Öğretmenler Eğitimdeki Dönüşüm ile İlgili Ne Düşünüyor? Paneli Konuşma Metinleri

14 Nisan Cuma günü düzenlediğimiz Öğretmenler Eğitimdeki Dönüşüm ile İlgili Ne Düşünüyor? panelimizde yapılan konuşmaların metinlerini sizlerle paylaşıyoruz:

Nebahat Bükrek[1]

Merhaba arkadaşlar. Sırf bu iktidar için değil hepsi için söylemek gerekirse, şu ana kadar eğitimle ilgili bir sürü değişiklik yapıldı. Deyim yerindeyse eğitim yap boz tahtasına çevrildi. Ama işin öznesini yani öğretmen ve öğrencileri işin içine hiç katmadılar. Onların düşüncelerini almadılar. Bu saydığınız her şeyi öğretmen olarak bana uygulatacaksınız, ben ne düşünüyorum, ben bu işin neresindeyim diye hiç sormadılar. Öğretmen sendikalarından da doğru düzgün bir görüş almadılar. Bu yüzden bugünkü toplantıyı, öğretmenler ne düşünüyor başlığı ile düzenleyen arkadaşlara ellerine sağlık diyorum. Yaklaşık 2 aydır 4+4 tartışılıyor, ama işin özneleri dışında herkes tartışıyor. Ki yapanlar da zaten eğitimci filan değil, konuşanların çoğu da değil. Öğretmenler konuşamıyor, hele ki öğrencilerin hiç düşüncesi alınmıyor. Buradan başlayayım ben.

Eğitimde bu dönüşüme neden ihtiyaç duyuldu? Bu yeni sistemin gerekçesi pedagojik değil. 4 artı 4’e muhalif olan partiler diyor ki, bu yeni sistemi bir anda getirdiler, önümüze koydular. Ne olduğunu biz de anlamadık. Aslında 4 artı 4, yani bu yeni eğitim sistemi iki ay önce gündeme gelmedi. Bunun yaklaşık 7 yıllık bir geçmişi var. Ama daha somutu iki yıl önce 2010 Kasım ayında çok açıktan söylediler. O yüzden bu gün “çok hızlı bir şekilde önümüze geldi, apar topar parlamentodan geçirdiler” diye bir şey yok. 2010 Kasım ayında denildi ki, eğitim sistemi bu şekilde gitmez, değişmesi lazım, o zaman başında 1 de vardı, 1 + 4 + 4 sistemi getirilmesi lazım dendi. Gerekçesini de şöyle koydular. Bugün siyasi iktidarın söylediği gibi din meselesi değil. Gerekçe olarak “çünkü biz sanayinin, piyasanın istediği elemanlar yetiştirmekte zorlanıyoruz, 17-18 yaşından sonra çocuğu eğitemiyoruz” dediler. Bunun için bu yeni sistemi getirmek istediler. Bu kadar karşıydık da, parlamentoda birbirinizi itip kakacak kadar karşıydınız da, neden iki yıl beklediniz? Kendi sendikam dahil olmak üzere, sendikalara da diyorum bunu. Niye o zaman demedik, kaygılarımızı dillendirmedik. İki yıl uyuduk, sessiz kaldık.

Olgunlaştırılıp karşımıza getirildiğinde, dostlar alışverişte görsün gibisinden oynandı bir şeyler. Anlatmak istediğim husus birincisi bunun bir geçmişi var. İkincisi dini çerçeveden başka bir gerekçesi, mantığı var bunun. Dinsel bir sebebi varmış gibi yaptılar, bunu bilinçli böyle sundular. “Din eğitimi verilmesine karşı mısınız” diye. % 99’u Müslüman olan bu ülkede bu söylemle çok iyi taraftar toplarsın çünkü. Asıl amaç bu değildi, az önce söylediğim gibi, piyasanın ihtiyacı olan eleman yetiştirmek. Çünkü sanayi, çünkü emperyalizm, çünkü Amerika zorluyordu ülkeyi. Bir zorlama vardı. İkinci bir ihtiyaç da, siyasi iktidarının bakış açısına daha uygun, daha itaatkar bir insanın, gençliğin yetiştirilmesi maksadı.

Bundan önce var olan eğitim sistemleri çok mu iyiydi, hayır. 8 artı 4 çok mu iyiydi hayır. Sınav sistemi habire değiştirildi vs. Fakat yeni sistemin şöyle bir sakıncası var, bu 4 artı 4 yeni sisteme temelden karşıyım. 32 yıllık öğretmen olarak konuşuyorum, temelden karşıyım. Bu sistem eğer oturur ve uygulanırsa, birkaç nesil çocuklarımız heba edilecek. Neden? Ben bunun altını doldurmak istiyorum. Pedagojik açıdan bu yeni sistem çocuklarımızın yetişmesine uygun değil arkadaşlar. Bize çocuklar 6 yaşını doldurmuş olarak geliyordu, 11 yaşında çocukları 5. sınıftan mezun ediyorduk. Bu 5 yıllık sistemi çok önemsiyorum. İlköğretim sistemi mutlaka 5 yıl olmalıdır, dünyanın pek çok ülkesinde de 5 yıldır, sınıf öğretmenine verildiği andan itibaren 5 yıl eğitim görür o öğretmenle. Çocuk geldiği anda, henüz soyut düşüncenin gelişmediği bir düzeyde geliyor. Her şey somuttur o yaştaki çocukta. Gözle görülür, elle tutulur. Biz çocuğu algısını somuttan soyuta doğru geliştirecek şekilde 5 yılda eğitiriz. Olgunlaşma sürecidir bu. Çocuğun tamamlanma sürecidir. Çocuk mayalanmadan o eğitimi kesiyorsunuz, başka bir kalıba dökmeye çalışıyorsunuz. O süreç böyle bir süreçtir. Siz bunu 5ten 4e indirirseniz çocuklar çok zorlanacaktır. Ben ilkokul öğretmeniyim, şu an da 4. sınıf sınıfım. Şimdi daha dikkatli bakmaya çalışıyorum, henüz  tamam değil benim çocuklarım. Benim o çocuklarla bir sene daha çalışmam gerekiyor ki olgunlaşsınlar. Deniyor ki özel okullarda her derse farklı farklı öğretmenler giriyor. Bazı derslere branş öğretmenlerinin girmesine karşı değiliz, girmeli de, ama temel derslere mutlaka aynı öğretmenin girmesi lazım. Öğretmenlik robot bir meslek değil ki, sınıfa gir çık değil ki, çocuklar kurduğun duygusal temas. Beş içinde öyle bir emek veriyorsun ki, onunla sen bütünleşiyorsun, onun dünyasına giriyorsun. Onun penceresinden bakıyorsun, bu beş yıl boyunca değişip dönüşmesine sen katkı sağlıyorsun. İşte bu süreç tamamlanmadan, o çocukların sınıf öğretmeninden alınmasının çok büyük sakıncalar doğuracağını düşünüyorum. Birkaç neslin heba olacağı düşüncesindeyim.

İkinci 4 yılda bu öğrenciler alınıp mesleğe yöneltilecek, bu mümkün değil. Geçen gün bir belediye otobüsünde 30-35 yaşlarında bir adam, “hocam öpeyim” dedim, elimi tuttu, öğrencim ama çıkarmadım. Bozuntuya da vermiyorum. İstanbul Üniversitesinde öğretim üyesi olmuş. Sonra çıkardım. Bu çocuk arka sıralarda oturan, yani çok parlak olmayan, çok sivri olmayan, içine kapanık bir öğrencimdi. Bugün öğretim üyesi olmuş, şayet bu 4 + 4 o zaman olsaydı, o çocuk çırak olacaktı, öğretim üyesi olamazdı. Ben çocuğum bugün 15 yaşında Anadolu lisesine gidiyor ve kafasında bir meslek var. Ben onun için düşünüyorum, acaba daha erken mi, doğru değil mi diye. Yeni sistemde 9 yaşında ya, karar verecekler, mesleğe yönelecekler. Bu olacak iş mi? Muhtemelen parası olan ailelerin çocukları daha akademik eğitime yönelecek, halk çocuklarımız sanayiye, işçiliğe yöneltilecek. Bu yeni sisteme bir öğretmen olarak karşıyım, anne olarak karşıyım. Çünkü mesleğe yönelme yaşı 16’dan aşağı olmalı.

Diğer bir olay, eğitim öğretim parasızdı, anayasada bu şekilde yazıyordu. Bu tanım çıkarılıyor. Siz hem zorunlu eğitim yapacaksınız hem de parasız tanımını çıkaracaksınız. Bu işin o kadar çok gideri var ki, peki bunu veremeyenler ne olacak? Maddi durumu iyi olmayanlar ne olacak? Eğitim hakkı sadece parası olanların kullanacağı bir hakka dönüştürülüyor. Eğitimde fırsat eşitliği yok edilmiş oluyor. Hep verdiğim bir örnek var, Süleyman Demirel şimdi doğmuş olsaydı Isparta’nın bir köyünde asla şimdiki yerlere gelemezdi. Ya işçi olacaktı ya başka bir şey. Burada belli ki amaç ucuz işgücü piyasaya sürmek. Zaten torba yasaya konan bir maddeyle meslek lisesindeki çocukların aldığı ücret düşürüldü. Bununla da beraber ucuz işgücü yaratılacak, parası olan çocuklar okutulacak, parası olmayan çocuklar meslek liselerine, yani ikinci 4’te meslek okullarına yöneltilecek.

Çocuk gelinler meselesi var, sadece eğitim sistemi ile alakası yok tabii, sadece eğitime indirgenemez. Şu an evliliklerin % 31.7’si erken evliliktir. Ama yeni sistemde bu oranı daha geliştirecek bir durumla karşı karşıyayız.

Okul öncesi eğitimin dışlanması meselesi var. Çocuk beynin gelişiminin çok büyük bir bölümü 0-5 yaş arasında tamamlanıyor. Sen 0-5 yaş arasına eğitimin dışında tut, sonra 5 yaşından sonra çocuğu getir ilkokula ver ki bu da pedagojik açıdan çok sakıncalı.

Toparlamaya çalışırsam, şu bir gerçek ki iktidar “bunlar dine karşılar, peygamberimizin hayatının öğretilmesine karşılar” gibi söylemlerle muhalefeti kendi minderine çekiyor. Hayır. Biz o minderde dövüşmeyeceğiz. Aklın yolu, mantığın yolu birdir. Bu getirilen eğitim sistemi ile, çocuklarımızın zihinsel, bedensel gelişimi kötü yönde etkilenecek. Çocuklarımızın sağlıklı bireyler olarak olumlu meslekler seçmelerine engel bir eğitim sistemi ile karşı karşıyayız. Bunun için biz buna karşıyız, bir öğretmen olarak bunun için karşıyız. Uygulayacaklar, uygulanacağı zaman birkaç neslin heba olacağı düşüncesindeyim. Bunun olmaması için kamuoyunun bu konuda bilinçlendirilmesi, iktidarın uyarılması gerektiğini düşünüyorum. Bana bu zamanı verdiğiniz için de çok teşekkür ederim.

Sorular

Birinci soru: Ben de Eğitim-Sen üyesiyim. Biz de bu tartışmayı yaptık. 4 + 4’e karşı durduk evet, çocuk sömürüsü var, ihaleden kaçırılan trilyonluk bir bilgisayar alımı hikayesi var vs. Bunlara itiraz etmiyorum, fakat Eğitim-Sen veya KESK 8 yıllık eğitime karşı durmadı. Böyle bir ayıbımız var diye düşünüyorum. 8 yıllık eğitimle aslında değişen pek bir şey olmadı. Sırf irtica ile mücadele denen bir saçmalık için bu şey dayatıldı ve ben kendi kızımdan biliyorum, ben kızımı üniversiteye getirene kadar neler çektiğimizi ben bilirim, bu katsayı meselesi tam bir deli gömleği idi. Maddi manevi bir sürü sıkıntı. Ve biz KESK olarak Eğitim-Sen olarak buna karşı duramadık. 4 + 4’e evet karşı durmak lazım, ama KESK’in, Eğitim-Sen’in böyle bir eksiği, kamburu da var diye düşünüyorum, bu konuda görüşünüzü merak ediyorum.

İkinci soru: Yeni Türkiye, eski Türkiye tartışmasında bu sanal tartışmada taraflaştırılmak isteniyoruz. Böyle bir kamplaşmaya gidersek kazananlar başta belli demek oluyor. Eğitim meselesinde de benzeri bir şekilde bu tartışma götürüldü. Eğitimde ne olduğunun cevabı, sağlıkta ne olduğudur. Hükümet kendini yeni Türkiye’nin, muhalefeti de eski Türkiye’nin savunucusu olarak yerleştiriyor. Muhalefetin yapması gereken herhalde böyle bir taraflaşmada saf tutmamak. “Biz 8 yıllık eğitimi savunmuyoruz, o da kötü bir sistemdi” gibi bir tartışma yürütmek gerekiyor herhalde. Eğitim-Sen sanki o eski yeni tartışmasında eskiye yakın bir yerde saf tuttu gibi oldu. İmam hatip meselesinde, katsayı meselesinde Eğitim-Sen o laikçi hassasiyeti gösterdi gibi. Ben dediğinize % 100 katılıyorum. Bu mesele dini eğitimden ziyade, işgücü piyasası ihtiyaçları ve eğitimde özelleştirmenin daha da arttırılmasıyla alakalı olduğunu düşünüyorum. Ama bunu gündeme getirirken, ben şahsen öyle bir sendika istiyorum ki eski yeni hesaplaşmasında saf olmayacak, ezilenden, sömürülenden yanayız düşüncesinin içini dolduracak.

