşım ürün üzerinden olur. Herkes payını alır. Piyasada satar, fiyatını kendi belirler.

    Buradan hareketle söyleşide eleştireceğim nokta şu ki:

    Buna gore tesis sahibi o kadar sermaye yatırmış ve kendisi sermayesine bir değer biçmiş, emek de kendine bir değer biçmiş ise bu ikisi elbetteki anlaşarak orta değeri bulmak durumundadır. Size eğer 50 % vermiyorsa fabrika sahibi gitsin düğmesine kendi bassın diyebilirsiniz, o da bir başka emek ile anlaşabilirse 20 % ile sözleşme yapabilirse siz kendinize başka bir iş ararsınız, ama o fabrika sahibi 50 % ile bir işçi bulamıyorsa bu defa 60 % ile aramak zorunda kalır. İslamda bu işler arz talebe göredir, arz talep demek sözleşme demektir. Pazarlıkta müdahale hakkı hiç kimseye verilmemiştir.

    Fabrika sahibi ürettiğinin yarısını verecek diye bir tedbir islami değildir, kimseye üretimini hangi fiyatla fiyatlandıracağı, ya da kimseye hangi oranda sözleşme yapacağı serbest piyasaya doğrudan bir müdahaledir, islami değildir.

    İşin tipi emek yoğun ise emeğin payı, otomasyon ise makine/tesis payı farklı olacaktır.

    Devletin görevi tekeli önlemektir. Onun dışında müdahale yetkisi yoktur.Mesela elma üreticileri tekel oluşturdu, elmayı 0,50 TLden malettiler, ama fiyatı anlaştılar ve 5 TLden satıyorlar. Ya da tersi bir durum oldu, elma tüccarları tekel oldu ve bugun olduğu gibi ucuza kapatmak istiyor. Bunu engellemek için devlet bir kooperatif kurar o kooperatif maliyetleri hesaplayarak belirli bir fiyattan elma alımı yapmaya başlar, tekel olan elma alıcıları bundan sonra kooperatifin alım fiyatı civarında bir fiyatla alım yapmak zorunda kalır ve böylece çiftçinin emeğinin sömürülmesi engellenir. Bu hizmetleri devlet tüm stratejik mallarda yapar.

    • hasan köse dedi ki:

      Zafer bey eleştirilerin için teşekkür ediyorum. Fakat kitabı okumalısınız. Bunları sonra konuşmalıyız. Yukarıdaki söyleşi temel tezin habercisi olmakla birlikte resmin tamamını ihtiva etmesi imkanı yoktur… Yine de bir kaç kelam yazayım… 1- Emekçinin pazarlıkla kiralanması caiz olmakla birlikte temel üretim alanlarında Hz Muhammed bunu tercih etmemişti. Biz da Hz Muhammedin devlet başkanlığı ettiği dönemde temel üretim aracı toprağı kıyasa temel alabiliriz. Yoksa “bu çuvalı şuraya kadar taşırsan sana şu kadar tas hurma veririm” akitlerinden yola çıkarak serbest anlaşmayı ücret sisteminin temeline koymak daha baştan sermayenin yanında emeğin karşısında konuşlanmaktır. Yarıcılık için İslami değil demek Hz Muhammed’in İslami olmayan işler de yaptığı anlamına gelir. Kaldı ki bir şeyi İslam açıktan reddetmiyorsa O şey İslmi değildir denemez. 2- Yarıcılık, üretilen değerin dörtte biri marabalık/ murâbî’lik veya Tunus’ta bir dönem uygulanan ve Tunus ulemâsının câiz olmadığı konusunda ittifak ettiği “Şerîketü-l hammâs/beşte bir ortaklığı hiç değildir.(Bu konuda Muhammed Tahir b. Aşur’un İslam Hukukunda Gaye Problemi) Caiz olmayan %20 dir. Yani İslami olmayan emeğin payının düşük olmasıdır.
      3- Hz Peygamber “Mudarebede ihtilaf durumunda müdaribe fazlası vardır” demektedir. Yarısı da değil, fazlası diyor.(Doc.Dr. Recep Ulusoy, Mudarebe, Doktora Tezi) Kaldı ki bu konuda yüzlerce örnek ve rivayet var.
      4- İslam ücrete de fiyata da narh koymaya maslahat gerektirirse hayır demez. 5- “Pazarlıkta müdahale hakkı hiç kimseye verilmemiştir.” Bu büyük ücret ve emeği sermaye sahipleriyle eşit birer insan olarak görmeyen bir bir aklın sonucudur. “Pazarın Rabbi Allahtır müdahele edemem” diyen peygamberle üçte bire tarlasını verdiği için kızgınlıktan kulakları kızaran peygamber aynıdır. O halde Hz Peygamber emeği alınıp satılan ve değeri artıp eksilebilen bir pazar metaı olarak görmemiş, bilakis böyle gören bir kölelik sistemini devr almış ve köle sahiplerine “yediğinizden yedirecek, giydiğinizden giydireceksiniz” demiştir. En kötü emek kullanım biçimini kölelik olarak kabul ettikten sonra İslamın bir standart belirlemediğini söylemek üstelik Nahl suresi 71’i de yok sayma olur.6- “emek yoğun iş ile tesis veya makine payının farklı olacağı doğrudur” Mesela; muzaraada tohumluk payı, sulama payı, urgan, orak, bıcak, su kuyusu, sulanan yer, sulanmadan yalnızca bakımı yapılan yerin farklı masrafları önce çıkılır…En son kalan harmanda pay edilir. 7- Harmanda ki ürünü beraber pazara götürüp veya tüccarı oraya çağırıp beraber satsalar ve aldıkları parayı paylaşsalar İslam onlara olmaz illa da ayn-ayn taşıyacaksınız ve satacaksınız neden desin? Slm…

