Hukuk ve Demokrasi Krizinin İşçi Sınıfı Perspektifinden Görünümü*

Hukuk ve Demokrasinin krizi meselesini emek meselesinin perspektifinden ele almaya çalışacağım. Daha doğru bir ifadeyle işçi sınıfının perspektifinden.

İşçi sınıfı derken ne kastediyorum? Hemen netleştirelim:

Sınıfsal gruplar

 %

Burjuvazi

5

Kentsel küçük b.

10

Kırsal küçük b.

15

Ücretli yönetici

5

Üniversite mezunu işçi

15

İşçi

50

 

100

Bunlar TÜİK’ten aldığım yüzdeler. İlgili grupların çalışan toplam nüfus içerisindeki yüzdeleri. Kolay anlaşılır olması bakımından sayıları biraz yuvarladım.

Konuşmamın üç alt başlığı olacak:

  1. Hukuk ve demokrasi krizinin işçi sınıfının hak arayışına etkisi.
  2. Liberal hukuk ve demokrasinin görmediği.
  3. Ne yapabiliriz?

I. Hukuk ve demokrasi krizinin işçi sınıfının hak arayışına etkisi

Bugün yaşadığımız hukuk ve demokrasi krizinin işçi sınıfının hak arayışına, geçim derdine etkisi nedir?

2015’ten günümüze yaşadığımız dört hususa dikkat çekeceğim.

I. KHK ile işten atmalar

  • Yaklaşık 126 bin memur KHK’larla işinden atıldı.
    • Bunların yaklaşık 5 bini KESK üyesiydi.

II. Tutuklanan sendikacılar, sendikalı işçiler

  • 2017’de Tümtis isimli sendikanın 14 yöneticisi 1,5 ila 6,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Sendikacıların suçu Horoz Kargo isimli işyerinde yürüttükleri sendikal örgütlenme idi.
  • Üçüncü Havalimanı İnşaatı İşçileri, Ekim 2018
    • 31 işçi ve sendikacı (Dev Yapı İş başkanı) iki aya yakın tutuklu kaldı.
    • Dev Yapı İş genel sekreteri aynı davadan bir hafta önce tutuklandı.
  • Yargılanan 26 sendika üyesi Renault işçisine Mart 2016’da eylem yaptıkları için 5 ay hapis cezası verildi.
  • KESK: 2018’de tutuklu KESK üyesi ve yöneticisi sayısı 66’ya kadar yükseldi.

III. Grevlerin ertelenmesi/yasaklanması

  • OHAL’den sonra olumsuzlaşan koşullar altında işçilerin grev yapma arzusu arttı. Ancak AKP, grevleri yasaklama konusunda otomatiğe bağladı.
  • Şöyle bir mukayese yapalım:
  • 2003-16 yılları arasında yani 14 yılda 40 bin işçinin grevi yasaklandı.
  • 2017-19 yılları arasında yani 3 yılda tam 155 bin işçinin grevi yasaklandı.

IV. İşçi eylemlerine artan devlet/polis engeli

Emek Çalışmaları Topluluğu’nun hazırladığı rapora göre engellenen işçi eylemlerinin oranları şöyle:

  • 2016 Ocak-Temmuz: %5
  • 2016 Temmuz-Aralık: %22
  • 2017: %16
  • 2018: %28 (%14 grev erteleme)

Bir örnek:

  • 2019 Ekim: Yaklaşık 4 aydır ücretlerini alamadıkları için eylem yapan Eskişehirli bir grup işçi Ankara’ya yürüyüş düzenlemek isteyince polis çok sert müdahale etti. Birleşik Metal üyesi işçilere gazla müdahale eden polis 32 işçi ve sendikacıyı gözaltına aldı…

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu (International Trade Union Confederation) her yıl tüm ülkelerdeki işçi haklarının durumu üzerine rapor yayınlar. Türkiye 2016’dan beri dört yıldır düzenli olarak “Dünyada işçiler için en kötü 10 ülke” arasına giriyor.