Üçüncü soru: Ben de KESK üyesiyim. Haklı bir itiraz var ortada. Ama bunun laikçi bir hassasiyetle yapılması sorun. Tam tersine insanların dinlerini özgürce yaşayabilmeleri savunulmalı ki her türlü istismarı da ortadan kaldırabilelim. Eğitim-Sen başörtüsü meselesinde de bence yanlış bir yerde durdu. Başörtüsü çok temel bir insan hakkı diyebilmeliydi. Hatta Baskın Oran’ın hizmet alan, veren ayrımını aşacak bir şekilde. Yani “Batı yaşam tarzı niye norm olsun, norm kabul edilsin” diyebilmeliydi. Ama diğer tarafta şöyle hassasiyetler de var, aleviler var, sekülerleşmiş bir Sünni nüfus var, bunların hassasiyetleri var, bunlar da başka bir yerden baskı hissediyorlar. Bunları da gözetecek şekilde, bunlarda misal çocuklarına dini eğitim vermek istemeyecekler de var, bunların da hakkını koruyacak şekilde nasıl bir düzenleme olabilir? Dini özgürlükler sonuna kadar tanınsın, ama din eğitimini devlet vermesin diyebilirdi, ya da başka bir çözüm. Eğitim-Sen bu tartışmayı yapmadı. İçerden birisi olarak bunu neden yapamadığını size sorayım istedim.

Dördüncü soru: Ben iki somut şey sormak istiyorum biraz daha açın diye. 5 yılda olan eğitimin 4 yılda verilmesi neden bu kadar imkansız, orasını pek anlayamıyorum. Müfredat değişikliği olsa, başka değişiklikler yapılsa bu ille de imkansız mı? İkincisi de orta öğretimde meslek formasyonunun başlamasının sınıfsal etkisini az çok tahmin edebiliyorum. AKP’nin neoliberalizme karşı bu kadar mesafesiz oluşu da niyetlerine dair beni de huylandırmaya yetiyor. Ama öte yandan da şu an orta okulların halini biliyoruz, epey bir çocuk oralarda zorla tutuluyor gibi bir hal var, önemli sayıda öğrenci için boşa geçen 3 sene gibi bir hal var, liseye de gitmiyor zaten sonrasında, iyice kopuyor, anlamsız görüyor. En azından o 4 yılda bir meslek öğrenme şansı bir kesim için de olsa faydalı olmaz mı?

Nebahat hanım:

Sondan başlamak istiyorum. 8 yıllık eğitim doğru bir eğitim değildi. Yani birinci sınıftaki çocukların 8. sınıftaki çocuklarla aynı binada eğitim görmesi doğru değildi. Ama sizin dediğiniz 5 yıllık eğitimi 4 yılda verebilirler mi? Veremezler. Müfredatı değiştirdiler. Müfredat 2007’de miydi, ne zamandı, değiştirdiler. Eski müfredata dediler ki “Bu ezbere bir müfredattı. Biz şimdi görerek yaşayarak öğreteceğiz.” Tam da ezbere bir eğitim şimdi veriliyor. Ne kadar müfredatı değiştirirseniz değiştirin, var olan şu durumda siz 4 yılda çocuğu somut algıdan soyuta yönlendiremezsiniz. Bir örnekle açıklamak istiyorum. Bugünkü 4. sınıf matematik programı o kadar yüklü ki, dört işlemden, ondalık kesirlere, alan ölçüsüne bir sürü konuyu vermem lazım. Ben bu çocuğa yaparak görerek vereyim, somut algıyı geliştireyim dersem ancak ondalık kesri verebilirim. Ama ben hepsini vermek durumundayım. Bugün Türkiye’den Avrupa’ya giden çocuklar üniversite ikiye kadar çok iyiler, ama üniversite ikide dökülürler, niye? Çünkü hep ezbere eğitim aldığımız için, bu müfredat bunun üzerine oturmuş, hele bir de bunu dört yılda verirsen bunu olgunlaştırman mümkün değil. Mesleğe yönlendirme de öyle, gelişimi tamamladıkça olabilecek bir şey. Sen dışarıdan bakıp anne baba olarak bile, “Sana şu meslek gider” diyemezsin, belirli bir olgunluğa ulaşma süreci var. Bu temelde ben karşıyım.

Eğitim-Sen’e gelecek olursak, bu bir sendika ve tabanında her kesimden insan var. Dolayısıyla Eğitim-Sen bir yanıyla tüm üyelerinin ihtiyaçlarını karşılamak durumunda. Ben sendikada yönetici olsam da kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışayım. Yönetici olsam da benim de doğru bulmadığım pek çok uygulama var, sonuçta bir sendika bu. Ve ben burada mesleğin çıkarları için mücadele ediyorum. Çok mu yanlış yapıldı? Çok yanlış yapılmadı, ama söylemesi gereken bir çok doğruyu da söylemedi. Söyleyemedi.

Birinci sorunun sahibi: 28 Şubat sürecinde DİSK ve KESK 12 Eylül’de kendisine yapılan şeylerin başkalarına yapılmasına destek verdi ve bunun özeleştirisini de hala vermedi. Ben biraz bunu kastetmiştim.

Nebahat hanım: Baştan dedim ya “nerden çıktı bu” diyorlar. İki yıldır bağıra bağıra geliyordu, niye uyudunuz. Eğitim-Sen’i de KESK’i de bunun içine katıyorum, şimdi dostlar alışverişte görsün diye direniş yapıyoruz, grev yapıyoruz. Sahici yanı yok ki bunların.

Getirdiğiniz şeylere ben de katılıyorum, meseleye sınıfsal bakış açısıyla bakıyorum. Zaten sistem yeterince bölüyor, sınıfsal açıdan bakmaya çalışıyorum. Bu bilinci yaygınlaştıralım diye düşünüyorum. Çok teşekkür ediyorum.


[1] Nebahat hocanın erken ayrılması gerektiği için, diğer konuşmacılardan farklı olarak konuşmasının hemen akabinde soruları aldı ve yanıtladı. Soru cevap bölümünün dökümünü de hemen yazının ardına ekledik.

Hüseyin Akın

Hoş geldiniz, merhabalar. Öncelikle şunu söyleyeyim isterseniz sözümü kesebilirsiniz. Böyle hiç durmadan 20 dakika konuşmak bıkkınlık verici bir şey. Ben buraya 4+4 filan konuşmaya gelmedim, ben içimden gelenleri konuşacağım. Benim içimden geçen 4+4 filan değil, asıl olan 4 eksi 4 eksi 4’dür. Asıl olan böyle bir şey değil, informel olandır. Ben 17 yıl öğrencilik yaptım, 21 yıldır da öğretmenim. Eder 38 yıl. Buyurun ömür bitti sınıfta ve okulda. Okul içinde geçen bir ömür burasını hiç konuşmuyoruz. Aslında benim durduğum yer bakımından hiçbir fark yok. Önceki dayatmacı 28 Şubat süreci ile bugünün maslahatçı politikaları arasında çok fark göremiyorum. Hani 2. Meşrutiyette iki dönme Maarif nazırlığı yapmış Emrullah Efendi var, onun çok meşhur bir sözü var: “Şu okulları kapatsak maarifi çözerdik” diye çok meşhur bir sözü var. Aslında bütün mesele okullardan kaynaklanıyor. Okul olgusu nedir? Bütün düğümlenen konu okulda olup bitenlerin esaslı bir şekilde tartışılmamasıdır.

Benden önce konuşan hanımefendi olaya bir zaviyeden baktı, haklıdır, çünkü herkes kendi dünyasından konuşur. Mesela okulların sermaye için bir takım ara elemanlar yetiştireceğinden ve endişesinden bahsetti. Bu ortak endişemizdir. Bunu belli bir siyasi anlayışa mal edemeyiz, bunun için insan olmak yeterlidir. Ama şimdiki halde veya daha önceden böyle bir durum yok mu idi bunu sormak isterim.

Bana göre okulların görevi birincisi, statükoyu korumak, dünde öyleydi bugünde öyle. Bir resmi dizge var onu korumak. Din kültürü olsa ne olur, ben ayrıca din kültürü öğretmeniyim. Din kültüründe de statüko var, orada da resmi bir din anlayışı var. Resmi tarih var da, resmi din yok mu? İki, işsizliğin kamufle edilmesi, sürekli öğrenci yığarak. Dışarıdan bu gözükmeyebilir, bu öğretmen arkadaşların bam teline de dokunabilir, bu öyle bir takım kağıtlarla ve istatistiklerle anlatılacak bir şey değil. Biraz işin içinde yoğrulmuş o öğretmenlerin ıstıraplarını da dile getirmek lazım.  Bunu en iyi öğretmen bilir. Arkadaşımız doğru söylüyor, öğretmene hiçbir şey sorulmaz, şuralar olur, geçer gider, öğretmene hiçbir şey sorulmaz. İşte bu yeni yapılanmada da öğretmenin hiçbir inisiyatifi yok. Neden? Çünkü öğretmen resmi ideolojinin nazarında orada bir yerde duran bir kişidir. Onun söylemini, dizgesini seslendiren bir kişidir. Nakilci bir kişidir, ona çok laf düşmez düşse de fazla konuşamaz, çünkü orta sınıf birisidir. Yoksul ve orta sınıftır, belki istisnalar olabilir ama bilmiyorum. Onun için onun sözü dinlenen biri değildir, ya da ona söz verilse bir takım dengeler alt üst olabilir.

Şimdi bir 28 Şubat yaşadık. Bu olmadı mı yaşamadık mı, üstüne bir çizgi mi çekelim? İnsanız duygusal bir yanımız var. İşte bu imam-hatiplerin orta kısmının kapatılması, katsayı denilen şey, çocuk okulunda en yüksek puanı almış, Marmara İlahiyatı kazanamıyor. Bu ne anlam ifade eder, bunları hiç olmamış gibi kabul ettiğimiz zaman bu değişir. İşin sosyoekonomik ve kültürel taraflarına bakacak olursak herkesin zihinsel yapısı bir değil, öyle öğrenciler var ki, Anadolu lisesi, meslek lisesi düz lise ayrımında harcandılar. Meslek liselerine bakalım öyle öğrenci var ki bu katsayı engelinden dolayı yüzde 20’ye düştü, okullaşma bakımından. Ben meslek liselerinde de çalıştım, dünyanın en iyi öğrencileri, fakat bu çocuklarda istikbal kaygısı söz konusu. Çalışacaklar bir şekilde, Üniversiteye giremiyorlar, niçin ayaklarına bir ağırlık bağlanmış istedikleri kadar yarışsınlar başaramıyorlar. İmam-hatip liselerini kapatmak için yapılan bir operasyon bu ama aynı zamanda Anadolu liselerini de yıkmak için yapılmıştır. Anadolu liseleri bugün bir fiyaskodur ve altında yatan sebep 28 Şubat’tır. Öbür yandan köylerde okullar yok, ilk öğretim 8 yıl mecburi, bu yüzden bu okullar kapatıldı.

Mecburi eğitim kelimesi bir kere cebir ve şiddet kokan bir şey, mecburi ne demektir. Ben bir şeyi gerekli olduğuna inanırım ama devletin “bu zorunludur yapacaksın” şeklindeki zorlamasını kabul etmiyorum. Kabul edilemez. Çünkü neden doktrin aşılamak. Bugün indoktrinasyon denilen bir kavram var. İşte resmi ideoloji kendine ait olan bir takım hassasiyetleri küçük yaştan itibaren çocuklara empoze etmek ister. Sonra milli eğitim, bir Fransa’da birde bizde Milli Eğitim bakanlığı var, millilik ve eğitim ne menem bir şeydir. İşte 4+4+4’te bir takım çıkmazlar söz konusudur, ama biz büyük parçayı göremiyoruz. Yoksa kesintili olsa ne olur, 4+5 olsa ne olur, bütün bunların dünyada değişik değişik uygulamaları var. Neticede Milli Eğitim bakanlığındaki millilik meselesinin de tartışılması gerekir. Sonra bu sahih bir millilik de değil. Bu yüzden bizim okul, öğretmen, öğrenci veli burada çok büyük problemlerin olduğunu ve ben bunların konuşulması gerektiği düşüncesindeyim.

Öğretmen yetişme tarzı olarak bir kere yetersiz, çünkü öğretmeni eğitim fakültelerinde veya fen edebiyat ya da ilahiyat fakültelerinde işte öğrenciye nasıl bir şey öğreteceği ile ilgili bir yetiştirme tarzı yok. Daha çok yap bozla, işte adına tecrübe denilen bir seyir ile ilerlenen bir durum var. Biz öğretmenliği isteyerek seçmiş değiliz benim 24 tercihimden 16. sı öğretmenlikti, Türkiye’de zaten bu işler hep böyledir. Öğretmenler bir kere eğitim fakültelerinde iyi yetiştirilmiyor, mesela ilahiyat fakültelerinde din kültürü öğretmenlerinin tiyatro dersi almalılar, mizah dersi almalılar, çünkü öğretmenlerde gereksiz bir ciddiyet var. Sanki din böyle bir şey ister gibi, bakıldığında öğretmenlerin formatları var gibi, tarih öğretmeni formatı var, matematik öğretmeni formatı var, sanki bir tornadan çıkmış gibi hepsi. Demek ki biçimsel olarak bize yansıtıyorlar bunu, tesadüf olarak olan bir şey değil.