  2. Zafer Kafkas dedi ki:

    Hasan Bey merhaba,

    Kitabınızı okumadığımdan yaptığım eleştiriler tam yerine oturmuyor olabilir. En kısa zamanda okuyacağım inşallah.

    Bir önceki yorumumda bahsettiğim işletme modeli bir ortaklıktır. İşçi,işveren yoktur. Emeğin kiralanması sözkonusu değildir.Tüm üretim girdileri ortaktır. Bu girdiler serbest sözleşme ile paylarını belirlerler ve paylarını ürün bazında alırlar.

    Burada şu akla gelebilir. Sermaye zaten güçlüdür. Serbest pazarlıkta emeğin hakkını yiyebilir. Doğrudur. Lakin İslam düzeninde herkesin geçimi ve sosyal güvenliği topluluğun sorumluluğundadır. Çalışmayanlar ve çalışamayanlar için vergilerden işsizlik payı ayrılır ve herkes sosyal güvenliğe sahiptir. Yani kimse aç kalacağım korkusu veya sigortam yapılsın yeter düşüncesi ile kimseye muhtaç değildir. İnsanlar yaşamak için değil kazanmak için çalışırlar. Bu da emeği güçlü hale getirmektedir.

    Tesis(tarla, arsa, fabrika vs), emek , ilk madde(sermaye) , genel hizmteler (doğrudan üretime katılmayan lakin üretimi kolaylaştıran ve değerini artıran hizmetler.) bir araya gelir ve anlaşarak üretime başlanır. Bu üretimde hiçbir şekilde paraya ihtiyaç yoktur. Hammadde getiren girdi sahibi yani döner sermaye sahibi bile para ile değil hammaddeyi ürün olarak getirerek ortak olur.

    Burada tüm girdiler anlaşılabilir fakat genel hizmetleri biraz açmak gerek. Bahsi geçen modelde devlet de işletmenin ortaklarından biridir ve pay olarak vergi alır. Bu vergi İslamda zekattır ve oranları sektörlere göre belirlidir. Devlet verdiği genel hizmet karşılığı vergi alır , onun harici bir hakkı yoktur. 25 adet genel hizmet vardır. Nakliye, depolama(ambar), muhasebe, sağlık, sigorta , haberleşme, tanıtım vs. gibi hizmetler devlet tarafından verilir. Bu hizmetlerin karşılığı vergi olarak alınır. Devlet üretimden yasalarla belirlenmiş nispette pay alan bir ortak durumundadır ve hiçbir hizmet vermeden pay sahibi olamaz.

    Bu yapıdan neler beklenebilir?