II. Liberal hukuk ve demokrasinin görmediği

Son yıllarda vaziyetin vahimleştiğini anlatmaya çalıştım. Ancak şu da bir gerçek: İşçi sınıfı açısından hukuk ve demokraside süreklilik arz eden bir kriz söz konusudur.

Mesela;

  • İş cinayetleri sürer gider. Sayısı azalmaz. Bu sebeple tutuklanan işveren yetkilisi sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
  • İş mahkemelerinde davalar sürer de sürer. Ortalama dava süresi 2001’de 284 gün iken, 2018’de bu 629 güne çıkmıştır.
  • Sendikalaşmak yasalar aracılığıyla neredeyse imkansız hale getirilmiştir. İşyerindeki işçilerin çoğunluğunun sendikaya üye olması yetmez. Hukuki süreç 2-3 yıl sürer. Bu zaman diliminde işveren öncü işçileri işten atar, diğerlerini baskılar, yıldırır. Hukuk, patronun fiili gücü tarafından paçavra edilir. Örneğin, 2018 yılında en az 1026 işçi sendikalaştığı için işten atılmıştır. Bu durumun bu insanların çevresindeki binlerce işçi üzerinde yarattığı etkiyi bir düşünün.

Liberal hukuk ve demokrasinin görmediği, görmezden geldiği 4 yapısal soruna işaret edeyim:

  1. En liberal ve demokratik ülkede bile demokrasi, işçiler için işyerinin dışında kalır. İşçiler açısından, günün uyanık olunan diliminin çoğunluğunda demokrasinin esamesi okunmaz. İşyerlerinde padişahlık rejimi geçerlidir.
  2. İşçiler sömürülür, yani ürettiği değerden çok azını karşılık olarak alır. Gelir uçurumu baki kalır. Milyonlarca insan yoksulluk ve işsizlik tehdidiyle boğuşur durur.
  3. İşyerlerinde işin organizasyonu, sermayenin işçiyi daha çok sömürmesi mantığı üzerine kurulduğu için işçiler tek düzeleşmiş, anlamsızlaşmış işlere mahkum olur. İşine, kendine, hayata yabancılaşır.
  4. Tüm bu mekanizmanın piramidin yukarısındaki karşılığı ise şudur: Ufak bir azınlık, çoğunluğu sömürerek muazzam bir zenginliğe hükmeder. Bu muazzam güç farkı, demokrasiyi, fiilen küçük bir azınlığın perde arkasındaki hakimiyetine çevirir.

Yanlış anlaşılmasın. Hukuk ve demokrasinin kötü şeyler olduğunu söylemiyorum. Bunlar, ezilenlerin bin yıllık mücadeleleri sayesinde kazanılmış değerlerdir. Bugün demokrasi deyince anladığımız sistem, Antik Yunan’daki gibi zengin erkeklerin kendi aralarındaki bir ilişki biçimi değil de iyi kötü daha kapsayıcı bir sistemse bunu işçi sınıfının ve feministlerin tarihsel mücadelesine borçluyuz.

Anlatamaya çalıştığım şu: Kapitalizm hukuk ve demokrasiyi istismar ediyor, bu iki değeri kötürümleştiriyor. Hukuk ve demokrasi tecrübelerimiz hangi sınıftan olduğumuza göre değişiklik gösteriyor.

İşçi sınıfı için hukukun ve demokrasinin krizi, istisna değil kuraldır.

Dolayısıyla entellektüeller ve demokratlar, işçi sınıfının çoğunluğunun hukuk ve demokrasi meselelerine pek de duyarlı olmamasına şaşırmamalı.

III. Ne yapabiliriz?

Bu önemli nüansı aklımızda tutarak, somut ne yapabiliriz sorusuna geleyim.

Açık konuşmak gerekirse işçi sınıfı meselesi üzerine ülkemizin entellektüel çevrelerindeki en popüler düşünce şudur: “Türkiye’de işçi sınıfı mücadelesi ve/veya işçi bilinci yoktur.”