İşin maddi tarafına girmiyorum, bir kere bu mesleği seçmişse karşısında yoğurması gereken bir gençlik var ve bunun maddi bir karşılığı olamaz. Bunu bu kadar merkez edinmemeliyiz, işin içinden çıkamayız, baktığımızda sanki diğer sektörler de daha mı iyi durum? Gerçekten herkes emeğinin karşılığını alabiliyor mu? Diğerleri almıyor diye öğretmenlerde almasın demiyorum fakat buradan başlamamak lazım, buradan başlanırsa aciz bir duruma düşülüyor. Sırf böyle bir durumdan ötürü öğrenci hep işin bu tarafına bakıyor. İşte pazarda çantası boş giden öğretmen gibi falan, o zaman bir anda öğretmenin gizemi dediğimiz şey ortadan kalkıyor. Bu gizemin ortadan kalkması şu anda çok hızlı oluyor çünkü öğretmen şu anda ortaokuldaki 14-15 yaşındaki çocuk ya da lisedeki 16-17 yaşındaki çocuklarla aynı dünyaya doğmadı. Öğretmen çocukların gülmelerinden, hareketlerinden ya da cep telefonlarından huylanıyor. Neden? Çünkü o başka bir dünyanın insanı. Fakat çocuklara yaptıkları çok doğal geliyor. İki ayrı insan ve çok hızlı değişen bir ülkede yaşıyoruz, fakat bazen değişmemek çok daha önemlidir. Bu değişime ayak uyduramadığı için öğretmen, öğrenci ile arasında mutlaka bir problem çıkıyor.

Ondan sonra öğretmenin sınıftaki durumu sadece bekçiliktir. Sadece asayişi sağlar ve bu arada bir iki şeyde anlatırsa kâr sayar. Böyle vakaları birçok öğretmenden dinleyebilirsiniz. Bu gün baktığınızda Anadolu liseleri nispeten daha dolu ve hazır gelirler fakat düz liseler ve meslek liselerinde tam bir boşluk vardır. İşte bu boşluktan dolayı, işte bu çocukların hedefleri yok, gayeleri yok, bunun sebebi ise bir sınavı kazanamamış olmasıdır. Bir şekilde liseye gidiyor ve öğretmen ona bu nasıl olsa bir şey yapamaz diye bakıyor. Öğretmen asıl olarak nakilci değildir. Öğretmen kitabı tekrar eden adam değildir, öğretmenin yapacağı şey o çocuklara bir dünya bahşetmektir. Dünya görüşü için harekete geçirici bir adamdır, bir misyon adamıdır. Fakat ne yazık ki öğretmen bunu yapmadığı veya yapamadığı için şu anda etkisiz elemandır. Bütün görevi bir müddet sonra üniversiteye girmek için uğraşan öğrencilerin bir sertifika alması için uğraşan bir unsur.

Yani eğitimde biz çocukları kısa mesafe koşucusu olarak yetiştiriyoruz, oysa önemli olan uzun mesafe yani maratoncu olarak yetiştirmeliyiz. Daha ileri, daha ileriyi vermelidir, bana göre ileri demek çocuğun hakikatle buluşmasıdır. Biz öğretimle meşgul olup eğitimi ihmal ettiğimiz için karşı eğitim diye bir şey doğdu. Karşı eğitim hayatın içinde, öğretim hayatın dışında, karşı eğitim nedir? Bana göre karşı eğitimin 3 tane unsuru vardır, bana göre 1- Nihilizm, 2- Hedonizm, 3- Pozivitizmdir. Çocukların bütün dünyaları bunlardır. Pozitivizm biraz karışık olduğu için bu fazla etkili değildir fakat yaşayarak gösterdikleri karşı eğitim unsuru hedonizm ve nihilizmdir, yani hiçcilik, zevkçilik yani hız ve haz kültürü. Çok olumsuz tablo çizdiğimi görüyorum fakat başka türlüsü de bir çok şeyi kabul etmek veya görmezden gelmektir. Sezai Karakoç, en büyük eğitimci  bence.

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz,

Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz,” diyor.

Şimdi kesik dansa karşı biz çocuklara ne öğrettik? “Kelimelerdeki heceleri silmeyi öğretmediniz.” Başkaldırıyı, itirazı öğretmedik, itaat kültürü verdik çocuklara, bir şeylere de hayır demesini öğretmedik ve istiyoruz ki her şey depolansın, depolansın, depolansın. Aynısını Ece Ayhan söyledi Meçhul Öğrenci anıtında:

“Devlet dersinde öldürülmüştü”

Devlet dersinde öldürülmek ne demek? “Şiir okur musun çocuğum” yok, “türkü söyler misin” yok. Bu test çözmek dışında bir şey. İşte bu devlet dersinde öldürülmektir. Çocuk bu şiir okuma hazzını keyfini kimden alacaktır? Öğretmenden alacaktır, peki öğretmende var mı? Size bir şey söyleyeyim biz birkaç etkinlik yapmaya çalıştık, bir çok okulda da vardır, edebiyat günleri. Bize en büyük destek öğrencilerden geldi. En büyük engel öğretmenlerden geldi. İşte efendim şu şairi çağırdınız bu niye yok, öteki var, beriki niye yok diye her şairi bir kalıba sığdırıyorlar kendi ufacık dünyalarında. Şimdi size sorarım bu anlayıştan ortaya ne çıkar? Devlet de öyle güzel ayarlamış ki bu işleri, bölerek parçalayarak. Öğretmen de küçük işlerin adamı, kendi özlük hakları peşinden koşan adam. Oysa dünya hükümet uygulamalarından ibaret değil, fakat dünyaya uzanacak halleri yok öğretmenlerin. Bu yüzden işte İsmet Özel’in o dizelerinde ifade ettiği

“hadım tarih, kundakçı matematik, geri kafalı gramer, hepsi birleşerek alnımıza, üretimi düşürür”

sözleriyle üretimle okul arasındaki ilişkiyi anlatır. Bir fabrikasyon hadisesi, klişe beyinler, standart beyinler bir tornadan çıkmış gibi beyinler üretmeye çalışıyor. Öğretmenler de maalesef buna yardımcı oluyorlar ne yazık ki.

Şimdi öğretmenlerin 4+4’e hayır demelerini, bir takım şeylere itiraz etmelerini saygıyla karşılıyoruz ama sen ne yapıyorsun. Ben şuna kesinlikle eminim ki bir öğretmen sınıfta iken Allah’tan başka hiç kimse yoktur orada. Hiç kimse ona sen ne yapıyorsun diyemez, benim sınıfta olup da anlatamadığım hiçbir şey hatırlamıyorum. Yeter ki çocuklarla o ruhsal iletişim kurulmuş olsun. Ama zevahire takılıp kaldığımız zaman bu hiç de gerçekleşmiyor.

Okulların genel dizaynına bakınca, okullar ucube binalardır, hiç biri sanat eseri değildir. Saçma sapan adamların isimleri verilir, adam iki tuğla koymuş ismini verirler. Hiç kimse itiraz etmez, sendikalar dahil, adamlar vergiden düşüyorlar bilmem ne yapıyorlar. Bakın siz de görmüşsünüzdür, Antalya’da 3000 öğrenci arasında yapılan bir ankette Mehmet Akif’i bilenlerin sayısı % 50. Bazı sanatçıları bilmiyorlar ama popüler kültürün ürettiği isimleri % 99 oranında biliyorlar. İşte bu çağdaş Türkiye tablosudur ve bu bizim eserimizdir, çocukların bir günahı yoktur. Biz çocuklara kitap okuma bilincini, hatta kaçak okusunlar, sıra altında okusunlar şeklinde dahi olsa vermedik. Ben mesela öyle yetiştim, beceremediğim veya sevmediğim derslerde sıra altı kitap okurdum, fakat şimdi çocuklar onu da yapmıyorlar, öbürünü de yapmıyorlar, avundukları bir takım elektronik eşyalar var, onlarla oyalanıyorlar.

Okullarda kütüphane var mıdır? Ben hiç rastlamadım. Okul ve kütüphanesizlik size ne anlatıyor acaba? Düşünü yemekhane var, kütüphane yok, yani midesi var, beyni yok demektir. Ben bir tane aktif kütüphanesi olan bir okula rastlamadım. 21 yıllık öğretmenim, ha bir tane kütüphane vardır ama o denetleme içindir, kimsenin elini sürdürmezler. Çocuklara tavsiye edilen kitaplara bakalım, ısıtıp ısıtıp hep aynı kitapları tavsiye ediyorlar.

Öğretmenlerin uzman öğretmen, baş öğretmen gibi kategorileri de komik ve bir şey ifade etmeyen konulardır. Öğretmen bir sınava giriyor, 70-80 alırsa bir de zamanında okul gazetesi gibi falan bir faaliyet yapmışsa uzman öğretmen oluyor. Peki ne oluyor, 80 TL fazla para alıyor, peki uzmanlığın karşılığı 80 TL mıdır? Uzmanlık aslında beyinle olan bir şeydir ama okullarda 3 yıllık ile 23 yıllık arasında bir fark yoktur. Birbirlerinden bir şey öğrenmezler, fakat bizim geleneksel eğitim sistemimizde önden gidenler arkadan gelenlere bir şeyler öğretirler. Ayak üstü bile olsa bir yol yordam öğretirler. Şimdi böyle bir şey de yok.

Okul aile birliği diye bir şey vardır, o da enteresan bir şeydir, dışarıdan müdahale eder, o da ancak öğrencilerin not haklarını korumaya çalışır. Sınıf annesi diye bir şey vardır ilkokullarda o daha acayip bir şeydir. Sınıf annesi, sınıf babası, sınıf abisi gibi şeyler, bunların da anlaşılır bir yanı yok. Bunlarda ancak bir araya gelip öğretmenlerine altın vs. alırlar. Bunu milli eğitim bakanı da biliyor, aslında bakan bürokrat yanından ziyade eğitimci yanını ortaya çıkarsa çok güzel şeyler ortaya çıkacağını düşünüyorum. Baktığınız da müdür ve yardımcılarının odaları kaşane gibi kardeşim, nedir bu, dörde bölsen iki sınıf çıkar. Odalarda televizyonlar, bilgisayarlar, çoğu da bilgisayar bilmez, görüntüsü vardır.

Veli kısmına gelirsek okullar aileyi bitirmiştir, aile diye bir şey yoktur. Her şeyi okul görüyor, artık nasıl olsa Kuran dersi de var, Hz Peygamberin hayatı da anlatılacak, evlere bir şey kalmıyor, aile bitiyor. Her şey okula havale ediliyor, evlerde anne, baba, çocuk ilişkisi öteleniyor, erteleniyor. Bu en büyük tehlikedir, onun için en başta 4 eksi 4 eksi 4 diyerek gönlümden geçeni söyledim. Peki aile burada nasıl devreye giriyor? Bir takım ödevlere yardımcı oluyor.

Din kültürü meselesine gelince biliyorsunuz 12 Eylül ürünüdür. Ben buna dini güvenlik dersi diyorum, yani milli güvenlik dersi kalktı, dini güvenlik dersi kondu. Ciddiyeti yok, biz öğretmen ciddiyeti altında bir şeyler veriyoruz ama herhangi bir ciddiyeti yok, haftada bir saat, soru çıkmaz bir şey olmaz. Çocuklar neye bakar? Üniversite sınavında çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Kuranı Kerim ve Hz Peygamberin hayatı dersine gelince, ne bir plan var, ne bir program var, ne kaç saat olacağı belli, hiçbir şey belli değil. Ama işte muhafazakar kitlenin gönlüne hoş gelecek bir şey işte.

Din bir kültür değildir, ahlak da bir bilgi değildir, Din Kültürü ve Ahlak bilgisi diye bir şey olmaz, adam gibi ahlak öğreteceksin, din öğreteceksin. Ben alevi arkadaşlarımızın bu derslere niye girmediklerini anlamış değilim, bizde öyle bir durum yoktur, derslerimize herkes girer, ama şöyle bir şey oldu. Kendilerine Yehova şahitleri olduklarını söyleyen üç çocuk geldi ve biz bu derse girmek istemiyoruz dediler, ben de velilerini çağırdım. Veliler geldiler, onlara dedim ki tabii ki böyle bir şey varsa resmi olarak bir talep de bulunabilirsiniz ama merak ediyorum, çocukların niye girmesini istemiyorsunuz? Siz çocuklarınızın hırsızlığa karşı olmasını istemiyor musunuz, yalan söylemesinden yana mısınız? Yo dediler bizde aynı düşünüyoruz. Peki nedir, neye karşısınız? Hiçbir şey. Sebep aidiyet ve farklılık, bu aslında ötekileştirmeye sebep oluyor. Ötekileştirme bugün ötekileştirildiklerini söyleyen kişilerin aslında kendileri tarafından oluşturuluyor. Ötekileştirme yoğun kalabalıklardan gelmiyor tam tersi istikametten geliyor. Aklı başında olan hiçbir öğretmen alevi olan bir çocuğun hassasiyetleriyle oynamaz, çok az bir bu tip örnekler olabiliyor, ancak bu genelleştirilemez. Bu dersin adı din kültürü ve ahlak bilgisi dersi ise Hıristiyan’ın da bunu alması lazım, Alevinin de alması lazım. Hıristiyan İslam dini öğrenmiyor, çünkü bir şey angaje  edilmiyor, empoze edilmiyor. Bu durumda neden insanlar öğrenmez, öğrenmekten kaçmak nedir?