    1-Halka yaygın bir sermaye dağılımını sağlayacaktır.
    2-Sermaye birikimi ortaklığa dayanacaktır.
    3-Sabit giderler olmadığından marjinal maliyet ile ortalama maliyet aynı olacaktır. Bu nedenle düşük kapasitelerle dahi çalışma imkânı daima mevcut olacak; üretimin birden durması veya ani iflaslar yerine faaliyetlerin yavaşlatılması hatta durdurulması cihetine gidilecek ve uygun şartlar oluştuğunda işletmeler tekrar devreye girebilecektir. Böylece stabil denge sağlanmış olacaktır.
    4-Büyük sermayeli şirketler ile rekabet imkanı doğacak, tekelleşmeye engel olunabilecektir.

    Bu ortaklık şekli sizin de yorumunuzda bahsettiğiniz bazı klasik ortaklıklardan biraz daha farklı günümüzde ortaya çıkan şartları karşılayacak şekilde ve temel kaynaklara uygun bir yapıdır.

    -Ayrıntılara girmeden işletme modelini anlatmaya çalıştım. Burada işçi-işveren , emeğin kirası sözkonusu değildir.

    Sizin yorumunuza gelirsek,

    Değerlendirmeler cari sisteme göre değil kendi İslami anlayışımıza göredir.

    -İslam düzeni, serbest sözleşme düzenidir. Herkes kendi iradesi ile karşısındakilerle istediği sözleşmeyi yapar kendi düzenini kurar. Tek tip , dayatmacı , merkezci yapı yerine serbest sözleşme düzeni İslam’ın getirdiği en büyük yeniliktir. Bugün dünya bu sistemi algılama çabası içerisindedir. Kuran yüzyıllar önce bu sistemi getirmiştir. Buradan hareketle bizim işletmelerde serbest sözleşmeyi tercih etmemizin dayanağı budur. Sadece ekonomik ilişkilerde değil sosyal hayatta kurulan tüm ilişkilerde serbest sözleşmeler geçerlidir. Tüm İslam sisteminin temeli olan serbest sözleşme sisteminin sizin dediğiniz gibi şunu şurdan şuraya taşı sana şunu vereyim gibi bir yere dayandırılması zaten düşünülmemesi gereken bir şeydir.

    -Sadece yarıcılık değil her türlü narh, tahdid bizim islami anlayışımıza göre uygun değildir. İslam’da insanların iradelerini kullanmaları esastır ve bu iradeyi engelleyici tüm kısıtlarla mücadele esastır. Serbestlik esastır. Kölelik iradenin kısıtlanmasıdır. Bugün işçilik sisteminin kölelik düzeninden farkının olmaması bu yüzdendir. İnsanlar çalışacakları yeri kendileri seçemez, kazançlarını kendileri belirleyemez, kendilerine ne sunulursa kabul etmek zorundadırlar. Herhangi bir kısıtlamada da bu durum ortaya çıkar. Yarıcılıkta da bu durum ortaya çıkar.

    -İslam’da sosyal ilişkiler için yapılan sözleşmelerde irade yeterli sayılmıştır. Ama ekonomik ilişkilerde yapılan sözleşmeler için hem irade hem rıza şartı aranmıştır. Nikahta eşlerden biri diğerini korkutarak evliliğe razı etmiş olsa bile o nikah meşru sayılmıştır. Oysa faizden örnek verecek olursak faizde irade vardır ama rıza yoktur. Kişi istemeye istemeye mecbur kaldığı için faiz ödemek durumundadır. Meşru değildir. Kumarda da öyledir, irade vardır rıza yoktur. Şimdi herhangi bir kısıtlamada da ister %50 ister %20 olsun farketmez taraflar zarar etseler dahi mecbur kaldıklarından yani sadece irade gösterdiklerinden dolayı anlaşma sağlarlarsa bu sözleşme meşru değildir.

    -Yarıcılık ilk başta olumlu gibi gözükmekte, sanki paylaşımın adil olduğu izlenimini vermektedir. Lakin ayrıntıya girince topluluğa zararı vardır. Şöyle ki, bahsettiğimiz gibi bazı işlerde emek yoğundur. Bu işlerde yeri geldiğinde emek %70 almalı ki kazanç sağlasın emeği sömürülmesin, bazı işlerde otomasyon ağırlıklıdır makina/tesis payı %60 veya %70 olmalıki yapılan yatırım kazançlı bir yatırım haline dönüşsün. Ama siz bu tip durumlarda yarıcılığa insanları mecbur ederseniz bir taraftan emek sömürülür, diğer taraftan sermaye israf olur. Rıza şartı da yerine gelmemiş olur.