Bu yokluk argümanı yanlıştır. Bir klişedir.

Asıl olarak tek bir işe yarar: Orta sınıfın ya da yüzünü orta sınıfa dönmüş işçilerin, emek meselesine fiilen duyarsız kalmalarının bahanesi olur.

Türkiye’de bir işçi mücadelesi vardır. Eyleme dönüşen işçi mücadelelerinin sayısına bir bakalım.

2018’de 429 işyeri temelli ve 213 işçilerin genel sorunları ile ilgili devlete yönelik eylem vakaları gerçekleşmiş. Neredeyse her gün iki adet işçi sınıfı eylem vakası gerçekleşmiş.

Peki ya sendikalar? Evet, Türkiye’deki sendikaların önemli bir bölümü hantal, bürokratik ve pasif. Ama iyi, sıkı, sağlam sendikacılık yok değil. Tek bir örnek vermekle yetineyim.

  • Tümtis sendikası, bir taşımacılık sendikasıdır. 2009’dan günümüze üst üste 4 büyük kargo firmasını örgütleyerek müthiş bir başarıya imza attı.

Peki biz ne yapabiliriz?

Evvela sınıf meselesinin ehemmiyetini ve yapısallığını idrak etmek, okumak, tartışmak, görünürleştirmek bile çok önemli.

Ama elbette pratik bir şeyler de yapmamız lazım.

Bunca zorluğa rağmen kolektif mücadeleye girişmeye cüret eden işçiler çok değerli bir iş yapmış olurlar. Bu insanlara destek olacak insiyatifler, kurumlar oluşturmamız gerekir.

Hakkını arayan işçilerle dayanışma insiyatifleri;

  1. Ziyaretler, eylemler
  2. Kamuoyu yaratmak için sokakta kampanyalar yapmalı, stantlar kurmalıyız
  3. Mücadelenin ardındanki insan hikayelerini dolaşıma sokan sanatsal içerikli üretimler, videolar, yazılar, röportajlar.
  4. Maddi destek, dayanışma
  5. Manevi pratik destek, örn. çocuklarına ders desteği
  6. Tüketici desteğini örgütlemek

İnsanlara şunu hissettirmeliyiz: Yalnız değilsin. Hakkını aramaya geçtiğin, cüret edip mücadeleye başladığın anda, sadece sonu bilinmez zorlu bir mücadeleye girmiş olmuyorsun. Bir dayanışmanın, bir topluluğun da içine girmiş oluyorsun. Sana farklı açılardan destek olacak, mücadeleci, ahlaklı bir dayanışma ağının bir parçası haline geliyorsun. 

Bu destek faaliyetlerini Emek ve Adalet’teki arkadaşlarımla defalarca yaptığım ve somut olumlu etkilerini defalarca gözlemlediğim için öneriyorum.

Öte yandan Tümtis gibi hem güvenilir hem de başarılı bir şekilde örgütlenen sendikalarımız var. Onlara göz bebeğimiz gibi bakıp gelişmeye devam etmeleri için onlara destek sunabiliriz.

Şöyle toparlayayım: İşçi sınıfının örgütlenmesi ve güçlenmesi yoluyla demokrasi mücadelesinin güçlenmesi, evet biraz orta-uzun vadeli bir strateji. Bunun farkındayım. Ancak bunu yapmazsak AKP gider, MKP gelir, Ali gider, Veli gelir. İşçi sınıfının güçlenmediği, güçlü ve örgütlü bir baskı unsuru olamadığı bir ülkeye, o özlediğimiz türden bir demokrasi asla gelmez, gelemez. Gerçek bir demokrasinin inşası hep ertelenir, hep ertelenir.


* Bu metin Türkiye’de Hukuku ve Barışı Aramak başlıklı sempozyumda yaptığı konuşmanın yazar tarafından yazılaştırılmış halidir. (Ed. Notu)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.