Bazı din kültürü öğretmenleri iyi niyetli ama, kendi kendine bir görev yüklüyor. Ne yapıyor, çocuğu masanın üzerinde namaz kıldırıyor, çocuk bunu öğrensin diye ama öbür taraftan düşünemiyor, bir çocuk namaz kılmayı bilmiyor, diğer öğrenciler gülüyor, çocuğun haysiyetini kırıyorsun. Bu tür şeyler din eğitimi olarak öğretilir ama mekanın buna uygun olması gerekir, sınıf içinde sıraların üzerinde namaz kıldırmak İslam’a da aykırıdır. İslam ahlakı açısından aykırıdır, işin bu kadar ayağa düşmemesi gerekiyor. Hazır fırsat elime geçmişken şunlara namaz kılmayı da öğreteyim diye bir şey olmaz. Şunu ifade edeyim bu din kültürü öğretmenlerinin dağarcıklarına, dünyalarına göre değişir. Ben arkadaşların büyük oranda iyi niyetli olduklarına inanıyorum. Bütün bu şeyler istisnadır, güncel bir örnek vereyim, Kütahya’da bir ilköğretim okulunda Caferi mezhebinin imamını derse çağırıyor ve kıyametler kopuyor. Nedir işte bu kisve ile okula nasıl girer, bir pop şarkıcı çağrılsaydı hiçbir problem yoktu. Aslında şahıs önce sivil kıyafetli olarak geliyor, sonra çocukların ısrarı üzerine kendi kıyafetiyle geliyor, çocukların bunu görmesinde ne beis var, bu Cem evinden bir dede de olabilirdi. Üstelik müfredata da uygun, cumhuriyeti korumak gibi bir görevi olanlar ne yapıyor, işte bu memleket bizim biz bu rejimi koruyacağız diyor ve şikayet ediyor. Okullarda böyle bir grup var ve onlar bu rejimin koruyuculuğu gibi bir görevi üstlenmişler ve insanları tasnif ederek şikayet ediyorlar, halbuki şikayet edeceklerine konuşsalar hiçbir problem olmaz. Biz şunu kesinlikle biliyoruz ki etkileşim sadece okulda olmaz, sokakta da olur. Çocuklar tabii ki öğretmenden etkilenecek, ben rol modelim, kafesin içine girip mi anlatayım, böyle şey olur mu?

Son olarak bir şey anlatıp bitireyim. Nişantaşı Kız Lisesinde ahireti anlatıyorum ve konuyu daha iyi anlatmak için betimliyorum. Arka sıralarda bir çocuk var beni pür dikkat dinliyor, dedim ki kendi kendime bu çocuk hayat ile ölüm arasında kendine felsefe kuruyor ve hoşuma gitti. İki gün sonra anne, baba veliler geldi. İşte “Hocam siz ahreti anlatmışsınız” dedi evet dedim anlattım. Ama dediler “Çocuk avazı çıkana kadar bağırdı.” Dedim ki “Bu beni aşar ne yapabilirim ki, bu benden mi kaynaklanıyor?” Dedim ki “Bana ne öneriyorsunuz, ahreti anlatmayayım mı?” Dedi ki “mümkünse.”  Peki dedim o halde “Coğrafya öğretmeninize gidin İç Anadolu bölgesini anlatmasın, Matematikçi polinomları anlatmasın, Tarih öğretmeni Dandanakan savaşını anlatmasın. Böyle bir şey diyebilir misiniz?” “E hocam bu ayrı bir şey.” Dedim ki “Bu da onlar gibi bir şey, ben müfredatı anlatıyorum, sonra sizin çocuğunuz etkilenmişse bu pozitif bir şey, iyi ki etkilenmiş, zaten bize hüzünlü insanlar lazım.” Bunlara göre her şey şen şakrak olacak, en ufak bir gözyaşına tahammül edemiyorlar. Sonra dedim ki “Hanımefendi, buradan yukarıya doğru çıkarken Teşvikiye Camii var, oradaki musalla taşını kaldırabilir misiniz? Feriköy mezarlığını çocuğunuzun moralini bozuyor diye bir yerlere danışarak kaldırabili misiniz?” Bunun üzerine işte “yanlış anlamayın bizde müslümanız” dediler. Konu bu değil ki, biz tabii ki birbirimizden etkileneceğiz, ben Alevi’den etkileneceğim, Hıristiyan benden etkilenecek, bu son derce doğal bir durum. Son olarak 4+4+4, görelim, bakalım ne olur, ben öncekine göre daha iyi olur diye düşünüyorum. Öncekinden daha iyi olur diye görüyorum, öncekinde 28 Şubat dayatması vardı, bu daha maslahatçı bir şey, benden önce konuşan hanımefendinin hassasiyetlerine ben de katılıyorum, bakalım diyorum.

Teşekkür ederim.

nıfsal Çatışma Temelinde Meslek ve Din Eğitimi[1]

Rüstem BUDAK

Türkiye’de olaylara ilişkin okumalarda herkesin hemencecik ortaya koyduğu bazı hazır tanımlamalar var. Cumhuriyet yılları boyunca İlerici- Gerici, Laik- Anti Laik, Alevi- Sünni, Müslim- Gayr- ı Müslim, Türk Kürt, Sağ- Sol gibi kavramlar üzerinden konumlar belirlenmeye devam ediyor. Hâlbuki yaşananlar mücadele bir sınıfsal gerilimin izdüşümüydü. Kur’an-ı Kerim bu çatışmanın tarafları-sınıfları olarak bir yandan Müslümanlar, Müminler, Mazlumlar, Mustazaflar diğer yandan ise Kafirler, zalimler, Müstekbirler, Tağutlar, fasıklar, münafıklardan bahseder.  Egemenler bu izdüşümü fark ettirmemek için sürekli olarak yeni kavga ortamları, ideolojik angajmanlar ve ayrışmalar yarattılar. Halk bu konuları tartışa dursun, kendileri egemenliklerini kökleştirmekle meşgul oldular.

Cumhuriyetin ilk yıllarında kaybedilen topraklardan Anadolu’ya gelen kalifiye kadro ideolojik konumları ve aidiyetleri uygun bulunmadığı için devre dışı bırakıldılar. Onların yerine yeni bir kadro ikamesi sağlandı. Cumhuriyetin dönüşümü için en önemli kurun olarak okul görüldü. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı okunması tavsiye edilerek bunun üzerinden Finlandiya’da okul üzerinden yaşanan değişim modeli Türkiye’de de uygulanmak istendi. Bu eğitim modeliyle “Devlet” adı verilen yarı ilah kurumun güçlendirilmesi ve sürekliliği sağlanmalıydı.Cumhuriyet Halk Fırkası merkezli olarak şehirlerde Halk evleri, kırsalda da Köy enstitüleri üzerinden oluşabilecek boşluk doldurulmaya çalışıldı. Devlet eliyle oluşturulan iktisadi teşekküllere eleman gerekiyordu. Bu ihtiyaç henüz hareketlenmeyen şehirlerden sağlandı.

Köy enstitüleri nüfusun çoğunluğunun köy- taşrada olması hasebiyle bu nüfusun şehirlere geçişini engellemek amacıyla kuruldu. Köylünün şehirlere gelerek mülke- iktidara ortak olmasını- müdahale etmesinin önü kesilmeliydi. Köylüye meslek kisvesi altında sözde çağdaşlaşmanın unsurları verilmeye çalışıldı. Yeni kültür- inanç çizgisi benimsetilme çabasına girişildi.

1950 sonrasında özel sektörün uluslararası sanayinin montajcılığına talipli olması ile birlikte vasıflı- vasıfsız insanlar istihdam edilmeye başlandı. Köylünün yerini işçi almaya başladı. Bu işçilerden eğitim ve diploma da istenmiyordu. İşçilerin kendi varlık alanlarına müdahale edecek derecede güçlenmesi önlenmeye çalışıldı. İşçi örgütlenmesi olan sendikaların var olması engellenmeye çalışıldı. Hatta 12 eylül sürecinde işçinin memurdan daha fazla maaş almasından kaynaklanan sözde eşitsizliği gidermek için yapıldığını iddia eden darbe aktörleri bulunacaktı.

1980 sonrasında ülke kapılarını ucuz işgücü ve maliyet düşüklüğünden dolayı küresel şirketlere açtı. Bunu büyük sevinçle karşılayan ülke aktörleri işçilerin modern köle gibi çalıştırılmasına göz yumdular ve bunu sürdürecek düzenlemeler yaptılar. Bu fabrika- sanayinin bütün kollarına iş gücü yetiştirilmesi için talepler doğrultusunda okullar açıldı. Küresel sermaye yerli işgücünü sömürüsünün bütün yolları açıldı. Fabrikalarda sendikalı olabilen çok az işçi kaldı. Dönemlik işçiler alarak karlarına kar katarak sömürü çarklarını çevirmeye devam etmektedirler.

Şu anda meslek eğitiminin süresi tartışıladursun sorunun bu boyutu sermaye kaçışı korkusu ile hiç gündeme gelmemektedir. İşçilerin hakları adıyla bir dava sol için ütopya, dindarlar içinse ülkeyi tehdit eden bir unsur haline geldi. Anadolu sermayesi vakıf- cemaatlere yaptıkları yüklü bağışlarla vicdanlarını rahatlata dursun, işçilerin lanetini ancak Allah duyuyor. Burada asıl tartışılması gereken meslek sahibi olanların sahip olduğu hakların niteliğidir.

1940’larda köylüsün köylü kal, 1980’lerde işçisin işçi kal anlayışına evrildi. Beyaz yakalı tabir edilen üniversite mezunları kölelik maaşı olan asgari ücrete talipli bir halde elde diploma, kapı kapı iş dileniyor. Sermaye-mülkü korumaya alan, paylaşımını teşvik etmeyen anlayış şimdilerde kendi okulunu kurarak emek ihtiyacını karşılamaya çalışıyor. Devlet refah-kazanç-kar payından paylaşımı zorlayacak uygulamalar- açılımlar- politikalar yerine sürekli onların var oluşunu garantiye alan, sömürü paylarını artıracak yaklaşımlar üretiyor. Halka ise bu sürece eklemlenmek için “Daha kısa yoldan nasıl eklemleniriz?” diye eğitim politikalarını konuşmak kalıyor.

Şu andaki gerilimlerin diğer kaynağı olan din eğitimi, cumhuriyet tarihi boyunca siyasal gerilimlerin merkezinde olmuştur. Bu gerilimin nedeni din düşmanlığı değil egemenlik mücadelesinin parçası olarak sınıfsal hâkimiyetini devam ettirmektir. Yasaklayan anlayış gün geldi açmak için bütün imkânlarını seferber etti.

Müslüman dindar halk cumhuriyetin ilk yıllarında “devlet elden gidiyor” diyerek tavır aldı. Hilafetin kaldırılması, tekke ve zaviyelerin kaldırılması, şapka kanunu ve alfabe değişikliği gibi uygulamalarla siyasal alanda dinin elden gittiğini düşünen kesimler bu defa “insanların imanı elden gidiyor” diyerek mücadeleye girdiler. Siyasal taleplerini sıfırlayarak din eğitimi-öğretimi adı altında eserler vermeye, çalışmalar yapmaya giriştiler.

Dini temsiliyet iddiasında olan kurumları kapatan devlet sadece şeyhülislamlık kurumuna dokunmadı ve devamında diyanet kurumunu oluşturdu. Bu kurum devlet adına din anlayışının kontrolü ve halkın yönlendirilmesinde gerekli olacaktı. Bu kurumun eleman ihtiyacı için imam-hatip liseleri ve yüksek İslam enstitüleri açılacaktı.  Bunların sayısı hem devlet hem de halkın katkılarıyla günden güne arttı. Bu kurumsallaşma çabası din adamlığı sınıfını doğurdu. Şu anda camilerde görev yapan imamlar din adamı olarak nitelendirilmektedir. Din adamlarının bir de en büyük olanı var. Kendi aralarında belli bir hiyerarşi var. Diyanetten cemaatlere, tarikatlara kadar bu hiyerarşik yapı kurulmuş durumdadır.

İmam- hatip liseleri açılış amacına uygun düşmeyen yoğunluk oluşunca 28 Şubat süreciyle birlikte orta kısımları kapatıldı. Üniversiteye giriş sürecinde katsayı uygulaması ile ilahiyat dışındaki bölümlere geçişleri engellendi.

İslamcıların bir kısmı dinin eğitim kurumlarında verilmesi çabası için batı kaynaklı okulların Osmanlı’nın sön dönemi ve devamında oynadıkları etkili rol de dikkate alarak bu alana yoğunlaştı. Eğitim kurumunda dinin öğretileceğine dair oluşan kanaat ile birlikte vakıf, cemaat, tarikat ve diğer yapılar dinin öğretildiği kurumlar oluşturma çabasına girdiler.

Akıl- kalp kirliliği had safhaya ulaştığından bir kere din eğitimi adıyla bir alan oluşturulamaz. Peygamberler din adamı değildi. Sahabeler ve onların takipçileri din eğitimi ve öğretimi için bulunmuyorlardı. Böyle bir sınıf ve bu sınıfın kurumları- tapınakları yoktu. Hiyerarşileri yoktu. Dini anlamak ve yaşamak için bir statü ve özel yeteneğe sahip olmak gerekmiyordu. Dini anlamak ve yaşamak için diplomalara, anlayış kabiliyeti açısından prof. gibi ünvanlara gerek yoktu.

Dini eğitim kurumları adıyla yeni tapınaklar inşa edilmeye devam ediliyor. İlahiyat fakülteleri bu tapınaksallaşmanın üst katmanını oluşturmaktadır. Bu tapınaklar şu anda güya dini bilginin eğitimi ve öğretimini yapmaya çalışıyorlar. Hangi dini bilgi? Kurum varsa bu kurumun hizmet ettiği bir güçte vardır. Bu güçte hiçbir zaman kendi zararına dokunacak bir bilginin inşa edilmesine izin vermez. Şu andaki ilahiyat fakültesi tapınaklarında, cemaat gettolarında, tekke zindanlarında ve imam-hatip liselerinde hakikat ölçüsünde bir eğitimden ziyade egemen yerel- küresel siyasal ve ekonomik gücün talepleri doğrultusunda bir eğitim verilmektedir. Bu ise ihyayı ve inşayı değil ifsadı doğurmaktadır.