    -İnsanlar ellerindeki imkanlarla en fazla kazancı elde etmek isterler. Yatırım yapan kişi yatırımının geri dönüşümünün en kısa sürede gerçekleşmesi için çabalar, emek sahipleri de en az emekle daha fazla kazancı elde etmeyi düşünürler. Bu iki faktör bir araya gelir gerekli hesaplamaları yapar denge noktasında buluşurlar , sözleşmelerini yaparlar ve üretim başlar. %50 paylaşım kuralı olursa yatırım yapanlar bu paylaşıma göre en fazla kazancı sağlayacakları sektöre yatırım yaparlar. Başka bir ifadeyle emek yoğun işlere yatırım yapılır, nasıl olsa kazanç %50’dir. Oysa bu tip işletmelerde emeğin payı %70-80 olmalı sermayeninki de %20-30 olmalı ki adaletli kazanç oluşsun. Bunun devamında ve sonucunda bazı mallarda aşırı üretim bazı mallarda ise eksik üretim ortaya çıkar ki bu da her şeyin israfıdır. Malların israfı, emeğin israfı ve sermayenin israfıdır. Bu da topluluğun zarar görmesi demektir.

    Sistem serbest sözleşme üzerine kurulmuş olsa emeğin tercihini yapacağı birçok farklı türde işletme sahada olacaktır. Ortaklık sisteminde kişiler üretimden pay alırlar ve bu paylarını satarak kazanç sağlarlar. Emek sahipleri elde ettikleri ürünün piyasada fiyatının düştüğünü gördüklerinde farklı üretim alanlarına kayacak kendilerine daha fazla getiri sağlayacak anlaşmalara yöneleceklerdir. Ürünün piyasada fiyatının düşmesi demek miktarının arttığı anlamına gelir, emeğin bu üründen kayması üretimi düşürecek malın daha fazla üretilerek israf edilmesinin önüne geçilecektir. Bu şekilde sistem kendi içerisinde dengeyi yakalayacak ve israfı engelleyecektir.

    -Sizin de dediğiniz gibi İslam ücrete de fiyata da yeri geldiğinde müdahaleye hayır demez. Ama yeri geldiğinde her zaman değil. O yer de bize göre yine sizin hatırlattığınız gibi Piyasının Rabbi olan Allah yerine başka ilahların geçmeye çalışmak istemesidir. Burada müdahale gerekir. Yani Allah’ın koyduğu sosyal kanun olan serbest ücret ve fiyat sisteminin doğru çalışmasına engel olunduğunda müdahale edilir. Günümüzde bu sistemin doğru çalışmasına engel olan sermayedir. Sosyalizmde ise dengeyi bozan devlettir. Yarıcılıkta maalesef bu sosyal kanuna muhalefettir.

    -Hz. Peygamber’in %50 yi uyguladığına ben okumalarımda rastlamadım. Benim rastlamamam olmadığı anlamına gelmez tabiki varsa bu tarz yapılan anlaşmaların incelenmesi gerekir, çünkü bu şekilde bir kısıt bize göre İslama uygun değildir, Hem serbest sözleşme sistemine aykırıdır hem de bahsi geçen “pazarın rabbi Allah’tır.” Hadisine aykırıdır. Bu Hz.Peygamber’in kendisiyle tezata düştüğü anlamına gelir ki bu da mümkün değildir.

    -Son olarak sorunuza cevap vereyim. Ortaklıkta paylaşım ürün üzerinden olur. Çünkü üretimde paraya gerek yoktur ve kullanılmamıştır. Örneğin ayakkabı üretilen bir fabrikada emeğin payı aylık 30 ayakkabıya denk geliyorsa emek ister bunu sermaye sahibine satar isterse ürünleri genel hizmetler(devlet) tarafından ortak ambara nakledilir ve 30 ayakkabılık senedini alır , paraya ne zaman ihtiyacı olursa o zaman satar. Malların taşıma külfeti yoktur, ürün ambara teslim edildikten sonra, piyasada senetler döner. Nihai olarak senetleri satın alan ayakkabıcı senetlerle ambara gider , senetleri teslim eder ayakkabıları teslim alır.

    Kitabınızı okuyunca değerlendirmeler daha doğru olabilir. Bunun için mail adresime mailinizi atarsanız değerlendirmeleri gönderirim inşallah.

    zaferkafkas@hotmail.com.tr

  3. suat dedi ki:

    Zafer bey, bizlerin iktisat konularında yaptığımız paylaşımları dikkatli bir şekilde izliyor ve başından bu yana kendi fikirlerinizi ve olması gerekenleri, projeleri yazıyor ve bizimle paylaşıyorsunuz. Sizin bu yazdıklarınız konusunda bir çok yerde hem fikir oluyorum, burada hiç bir problem yok, problem bu noktadan sonra başlıyor. Bütün bu teorilerinizi bir İslam ümmeti olduğu ve bir İslam devleti olduğu varsayımı üzerinden kuruyorsunuz. Birbirini denetleyen ve buna göre organizasyonlar kuran bir toplumdan bahsediyorsunuz. Yalnız unutmayalım ki böyle bir devlet ne var, nede ufukta kurulabileceğine dair bir emare var. Yani söyledikleriniz, muhayyel olan şeyler fakat bugün mümkün olan ne, ne yapmalıyız, buna karşı argümanlarınız çok zayıf çünkü devletin korumacılığında bütün zayıfları ezen bir sistem var ve maalesef biz Müslümanları da bu sistemi mass etmek için kullanıyor. Peki biz bu sistemin dışına kendimizi atabilmek için ne yapmalyız, mümkün olan nedir. İslam toplumu olsa söylediklerinizin ayakları yere basacak ama acaba Müslümanlar böyle bir toplumu kurmak istiyorlar mı? Esas güçlük burada ne dersiniz? Selamlarımla

  4. Zafer Kafkas dedi ki:

    Suat Bey selamlar,

    — İslam, insana ve topluluğa lazım gelen her şeyi içerisinde barındırır. Bir İslam inancı vardır bir de dünyevi hayatı düzenleyen İslam düzeni vardır.

    İslam inancı kişilerin inançlarıyla, ibadetleriyle ilgilidir ve sübjektif bir olaydır. Kişi mümindir, kafirdir, münafıktır, günahkardır. Bunlarla ilgili olarak hesabını Allah’a verir.

    İslam düzeni ise hiçbir zaman yalnızca Müslümanların düzeni değildir. Yani bir İslam devleti kurulacak, orada sadece Müslümanlar yaşayacak, böyle bir şey yok. İslam devleti tüm insanların hak, vazife, güvenlik ve selametinin sağlandığı devlettir.

    Amerika’da İslam düzeninde olabilir, İngiltere’de İslam düzeninde olabilir. İslam düzeninin olması için halkın Müslüman olması gerekmez. Düzen, dünyevi bir düzenlemedir, İslam bir hukuk sistemidir, bir idare sistemidir, bir ekonomik sistemdir. O yüzden ne bir klasik İslam devleti beklentim ne de ümmet birliği beklentim var.

    İnsanlığa güven, huzur, adalet getirecek bu düzeni öğrenmeliyiz ki bir iddiamız olsun. İslam’ın ekonomik düzenini bilmeden ne proje üretebiliriz ne de fiilen bir şey yapabiliriz.İslam görüntüsünde diğer düzenlere hizmet ederiz.O düzenleri ayakta tutarız.

    Burada da bu düzen üzerine konuşuyoruz, bilmediklerimizi öğreniyoruz, kendi bildiklerimize göre değerlendiriyoruz, eksikleri belirtiyoruz, eksiklerimizi gideriyoruz.

    – Uygulama konusuna gelince dediğim gibi bilgi olmadan uygulama olmaz. Bu ayrı bir tartışma konusudur. Söylediklerimizin, konuştuklarımızın, tartıştıklarımızın gerçekleşmesinin zor olduğunu algısını oluşturan bence de Müslümanların yaklaşımıdır. Bu güçlüğü aşmakta yine Müslümanların görevidir ama.

  5. suat dedi ki:

    Zafer Bey Merhaba;
    Sizinle bu konuda hemfikirim elbette böyle bir nizam kurulacaksa bütün dünya ölçeğinde olmalı ve bizlere düşende bunu kurmak için çalışmalıyız, imanımızı tazeleyip mücadeleye devam etmeliyiz. Fakat nasıl, işte asıl konuşmamız gereken konu bu ve bu hepimizi içine absorbe edip perişan eden sistematiği nasıl aşabiliriz, birazda onu konuşmalıyız diye düşünüyorum. Bir Müslümanın önceliğini bu fitne düzenine teslim olmak değilde, onu nasıl değiştirebileceğini konuşup mücadele etmeye vermesi gerekir. Allah’a emanet olun, selamlarımla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.