Halkın dini bilgi- eğitim noktasındaki talebi “cehenneme gitmesini engelleyecek” derecede olmasıdır. Cehenneme gitmesini engelleyecek bilgi olarak ta kelime- i tevhidi bilmesi yeterlidir. Dini eğitim kurumu olarak gördüğü yere gitmesi- bulunması- diplomasını alması kurtuluşunu sağlamış ve anne-baba için sorumluluğunu yerine getirmiş bir halet- i ruhiye içinde bulunmasını sağlamaktadır. Onun dışında ahlak, tavır ve duruş olarak nerede durduğu ve yaptığı önemli değildir. Hem devletin, hem de cemaat ve tarikatları dini eğitim politikaları diploma merkezli bir anlayışa hizmet etmiştir. Diplomayı almışsa dini eğitimi ve bilgisi tamdır. Bu diploması olmayanın dini bilgisi ve eğitimi zayıftır. Bunun sonucu olarak her türlü ahlaki düşkünlük, rezalet, kaos, kimlik ve yaşayış içinde olan nesillerin oluşmasına neden olmaktadır. Beş vakit ezanın okunduğu topraklarda işadamı işçisini sömürmekte, müslümanım diyen uyuşturucu satmakta, müslümanım diyen genelev- birahane işletmekte, giyim kültürü insani ölçülerden dışarı çıkmakta, her türlü kitle iletişim araçlarında –tv-internet- gazete- dergi- en düşük pespaye ahlakın öğeleri yaygınlaşmakta, ticarette faiz ve yalan olmaksızın faaliyette bulunulmamakta, yöneticiler her türlü adaletsiz tavır ve uygulamaları hem de büyük destekle sürdürebilmekte, insan ilişkilerinde her türlü güven ortadan kalkmaktadır.

Dinin okullarda öğretilebileceğine dair oluşan inanış bir yanılsamadır. Bu ülkede çoğu evde dini eğitim veriyor iddiasında olan resmi kamu ve özel sektör cemaatlerden geçen-bulunan insanlar hiçbir şey karşısında tutunamayan halde bulunmaktadırlar. Artık dindar insanlar şu anda ben çocuklarıma dini evde öğretemiyorum, hâkim olamıyorum, dini ruhu aşılayamıyorum diye yarı kapalı cezaevi tarzı yurt ve kurslara göndererek sözde din eğitimini tamamlamaya çalışmaktadır. Bu aslında büyük bir itirafı barındırmaktadır. Ben evimde, işyerimde, hayatın diğer alanlarında dini yaşamıyorum, yaşamadığım için etkide bulunamıyorum. Bu vesileyle ‘Buyrun bu çocuğu alın, siz adam edin, dindar edin’ diye görev taksimi yapılmaktadır. Bu noktada devlette bu görev taksiminde yerini alarak ‘dindar gençlik’ yetiştirmek için harekete geçmiş görünüyor. Okullara seçmeli ders koyarak, imam- hatip orta kısımlarını açarak dindarlık yaygınlaştırılacakmış. İmam- hatipe gidenler dindar oldular diyelim, diğer okullara gidenler seçmeli din dersinde alacakları bilgilerle dindar mı oluverecekler? Devlet- halk aklı halen bu kurumların ihdasıyla gençliğin dönüşümünü hedefliyor. Kendisi dönüşmemiş, ticaret dönüşmemiş, kültür dönüşmemiş, ahlak dönüşmemiş, bilinç dönüşmemiş ama birkaç ders ve diploma ile gençlik dönüşecek? Ne ham hayaller, umutlar, yanılgılar…

Şu anda dindarlar-hem de devletin ve özel sektör olan cemaatlerin eğitiminden geçmiş dindarlar modern zamanların alışkanlık, eğlence, yaşam, tavırlarına karşı savunmasız haldeler. Hiçbir şey karşısında tutunamıyorlar. Makam görüyorlar, hemen tüm iddialarından vazgeçiyorlar. Para, kadın, inşaat, fabrika görüyorlar, Talut’un o iddialı imanlı askerleri gibi hemen bu nehirlere girmeye çalışıyor, yıkanıyor ve susuzluklarını giderinceye kadar içiyorlar. Yine tutunamıyorlar. Girdikçe, yıkandıkça, içtikçe hâkim olduklarını zannediyorlar hâlbuki ağırlaşıyorlar, bitiyorlar. Hayat dini değil okul-tapınak dini bilindiği için tutunamayanlardan oluveriyorlar.

Uygulanan  politikalar ile küresel sistemin talebi de yerine getirilmiş bulunmaktadır. İslam’ın hakikat ruhunun- nefesinin kendi güç ve imkânlarını ortadan kaldırmaması için din öğretil-miş gibi, dindar-mış gibi, eğitimi veril-miş gibi yapılarak, ruhsuz, dinamiksiz, iradesiz bir anlayış ve kuşakların yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Bütün dünyada din-hayat anlayışları uysallaştırıldı, mabedlere ve okullara hapsedildi. Bu egemenlerin işlerini kolaylaştırdı. Hâkimiyetlerini sağlamlaştıran ardında da destekleyen bir sürece dönüştürdü. Batıda, doğuda, kuzeyde, güneyde her yerde bu afyonlaştırılmış ruh desteklenmektedir.

İslam; Kâbe’de bir eğitim modelini bize önermektedir. Kâbe bir tapınak değildir. Mabed değildir. Bir kişinin- grubun- devletin- kurumun hâkimiyeti altında değildir. Kâbe bir evdir. Bildiğimiz ev. İnsanın evi. Bu ev Allah tarafından değil bir insan tarafından yapılmıştır. Adı Allah’ın evidir, çünkü hakikate dair olan ve yaşanan her şey- her yer onundur. Burası dini bir mekân değildir. Dini olduğunu kabul ettiğimizde onu dünyadan koparmış olacağız. Burası ne dini, ne de dünyevi değil bir hayat mekânıdır. Hayat; dini ve dünyevi olarak ayrılamayacağı için burası da dini mekân olarak tanımlanamaz. Bu ev bir üniversite değildir, fakülte değildir, okul değildir, tekke değildir, türbe değildir. Din adamları adıyla bir sınıf burada bulunamaz. Herkes dini sorumluluk alanındadır. Burada kimseye geldiği için diploma vermez. Paye vermez. Yaşamın akışında –tavaf halinde- sürekli bir duyarlılık, teslimiyet ve tavır alışı ortaya koyar. Yaşam bütünlüğünde bu süreç bir kişinin önderliğinde- rehberliğinde yürümez. Orada her insan önderdir, halifedir, kuldur. Sınıf ayrımı olmadığı gibi sorumluluk ayrımı da yoktur. Herkes eşit sorumluluğa sahiptir. Şuurludur, her anında diğer bir insana söz ve davranışıyla zulm edip etmediğine bakar ve insanlar birbirinin elinden-dilinden emin halde tarihsel yürüyüşlerini gerçekleştirirler. İlahi bütünlük içinde ev- iş hayatı arasında -Safa ve Merve arasında- dünyalık iaşelerini, ihtiyaçlarını ve beklentilerini karşılamak için mücadele ederler. Birbirlerine zulm etmezler, hakkını almazlar, payını kapmazlar. Din bu şuur üzerine insanların var oluşunun toplamıdır. Dini eğitim adıyla özel bir alan, grup, statü üzerinden bu ifadelendirilmez.

Müslümanların yaşadıkları yerlerde tapınaklaşan binlerce mekân bulunmaktadır. Medrese, cami, mescid, tekke, türbe gibi isimlerle anılan yerler taşlaşmış ruhların- iradelerin güç- iktidar ilahına tapınıp durdukları yerler haline gelmiştir. Buralarda eğitim- öğretim adı altında zamandan, tarihten, yaşamdan soyutlanmış akıl- kalpler yetiştirilmektedir. Mekânlarımızı ana evimiz olan Kâbe’deki gibi işleyişe ve yaşayışa dönüştürmediğimiz müddetçe hakikate yolumuz düşmeyecektir.

İslam’da din adamları sınıfı olmadığı gibi dini eğitim mekânı ve okulu da yoktur. Din hayattır ve hayatın her anında bir tercih ile insanı iyi- doğru- güzel olana yani tevhide yöneltir. Belli okul ve bölgelere hasredildiğinde ve yaşayış tarzı değil sadece eğitim tarzı ve bunu mesleki sınıf olarak bir tercihe yöneltmektedir. Okuldaki olan aile, sokak, işyeri, benlik, insan ilişkileri, kültür tercihleri, siyasal duruşlarına yansımadığı için din cami ve okul dışında bir yere anlayış olarak etkilememektedir. Sınıf, okul, tapınak merkezli değil yaşam ve irade merkezli bir anlayış ancak din dediğimiz hakikatlerin yaşam bulmasını sağlayacaktır.


[1] Rüstem hocanın sunmak üzere kaleme aldığı metindir.

Kamil Yıldız

İnsanı Savunmak

Şimdi, ben şöyle temel bir tezle konuşmamı yapacağım. O da şu; ben günümüz toplumunun güçsüz bir toplum olduğu kanaatindeyim ve bunun temelinde de insanın güçsüzleştirilmesi ve yozlaştırılması var. O yüzden insanı savunmak gerekir diyorum ben. Yani insanı savunmamız lazım, ben de öyle bir şey yapacağım. Çünkü bu eğitimle doğrudan ilgili bir şey.

İbn-i Sina’nın “Yorum Üzerine” isimli kitabında, hemen giriş sayfasında şöyle bir ifade geçiyor; “İnsan işteş bir varlıktır”. İnsanın işteş bir varlık olması şu anlama gelir. İşteşlik bildiren oluşlar, birden fazla özne gerektirir. İşteş bir varlık olan insan için de başka insanlar zorunludur. Yani insanın insan olması başka insanlarla mümkündür. İnsanlar içine doğduğu zaman insan, insan olabiliyor. Ve hatta bu insanın insanların içine doğduğu zaman insan olması meselesi bir adım sonra bizi şuna götürüyor: insanların bulunduğu yerde ne vardır, insanların bulunduğu yerde kültür vardır. Yani insan doğayla ilişkisi içerisinde kültür üretir ve bu kültür ortamında doğan varlık insan olur. Ama insan insan olarak doğmaz. Bir Afrika dilinde yeni doğmuş bebeğe “kuntu” sözcüğünü kullanıyorlar. Bu sözcüğün manası da “bir şey” demek. Sadece “bir şey”. İşte dünyaya yeni gelmiş “bir şey”.  Şimdi benzer bir ayrım Türkçe için de geçerli, mesela Türkçede de şöyle bir ayrım yapabiliyoruz, “beşer” diyoruz mesela. İnsanın başlangıç durumuna biz “beşer” diyoruz. İnsan; olunan bir şey, yani bir süre sonra biz insan oluyoruz, nasıl insan oluyoruz, insanlar içerisine doğduğumuz için, bir kültür ortamında bulunduğumuz için ve gittikçe kültürle birlikte toplumsallaştığımızdan dolayı insan oluyoruz, o yüzden insan işteş bir varlıktır.

Şimdi bunu böyle hatırlatmamın bir sebebi var o da şu, insanın insan olma sürecinde bazı ağırlıklar, bazı yükler ve bazı sınırlar vardır. Bu sınırlardan bir tanesi ailedir. Aile, çocuk üzerinde bir yük, ağırlık ve sınırdır. Onu yönlendirir ve şekillendirir. İkinci bir ağırlık yük ise toplumun kendisidir. İnsanlarla kurduğu ilişkilerdir. Bu insanlarla kurduğumuz ilişkiler de bizim için bir yük, ağırlık ve sınırdırlar. Ben böyle bir yük, ağırlık ve sınır olarak tanımlayacağım ve son olarak da şuraya getireceğim işi; aynı şekilde okul da toplumda çocuk üzerinde kişi üzerinde çocukluk ve ilk gençlik zamanlarında bir ağırlık ve yüktür. Ve ben bütün bu ağırlık ve yükleri olumlu görüyorum.  Bunların hepsi olumlu şeyler. Yani insanın yararına olan şeyler. Olumsuzlukların nereden başladığına değineceğim, ama bunların niçin olumlu olduğunu biraz daha açalım.

İnsan, bizim zihnimizde “beşer” ve “kuntu”, Afrikalıların dediği, ve daha sonra onlar “muntu” diyecekler, biz de “insan” diyeceğiz… Bizim zihnimizde insan özgür, kendi yetenek ve yeterliliklerini ortaya çıkarma konusunda duyarlı bir varlık… En azından zihnimizdeki ideal insan, böyle yönlendirme ve gütmelere müsait olmayan, kendi iradesiyle iş yapan güçlü bir varlık. Şimdi insanın bu kendi kişiliklerini, kişiliğine ait vasıfları yeterliliklerini ortaya çıkarması için güçlü bir varlık olması gerekiyor. Ama dünyaya geldiği zaman henüz o güçlü bir varlık değil. Bir “beşer” ve “kuntu” olarak insan, güçsüz bir varlık ve sürekli bunun üzerine yükler biniyor. Bir şeyler sırtlanıyor, yükleniyor. Ve bu insanın aslında yükleri edindiği bir çağdır. Zorunlu olarak edindiği bir çağdır. Buna başka bir adlandırmayla insanın develiği diyebiliriz. İnsanın belirli bir dönemde deve gibi yükleri yüklenmesi, sırtlanması söz konusudur.  Şimdi bütün tartışmalar bence burada başlamıyor. Bunlar zorunlu süreçler. Tartışmanın başladığı nokta bu insan acaba bu yüklerden kurtulacak mı? Kurtulması isteniyor mu? Eğer siz insanların bu yüklerden kurtulmasını istemiyorsanız kurmuş olduğunuz ilişkiye biz tahakküm ilişkisi diyebiliriz. Ya da iktidar ilişkisi. İktidar bu yüklerin insan üzerinden kalkmasını istemez. Bu yükler üstünden kalkmadığı zaman insan bağımlı ve uysal bir varlığa dönüşür. Aslında insani potansiyellerini de açığa vurmuş değildir henüz. Bizim bütün insan savunumuz ya da insanın yanında olmamız; bu yükler zorunludur fakat kalıcı olmamalıdır. İnsanın kişiliğinin ortaya çıkması bu yükleri sırtından atması ile mümkündür, bunlara karşı bir tepki duymasıyla ilgilidir. Bütün bunlar karşısında bir nefret duygusu da besleyebilir. Bunlar hiç olumsuz şeyler değildir. Çünkü benim görebildiğim kadarıyla günümüz insanı güçsüz olduğu için herhangi bir şeye hayır diyememektedir ve –mevcut, şimdiki artık sermayeci diyelim ya da kapitalist düzen diyelim, bir yaşam biçimidir. Bu yaşam biçimi de mesela, insanlar özgürlük iddiasıyla ortalıkta dolaşırlar ve eşitlik iddiasıyla ortalıkta dolaşırlar ama özgürce eylemek için güçlü olmak gerekir. Güçlü olmak için de o yükleri atmış olmanız gerekir. Bakın Türkçede müthiş bir kelime vardır, “erk”. “Erk” sözcüğü güç anlamına gelir. Ama yine, etimoloji sözlüklerinin verdiği bilgiye göre Türkçede özgür/hür (insan) “erkin” olarak adlandırılıyor. “Erkin”, yani gücü elinde bulunduran. O yüzden özgürlükle güç arasında çok sıkı bir bağ vardır. O yüzden ben diyorum ki bizim insanı güçlü kılmamız lazım.

İşte eğitim burada devreye giriyor. Eğitimin insanı güçlü kılması gerekir. O yüzden temel bir soru gündeme geliyor. Acaba nasıl bir eğitim vermeliyiz ki ya da eğitimi nasıl şekillendirmeliyiz ki, bu eğitim sürecinden geçen kişi sonunda bu güce kavuşsun? Bu güce kavuşması için insanın bir iradesinin olması gerekir. İrade bir insanın isteme yeteneği ve isteklerini gerçekleştirme gücüdür. Bunun şekillenmesi lazım. Pekiyi bu irade dediğimiz şey nasıl ortaya çıkar, nasıl şekillenir, bu da öyle kesinlikle durduk yerde ortaya çıkmaz. Eğer bir toplumda ailenin insanlar üzerindeki, çocuklar üzerindeki yükü hafifletilirse, toplumun insan üzerindeki yükü hafifletilirse ve öğretmenin öğrenci üzerindeki yükü hafifletilirse, o çocuk asla bir irade sahibi olamayacaktır. Ve iradesi olmayan insanın elinde sadece bir özgürlük iddiası kalır. İradesi güçlü olan insanlar ancak özgür olabilirler.

Şimdi tartışmalara baktığınız zaman burada bence çok kafa karıştırıcı şeyler var. Çünkü mesela deniliyor ki, öğrenciler üzerinde öğretmenin çok baskıcı bir tavrı var, nedir bu, yani onları böyle disiplin altında tutuyor, hatta işte askeri usul, hazır ol, rahat, işte otur, kalk falan. Şimdi bütün bu tartışmalarda bence ihmal edilen şey, insandaki iradenin oluşumudur ve insandaki iradenin oluşumu bence ancak öğrenciyle öğretmen arasındaki mesafe ve öğretmenin öğrenci üzerindeki ağırlığı ve yüküyle mümkündür. Bu süreç içerisinde öğrenci öğretmene karşı nefret duyabilir. Ama bu ağırlığı atma güdüsü, bu öğretmeni aşma isteği, o ortamdan çıkma arzusu bu çocukta bir iradeyi geliştirir. Yani eğer biz güçlü bireyler istiyorsak, yani toplumda güçlü insanlar istiyorsak ki hayat ancak böyle bir anlam kazanır, yani güçlü insanlarla karşılaştığınız zaman hayat bir anlam kazanır; aksi durumda insanlar çalışırken köledirler, tüketirken özgürlük düşkünü ve özgürlük yanılsaması içindedirler. O yüzden bence esas nokta bu irade meselesidir, öğretmenin bir otorite olarak kabul edilip edilmeyeceği meselesidir. Ben öğretmenin bir otorite olması gerektiğinden yanayım. Ben otoriteyi savunuyorum, hiyerarşik ilişkileri savunuyorum. Yani bilgiye ve kültüre dayalı daha üstte duran birisi ve o kültür ve bilgiyle karşılaşacak daha altta duran birisi. Ben bunun hiyerarşik bir ilişki, bir otoriter ilişki olduğu kanaatindeyim ve bunun insanın yararına olduğuna inanıyorum.

Buna karşı çıkılacak nokta şudur, bizim karıştırdığımız nokta şudur, biz otoriteyi iktidarla karıştırıyoruz. Bütün insan ilişkilerinde iktidar ilişkileri söz konusudur. Bu iktidar ilişkileri içerisinde tahakküme kayanlar vardır, sorunlar oradan kaynaklanır, bunu görüp tartışmamız gerekir. Bir ayakkabı ustası, çırağına ayakkabı yapmayı sadece kendi yöntemiyle öğretir. Eğer der, bunu bu bu şekilde yaparsan ancak ayakkabı ortaya çıkar, çocuk da bu kurallara uyar. Yani çırak bunları öğrenir, bunlara uyar. Ayakkabı ustasının çırağına öğretme süreci iktidar ilişkisidir. Ama ben bunu iktidar olarak değil de otorite olarak adlandırmaktan yanayım çünkü iktidarın tahakkümle karıştırılması söz konusu ama otorite dediğiniz zaman, otorite nedir? Kültüre ve bilgiye dayanır

Şimdi bir toplum düşünün ki o toplumdan hayatın anlamını çıkaracak olan şey insandır, ve insan da ancak kültür varlığıdır. Dünyaya dair insan her zaman bilmek ve yorumlamak durumundadır. Veya dünyaya dair bir bilgi ve yorumlama faaliyetini sürdürmezse insan, yaşamını anlamsız bulacaktır ve hayattan kaçacaktır, hayatın gerisine düşecektir. Ve belki de bu hayattan kendini çekip almak, çekip çıkarmak isteyecektir. Ve anlam tükenecektir o noktada. O yüzden, kültür ve bilgi dediğimiz şey otoriter bir şeydir. Otoriter olması gerekir, ama bu insanın develik döneminin kalıcı olmadığı da bilinmelidir. Zaten eğer bir otoriter ilişki varsa, bir insan bilgisiyle kültürüyle ortada duruyorsa, başkaları için ufuk ve anlam olur, onlar için asla yükler yükleyici olmaz. Oradaki süreç doğal bir süreçtir. Peki, sonra ne olacak, yani bunu bu şekilde ortaya koyduk. Sonra ne olacak, sonra şu olacak; eğer kurumsal mesafeli ciddi ve otoriter işler yapılırsa bir toplumda, orada insanlar kesinlikle sınırlara çarpacaklar. Sınırlara çarptıkları için bir şeylerin farkına varacaklar, daha güçlü olacaklar, iradeleri gelişecek, itiraz edebilecekler. İtiraz ettikleri zaman yıkacak bir şey bulacaklardır arkalarında.

Okula gittiğim zaman “Allah’ım beni öğrencilerden ve öğretmenlerden koru” diye dua ediyorum. Ama bunu çok kötü bir örgütlenmenin, çok kötü bir sonucu olarak görüyorum. Yani eğer öğretmenler bugün bir otorite değillerse, bu bir sonuçtur ve bu sonuç çok kötü başlatılmış ilişkilerden ve ciddi olmamaktan ortaya çıkıyor ve devletin de toplumda güçlü insanlar isteyip istemediği meselesidir bu. Ama bugünkü dünya bizden böyle güçlü insanlar istemiyor. Bizden sadece hayır diyemeyen, küçük alışkanlıklarla küçük cemaatler kurabilen, -bunlar daha çok tüketim cemaatleri, bazı yaşam biçimleri-, yani hiçbir şeye hayır diyemeyen, ama tek tek ele aldığınızda konuştuğunuzda, hatta buna öğretmenler de dâhil, size hayallerinden söz edeceklerdir. Geçmişte kalmış şeylerden ya da geleceğe dair şeylerden söz edecekler. “Şunu şöyle yapsaydım keşke…”

Öğretmenler tek başlarına kaldıkları zaman sürdürdükleri hayatın hayat olmadığını biliyorlar. İnsanlarla tek tek konuştuğunuz zaman sürdürdükleri hayatın kötü bir hayat olduğunu biliyorlar. Peki, neden buna itiraz edemiyorlar, çünkü güçsüz insanlar. Yozlaştırılmış ve zavallılaştırılmış insanlar. Yani bunların hiçbir şeye hayır demesi mümkün değil. Şimdi bir toplumda eğer bir şeylere hayır denilemiyorsa, o zaman tek tipte bir hayat biçiminin hepimizin üstündeki tahakkümü söz konusudur, demek ki biz bir tahakküm ilişkisine kapılıp gitmişiz. O da tüketmektir, belirli bir biçimde tüketmektir, belirli bir biçimde yaşamaktır, belirli şeylere sahip olmaktır, vs, vs… Bunlar böyle gider.

Yani daha önce konuşmuş olan arkadaşlar da, “işte mesela bazı dindar insanlar, parayla buluştukları zaman hayır demedikleri ortaya çıkıyor” demişti. Tabi ki hayır diyemezler çünkü gerçekten insanın insan olması hiç de kolay bir şey değildir. Çok zorlayıcı bir süreçtir. Bir iradenin ortaya çıkıp çıkmama meselesidir. Hayır diyebilecek insanların ortaya çıkması için toplumun çok sağlam olması gerekir. Yani bugünkü okullarda çok zayıf ve zavallı insanlar çıkabilir çünkü okullarda dediğim gibi ilişkiler kurumsal değil. Öğrenci öğretmen arasında bir mesafe yok, idare ile öğrenci arasında bir mesafe yok. Bu iyi bir örgütlenme değil. Bir diğeri de şu, diyelim ki eğitimle ilgili bütün programlar kabul edildi, uygulandı, hiç itirazsız her şey oldu, bitti.

Bugün gözden kaçırılan bu dediğim şeylerin sonucu olarak okulda öğretmenle öğrenci arasında ben bir konuşmanın olduğuna inanmıyorum. Yani okulda öğretmenle öğrenci konuşan iki kişi değil. Birbirlerini dinleyen birbirleriyle konuşan iki muhatap değil. Okullarda şu an bir konuşma söz konusu değil. Yani ortada sizin öğrenci ve öğretmen diye adlandırdığınız iki varlık bir araya geldikleri zaman konuşamıyorlar ve siz dışarıda birtakım siyasi olabilir, toplumsal olabilir, işte başka sebepler olabilir, yeni dünya düzeni olabilir, ne derseniz diyin, siz de bunun hakkında konuşuyorsunuz.  Ortada zaten yozlaştırılmış, çığırından çıkartılmış bir ilişki var, ortada bir eğitim yok.

Şimdi burada böyle dağınık konuşuyorum ama Yavuz [Soysal] ile daha önce konuştuğumuzda, ayaküstü konuşmuştuk,  daha sonra da yazmak gerekir düşüncesiyle “Öğretmen ve Mesleği Dolayısıyla İki Soru” başlıklı bir yazı yazmıştım. O yazıda iki soru şöyleydi: Birincisi, ne yapmalıyız ki bir çocuk hem iradesini geliştirecek, hem onu ileride özgür kılacak, yetenekli kılacak, iyi donanımlı bir insan ortaya çıkaracak böyle bir kurumu nasıl kurabilirim? İkincisi, öğrenci ile öğretmen arasındaki ilişkide eğer öğretmen öğrenciye sürekli katlanmak zorunda ise – ki şimdiki durum böyledir, öğretmen öğrenciye katlanmak zorundadır, çünkü her şey mecburi, her şey zorunludur ve dolayısıyla öğretmen bir otorite zaten değildir, orada olmak istemeyen; öğrenmek işini üstlenmek istemeyen öğrenciye de katlanmak zorundadır, eğer öğretmen bir otorite olarak öğrenciye katlanmak durumunda kalıyorsa buradan iyi bir eğitim çıkar mı? Hiçbir şey çıkmaz buradan. Bence bu iki soruyu biraz kurcalamak, bunun üzerine düşünüp taşınmak gerekir.

Şimdi bu konuyla ben konuşmamı bitiriyorum. Sadece Türkiye’de işlerin kötü olmasının birkaç sebebini söylemek isterim. Benim gördüğüm Türkiye’deki sorunlardan biri şu: Türkiye’de insanlar artık ne adına hareket ediyorlar, ne adına eylemde bulunuyorlarsa ya yetersiz bilgiden ya da çok kötü bir vicdana sahip olmamalarından dolayı şu hataları yapıyorlar: Türkiye’de insanlar bir değerlendirme yaptıkları zaman ya kendi çıkarlarını, kişi çıkarlarını, doğrudan doğruya kendi çıkarlarını düşünüyorlar. İkincisi bir başkasıyla başlattıkları ilişkinin korunması ve sürmesini istedikleri için iyi değerlendirme yapmıyorlar, doğru değerlendirme yapmıyorlar. Doğru değerlendirme yapmak için, ne hakkında konuşuyorsanız o konuya dair yeterince biliyor olmanız, ikincisi bir çıkara bu değerlendirmeyi kurban etmemeniz gerekir ve meseleyi ortaya koymanız gerekir önce. Daha sonra taraf tutmak gerekir tabii ki. Her bir tarafa ben ‘fark’ diyorum ve bu davranışı farkların muhafazası olarak adlandırıyorum. Ancak insan bir meseleyi olduğu gibi gördüğü zaman, neyse o olarak gördüğü zaman, ve bunu böyle bize gösterdiği zaman, dürüst ve ahlaklıca bir iş yapmış olabilir. Daha doğrusu adil, dürüst bir iş yapmış olabilir, sonra tarafını belirlediği için de biz ona ahlaklı insan deriz. Çünkü her zaman devlet olacak, her zaman okul olacak, her zaman iyi ile kötünün savaşı olacak, her zaman mücadele olacak, ama mücadeleyi yapan insanlar da bu yozlaşmanın farkında değillerse, onlar da benzer şekilde insanı küçük düşürecek ya da yozlaştıracak, onun özgürlüğünü sakatlayacak birtakım söylemlere, birtakım ilişkilere bulaşmışlarsa oradan tabii ki bir şey çıkmaz (gevezelik dışında hiçbir şey).

Bugün olan biten de biraz böyle bir şeydir aslında. Kendimizi biraz koruyup kollamamız gerekir kanaatindeyim. Ve insandan yana taraf olmak gerekir. Eğer insanı biz ihmal edersek, ki 14.yy’dan beri ortaya çıkan şey bireyin doğuşudur ve o çok haklı bir gerekçeyle insanı hatırlamak gerekir diye ortaya çıktı, daha sonra insanlar birbirlerini eşit görmeye başladılar, birbirlerini eşit görme sürecinde bambaşka ilişkileri kabul ettiler. İnsan her şeyi olumsuzlayarak her şeyden soyutlaştırıldı. Yalnızca soyut bir varlığa döndü. Şimdi hiçbir özelliği olmayan insan, çarklar arasında sadece “bir işlevi” üstlenir oldu. Yeni bir kölelik durumudur. Köleliğin tanımını yeniden yapmak gerekir. Hatta eski tanımı da işimize yarar. Mesela Aristoteles’ten beri bilinen köle tanımı şöyledir(yanlış hatırlamıyorsam): Vaktinin üçte ikisine sahip olmayan insan köledir. Bir de siz bugünkü şartlarda yoksulluk sınırı altında para kazanan insanları düşünün, mücadeleyi veren insanları düşünün, yani bu süreç çok iyi bir süreç değil. Dolayısıyla da insan güçsüzleşirken toplum da güçsüzleşiyor.

Şöyle tamamlayalım konuşmamızı, Nietzsche’nin bir kitabında, giriş bölümünde insanın üç çağı diye geçer. İnsanın birinci çağı develik, ikinci çağı aslan, üçüncü çağı ise çocukluk. Deve yükleri yüklenir, o bütün toplumsallaşma süreçlerini böyle düşünelim, eğitim sürecini böyle düşünelim, ama benim eğitimden anladığım çok daha iyi, gerçekten insanı yetiştiren bir eğitim süreci. O başka bir tartışma. Bütün bunları develik çağı olarak düşünün. Daha sonra bir insanın bu süreci aşması gerekir, bu sürece bir tepki olarak aşması gerekir. O da aslan gibi bu yüklerden sıyrılmasıyla olur, biz buna özgür insan deriz. Ama özgür insan da nihai bir şey değildir Nietzsche’ye göre. Ben de katılıyorum ona. Nihayetinde bizim çocuk olarak süreci tamamlamamız gerekir.

Çocuk nedir? Çocuk sorumluluk sahibi değildir. Bunu şundan diyorum, en sonunda bir şey yaptığımız zaman kendimizi suçlu bulmamalıyız. Hiçbir sorumluluk duymadan iyinin ve kötünün ötesine geçerek bir eylemde bulunmamız gerekir. İnsan yozlaştığı zaman kendini sürekli suçlar. Kıskançlık duygusu ortaya çıkar, ölüm korkusu ortaya çıkar ve bunların hepsi kötü bir hayatın sonucudur. En sonunda çocuk olup özgürce eylemek bundan da bir suçluluk duymamak gerekir. Ama o zaman biz insanla karşılaşmış oluyoruz. Güçlü, gerçekten yetişmiş insanla karşılaşıyoruz ki, eğer onunla karşılaşırsak o zaman hayat gözümüzde daha anlamlı olacaktır. Bütün masallarda ve hikâyelerde yolculuk şöyle başlar; bir ses duyar kahraman, sesin peşinden ya gidecektir ya gitmeyecektir. İnsanların büyükçe bir kısmı sese aldırış etmez. Sadece biri yola çıkar. Biz ona kahraman deriz. Kahramanın sonsuz, uzun bir yolculuğu vardır. O yolculuk bittiği zaman yeni bir tercih ile karşılaşır; ya insanların arasına döneceksin, iyi işler yapacaksın, adil hareket edeceksin, o çocuk dediğimiz çağ, ya da münzevi olacaksın. İnsan da ya sonunda münzevi olur, ya da adil bir insan olarak aramıza döner, insanların arasına döner. Bu bir süreçtir, bu süreçler öyle çok da basit şeyler değildir. Eğitim dediğimiz de çok zor bir süreçtir. Ancak otoriter ilişkiler içerisinde insanlar bir şeyler öğrenir. O yüzden hiyerarşik yapı diyorum, mesafeli ilişkiler diyorum, otoriter ilişkiler diyorum, iktidarla bunları karıştırmamak gerekir diyorum. Bunun üzerine zaten yeterince kafa yordular. Bugün bizim bunun farkında olmamız lazım. Yani otorite iyi bir şeydir.

 

DEVLET VE PİYASA KISKACINDA EĞİTİM SİSTEMİ VE YENİ BİR PEDAGOJİ İHTİYACI[1]

Beytullah Önce

Hepimizin gördüğü bir gerçek var, Türkiye 1980’lerde başlayan ama asıl rayına 20000’lerde oturan hızlı bir değişim, dönüşüm yaşıyor. Kemalist Cumhuriyet, yapısal reformlarla restore ediliyor. Ve her alandaki reformlardan Milli Eğitim Sistemi de payına düşeni alıyor.

Burada atlamamız gereken bir gerçek daha var: Türkiye’nin değişim ve dönüşüm süreci, dünyadaki gelişmelerden ve gidişattan bağımsız değil. Haliyle eğitim de dahil olmak üzere sistemde yapılan restorasyonların mahiyetini kavrayabilmemiz ve sürecin maliyetini analiz edebilmemiz; önemli oranda reform ve restorasyon sürecinin hangi zeminde işlediğini görmemize bağlı oluyor.

Benim bu konudaki temel argümanım şu: Neoliberal politikalar incelenmeden, kapitalizmin gidişatı tartışılmadan geride kalan otuz yıllık süreçte milli eğitim sistemindeki değişimin temel dinamikleri ve özellikle 2000 sonrası eğitim politikaları da doğru bir zeminde tartışılamayacaktır.

O halde bazı temel hususları ana hatlarıyla paylaşmam gerekiyor:

1970’lerden beri toplumsal bir reform programı gibi sunulan neoliberalizm, iktisadi bir doktrinden öte piyasa ilişkilerinin siyasal, toplumsal ve kültürel ilişkileri dahi tanımlayacak ölçüde dönüştürmek isteyen bir hegemonya biçimi. Buna göre insana dair ne kadar alan varsa hepsi kapitalist ekonomi modeli içinde ve serbest piyasa anlayışına göre yeniden tanımlanmalıdır, değiştirilip dönüştürülmelidir.

Bilindiği gibi ekonomik, siyasal ve toplumsal hayatın tamamen serbest piyasa anlayışına göre düzenlendiği neoliberalleşme sürecine Türkiye, 24 Ocak 1980’de alınan kararlar ve 12 Eylül darbesi sonrasındaki Özal döneminde uygulanan politikalarla girmiştir.

Kapitalist dünya sistemine uyum, Özal’ın ölümünden sonra akamete uğramışsa da 2002’den bugüne devam eden AK Parti iktidarında ise yeniden hız kazanmıştır. Dolayısıyla AK Parti’nin eğitim sistemindeki reform arayışlarının neoliberal politikalar bağlamında değerlendirilmesi büyük önem arz etmektedir.

Neoliberallere göre devletin eğitime yaptığı müdahaleler; eğitim ve öğretim standartlarını düşürmekte, gözlemlenebilir bir kâr getirmediği halde devlet açısından maliyetleri arttırmaktadır. O halde devlet, bu alandan da çekilmeli; eğitimde serbest piyasaya anlayışına uygun olarak yeniden düzenlenmelidir.

İlk bakışta devlet kontrolündeki eğitim anlayışının, Türkiye gibi baskıcı ve otoriter bir sistemde özgürleşmeyi sağlayacağı açısından olumlanabilir; fakat burada neoliberallerin derdinin kâr odaklı bir ekonomi olduğunu unutmamak gerekir. Başka bir ifadeyle devletin eğitimden çekilmesiyle doğacak boşluk, kapitalist sermaye ile doldurulmak istenmektedir.

Gerçekten de dünyada olduğu gibi ülkemizde de eğitim;  ekonomik bir sektör kabul edildiğinde pazar payı büyüklüğü ile serbest piyasa için muazzam bir yatırım ve kâr alanına dönüşebilmektedir.

Sermaye sahiplerinin eğitime ilgisi, insani kaygılardan ziyade ekonomik çıkarlardan kaynaklanmaktadır. Eğer böyle bir anlayışa eleştirel bir yaklaşımınız yoksa eğitimdeki neoliberal dönüşüm de, yaratacağı sorunlar da sizin için bir anlam ifade etmeyecektir.

Her ne kadar son dönemde 4+4+4 modeliyle birlikte daha sık gündeme gelse de, eğitim ile sermaye arasındaki ilişki yeni başlamış değildir. Nitekim Türk Milli Eğitim Sistemi de kuruluşundan bugüne liberal ekonomik düzene uygun bireylerin yetiştirilmesini temel amaçları arasında kabul etmektedir. Bu sebepten temel eğitimin pragmatist felsefeye uygun olarak şekillendirilmesinin 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi’nde alınan kapitalist yolla kalkınma kararıyla örtüşmesi tesadüf sayılamaz…

1980 sonrası eğitim felsefesinin şekillenmesinde ve milli eğitim sistemindeki dönüşümde ise devletten ziyade Dünya Bankası, IMF ya da Dünya Ticaret Örgütü gibi küresel sermayenin aktörlerinin etkili olduğunu görüyoruz. Bu kuruluşların verdikleri hibeler ve kredilerin temel amacının, eğitimin giderek daha fazla özelleştirilmesi olduğu da bilinmektedir.

Neoliberal ekonomik politikaların da etkisiyle Türkiye’de 1990’lardan sonra eğitim giderek ticari bir sektöre dönüşmüş, özel okul ve üniversiteler, dershaneler, kurslar ve buna bağlı gelişen yan sektörlerle birlikte muazzam bir serbest piyasa oluşmuştur.

Şimdi sorun, bu serbest piyasa ile devletin eğitim sisteminin ne şekilde buluşturulacağıdır?

AK Parti’nin eğitim sistemindeki reformlarının temel sorusu da budur. Sorunu bu şekilde ortaya koyunca üreteceğiniz çözümler de elbette toplumun ortak menfaatlerini gözetmekten, adaleti ve eşitliği sağlamaktan, kamusalı güçlendirmekten ziyade piyasanın nasıl daha fazla değer kazanacağına ilişkin olacaktır.

Buraya kadar söylediklerim, bir öğretmen olarak eğitimdeki dönüşüm hakkında yaptığım genel bir analizi olarak kabul edilebilir.

Şimdi bu analizleri baz alarak bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum:

Modernleşme sonrası tüm devletlerde kurumsal eğitim sistemi, devlet ve piyasanın hegemonya mücadelesi verdiği bir zemin olagelmiştir.

Devlet, okulu; resmi ideolojisini, politikasını ve çıkarlarını korumanın ve topluma mâl etmenin önemli bir aygıtı olarak görür. Eğitim programlarını ve faaliyetlerini kendi meşruiyetini sağlamak ve egemenliğini sürdürebilmek için dikkatle planlar ve yönetmeye çalışır. Öğretmenlere de bunun taşıyıcılığı ve aktarıcılığı misyonu yükler.

Türk Eğitim Sistemi bağlamında bunun karşılığı şudur: Kemalist Cumhuriyet, farklı etnik ve dini kimliklere sahip Anadolu insanından, Türk milliyetçiliğine, pozitivizme, sekülarizme ve kapitalizme uygun bir insan tipi çıkarmak için okulu işlevsel bir ideolojik aygıt olarak görmüştür.

Ve AK Parti dönemi de dâhil olmak üzere yapılan tüm değişikliklere rağmen eğitim sistemi, Kemalist özünü korumuştur. 12 Eylül ve 28 Şubat’ta yapılan balans ayarları, retorik düzeydeki tüm iddialara rağmen yürürlüktedir; inanmak istemeyen yaşadığı semtte bir liseye gidip kız öğrencilerin ve öğretmenlerin başlarını açıp açmadıklarına bakabilir. Yine anadilde eğitim talebinin hâlâ yok sayılması ya da din kültürü derslerinin zorunlu tutulması da temel göstergeler olarak incelenebilir.

Türk Milli Eğitim Sistemi farklı kimlik, düşünce ve inançların ifade ve temsil haklarını yok sayan ve hatta onu kendi ideolojisine göre özünden kopartıp yeniden tanımlamaya çalışan asimilasyonist bir sistemdir.

Öğretim programlarından, ders kitaplarına; ders içi faaliyetlerinden sportif etkinliklere kadar sirayet eden bu ideolojik yaklaşım, temel ve önemli bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.

Devlet açısından eğitimin durumu böyleyken, sermaye açısından ise okullar, kapitalist üretim sisteminin ihtiyaç duyduğu “insan sermayesi”ni üretmeye yarayan kurumlardır. Eğitim sistemi bir yandan sermayenin iş gücü sorununu çözecek, diğer yandan da bu ekonomik modelle uyumlu insan modelini ortaya çıkaracaktır.

Tabi bu özet anlatımlara bakarak her şeyin bu kadar basit olduğu sonucuna varmayalım.

Devlet ve piyasanın okulları kendi amaçları doğrultusunda yapılandırmaları, eğitim sistemini kendi siyasi ya da ekonomik çıkarları doğrultusunda kurgulamaları bir gerçek, ama bu tabi ki her şeyin onların amacına uygun şekilde hayata geçtiği ve geçeceği anlamına gelmiyor.

Evet, okullar, toplumdaki adaletsizliklerin ve eşitsizliklerin doğallığını ve mevcut durumun zaten olması gereken durum olduğunu öğrencilerin kabullenebilmelerini sağlayabilecek teslimiyetçi ve kaderci bir kültürü, ideolojiyi aktararak onları devletin ve sermayenin ihtiyaç duyduğu niteliklere uygun olarak yetiştirmek istemektedir ama yine de böyle bir mutlakiyetçi yaklaşım, öğretmenlere, öğrenci ve velilere fazla edilgenlik atfetmesinden dolayı eleştiriye açıktır.

İdeoloji bir düşünce üretimidir ama toplumda egemen ideolojinin muhaliflerinin bulunduğu da başka bir gerçektir; birileri mutlaka siyasal egemenliğe ya da kapitalist toplum düzenine, neoliberal değerlere karşı muhalif bir tutum ve mücadele sergileyecektir.

Çok somut ve güncel bir örnek olarak, ‘fahiş fiyatları protesto’ için yapılan ve polis müdahalesiyle biten kantin boykotuna katılan lise öğrencisi Abdülmelik Yalçın’ı zikredilebiliriz. Başörtüsüyle okula gitmekte ısrar ettiği için sürgün edilen ilköğretim öğrencisi Ece Nur Özel ve onlarca arkadaşının mücadelesini hatırlayabiliriz. Yine 10 yaşındayken anadili Kürtçe’yi akranlarına öğrettiği için soruşturmalık olan Medya Örnek’i aklımıza getirebiliriz. Düşünürsek daha nice örnek bulabiliriz.

Demek ki eğitim sistemi üzerinden bir hegemonya kurulmak isteniyorsa, bunun karşısında mutlaka direnç mekanizmalarının olacağına da inanmamız gerekiyor… Ve bireysel tepkilerin kolektif bir direnişe doğru geliştirilebileceğini de düşünmemiz…

Sanırım bu bağlamda, öğretmenler de dâhil olmak üzere tüm muhalifler, eğitim sisteminin açık bir alt sistem olduğunu ve siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemlerle sürekli etkileşim halinde bulunduğunu hatırda tutmak ve mücadelesini bütüncül bir perspektif içinde yürütmek zorundadırlar.

Burada bir başka hususu daha vurgulamak istiyorum.

Evet, eğitim sisteminde serbest piyasacı bir anlayışa karşı çıkılmalıdır; fakat buradan kurtulmak adına devletin eğitim sistemi üzerindeki tahakkümünü devam ettirmesine de göz yumamayız… Yani neoliberalizmin özelleştirilmiş sermaye anlayışına karşı çıkarken, devletin uluslaştırdığı sermayesi içinde de kaybolmamalıyız.

Sadece piyasanın değil devletin de ötesine geçebilen bir mücadelenin örgütlenmesi, öğretmenler açısından da alternatif bir pedagojinin geliştirilmesi kaçınılmazdır.

Alternatif bir halk pedagojisi ise ancak sağlıklı bir sistem eleştirisiyle birlikte oluşabilir. Bunun için de yaşayarak öğrenme/direnme şeklinde düşünebileceğimiz halk pedagojisinin siyasetten soyutlanamayacağı, siyasal mücadele ekseninden koparılamayacağı daima akılda tutulmalıdır.

Siyasal olanı pedagojik hale nasıl getirebiliriz, işte bu cevap üretmemiz gereken soruların başında gelmektedir.

Siyasal olanın, politik olanın pedagojik de olması derken; öğrencilere devlet ya da sermaye egemenliğinin onların üzerinde ve onların üstünden nasıl çalıştığının, kendisini yeniden ürettiğinin anlatılmasını ve onlara doğrudan kendi kimliğimizin aşılanmasını kast etmiyorum.

Burada vurgulamak istediğim temel husus, böyle bir pedagojinin onların egemen güçlerin farkına varmalarını sağladığı kadar bu güçler karşısında bilinçli ve sorumlu şekilde direnmeyi de öğretebilecek şekilde geliştirilebilmesidir. Bu ise sistemden de önce eğitim konusundaki kendi anlayışımızı dönüştürmemizin gerektiğine işaret etmektedir.

Siyasal, kültürel ya da ekonomik fark etmez, her iktidar kendi pedagojisini üretiyorsa, muhalif hareketlerin de kendi alternatif ve eleştirel pedagojilerini üretmeleri kaçınılmazdır.

Alternatif, orijinalin taklidinden ya da onu farklı kodlarla yeniden üretmekten farklı olmalıdır. Böyle bir pedagoji, öğrencileri eleştirel bir öğrenme ve düşünme sürecine yönlendirmek; sorgulamayı öğretmek, siyasal ya da kültürel iktidara meydan okuyabilecek bir kavrama ve muhakeme gücü kazandırmak, neoliberalizmin öğretmenleri ve öğrencileri birer bilgi bankasına dönüştürmesine, onları bireyselleştirerek toplumsal sorunlardan ve sorumluluklardan soyutlamasına karşı da etkin bir direnişin ne şekilde gerçekleştirileceği konusuna eğilmek zorundadır.

Tabi bu arada böyle bir pedagojinin, eleştirel pedagojik faaliyetle propaganda, eleştirel öğretme ile demogoji arasındaki farkı da ortaya koyabilmesi gerekmektedir. Öğrencilere, doğru düşüncelerin ne olduğunu değil doğru şekilde nasıl düşünebileceklerini öğretebilmenin yollarını geliştirebilmelidir.

Biliyoruz ki bugünkü okullar, öğrencilerin yaşadıkları hayat üzerine düşünebildikleri, sorgulayabildikleri, tartışabildikleri ve eleştirebildikleri kurumlar değillerdir. Öğrenme faaliyeti artık standart testlerde puan toplamanın yol ve yöntemlerini kavramaya indirgenmiş; öğretmenler de öğrencilerinin aldığı puanlara göre performansı ölçülen antrenörlere dönüşmüşlerdir. O halde hem öğretmenler hem de öğrenciler üzerinde tahakküm aracına dönüşmüş bir eğitim anlayışı kesinlikle radikal biçimde reddedilmelidir.

Bunun için kendi durumumuzu gözden geçirmeyi ihmal etmememiz gerekir:

Bugün öğretmenler, giderek eğitimciliği ağır basan bir kişilik sahibi olmaya başladıysalar, burada biraz durup düşünelim…

Eğitim, bir insanın diğerini kendine benzetme, kendisi gibi kılma sürecidir. Yani bazı insanların, diğerlerinin bilmesinin gerekli olduğunu düşündüğü şeylerin öğretilmesini sağlayan, birileri tarafından diğerlerinin iyiliği için uygulanan, kalıba sokmaya ve şekillendirmeye dayalı bir sistemdir. Buna karşı öğrenme insani bir ihtiyaçtır ve hayatın her alanında ve her anında insanlar mutlaka bir şeyler öğrenmektedir.

O halde eleştirel, alternatif ya da radikal bir pedagoji, öğretmenlerin ve öğrencilerin, öğrenme alanlarında karar alma ve sorumlulukları paylaşma noktasında birlikte hareket etme yeteneklerini geliştirmelerine imkân tanımak zorundadır.

Bugün tartıştığımız ve adına eğitim sistemi dediğimiz mekanizma siyasetçiler, ekonomistler ve toplum mühendisleri tarafından herkesin bir şeyler öğrenmeye zorunlu tutulduğu, tasarlanmış bir süreçtir. Kişinin rızası dışında gerçekleşir. Böyle bir sistemi etkili ya da verimli hale getirmek ya da reforme ederek kurtarmak mümkün değildir.

Yapılması gereken okulların, öğretmenlerin ve öğrencilerinin rollerinin yeniden tanımlanması, eğitim sisteminin radikal şekilde yeniden kurgulanmasıdır. Bu da devleti ya da sermayeyi değil toplumu referans alan yeni bir pedagojinin geliştirilmesi demektir.

Peki öğretmenler olarak kendi emeğimize yabancılaşırken, öğrenme-öğretme süreçlerini büyük oranda devlet tekelindeki müfredatlara bırakırken; kendi özlük haklarımız için sorumluluk aldığımız ve üyesi değil katılımcısı olduğumuz sendikal mücadele alanlarından giderek uzaklaşırken ne kadar çözüm üretebiliriz?

Ya da mücadele yürüttüğümüz sivil yapılarımız dahi devletin bürokratik aygıtları gibi işliyorken, kendi hayat tarzımız karşı çıktığımız neoliberal ekonomi modeli içinde bir yere denk düşüyorken; mevcut dönüşümü tersine çevirecek bir alternatif üretebilmemiz ne kadar mümkündür?

Sorular ve sorunlar çoğaltılabilir, tartışma derinleştirebilir. Böyle de olması gerekiyor. Türkiye’de hâlâ eleştirel bir pedagoji gelişmemişse, konuyla ilgili bir literatür dahi oluşturulamamışsa ciddi eksiklerimiz var demektir.

Devlet ve piyasa kendi çıkarları doğrultusunda eğitim sistemini dönüştürürken; bizim protest bir tavrın ilerisine geçebilmemiz; çözüm sürecini geliştirebilecek, öğrenmeyi zenginleştirebilecek bazı pratikleri somut örneklere dönüştürebilmemiz gerekiyor.

Dönüşüm sürecine maruz kalan öğretmenler olmak yerine eğitim sistemini insanileştirecek, özgürleştirecek ve kelimenin doğru anlamıyla kamusallaştıracak bir dönüşümün aktörleri olabilmemiz gerekiyor.

Mevcut ve muhtemel zulüm, ifsad ve sömürü mekanizmalarına karşı başka bir pedagojiyi, eleştirel bir öğretimin hakim olduğu yeni bir muhalefet zeminlerini, kendi kamusal direniş alanlarımızı, dayanışmayı, paylaşmayı ve mücadeleyi birlikte öğrendiğimiz süreçleri inşa etmemiz şart.

Biz de inşallah, bir grup öğretmen arkadaşla birlikte önümüzdeki aydan itibaren, eğitim alanında hakka, emeğe, adalete ve özgürlüğe vurgu yapan; eğitim sistemindeki tahakküm mekanizmalarını geriletmeye  çalışan yeni bir sendikal mücadele başlatmayı planlıyoruz.

Bunu birlikte başarmak için tüm arkadaşlara destek ve dayanışma çağrısında bulunduğumuzu da şimdiden söylemek istiyorum.

İlginiz ve sabrınız için hepinize teşekkür ediyorum.


[1] Beytullah Önce’nin panelde sunmak üzere kaleme aldığı metindir.

Hasan Köse

Bir Eğitim Felsefemiz Olmalı[1]

Bir eğitim felsefemiz olmalı. Nasıl bir eğitim istiyoruz? sorusundan önce cevaplamamız gereken, nasıl bir insan, nasıl bir toplum ve nasıl bir dünya istiyoruz? sorularıdır. Çünkü her iş gibi eğitim felsefesi de, lafzî ya da fiilî olarak bu sorulara verilen cevaplarla oluşur/oluşmaktadır. Eğitim felsefesi eğitim, politikamızı/politikasızlığımızı, eğitim politikamız; eğitim stratejimizi, eğitim stratejimiz mevzuatımızı o da müfredatımızı belirlemektedir/belirlemelidir. Bu olgular arasındaki illet birliği/bağı rastlantıya bırakılamaz. Şekil ve araçlar amaçları değil, yapı[1] ve amaç araçları ve şekli[2] belirlemelidir.

Nasıl bir insan istiyoruz?

“ (Yeryüzünde) Fitne kalkıp din (yalnız) Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, artık zulüm yapanlardan başkasına karşı düşmanlık yoktur.”[3] Bu ilahi buyruk Müslüman olsun ya da olmasın her vicdan sahibi için dünyada varoluş gayesi olabilir. Yeryüzünde Allah ve Mülkü ile insanlar arasında hiçbir zorlayıcı güç ve engel kalmayıncaya kadar mücahede etmek.

İnsanın, toplumun ve devletin konumlanması gereken yer tam burasıdır. “Dileyen iman etsin dileyen inkâr etsin” noktasıdır. Devletin görevi insanların bir birinin hakkına sarkmasını önlemek ve kendisinin de asla bir sınıf ya da zümre ile birleşerek insanlar ile Allah’ın mülkü arasına girmemesidir. Girerse cihat bizzat ve bilfiil ona yönelecektir. İnsanın ve toplumun konumlanması gereken yer burasıdır. Son tahlilde toplum da devletle birleşerek haksızlığın güç kaynağı haline gelirse bireyin konumlanması gereken yer burası, odaklanması gereken de adalet zulüm denklemdir. Peygamberler, filozoflar, arifler ve en genel anlamda erdemlilerin taraf olduğu tarihin en derin diyalektiği budur.[4]

“De ki: “Hak, Rabbinizdendir. Artık dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…”[5], “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûta/haddi aşan zorlayıcı otoriteye küfredip/reddedip Allah’a güvenirse/iman ederse, kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.[6]

Bu denklem iman küfür denklemi değil, adalet zulüm denklemidir. Hangi inançtan olursa olsun birey için namuslu olma noktası;  Ebu Talip, Mut’im b. Adiyy, Ebu Zer, Voltaire, Henry David Thoreau/Civil Disobedience/ Dinamik Pasiflik, Gandhi, Rosa Parks, Aliene Rachel Corrie’un konumlandığı noktadır. Özetle diğergamlık yoksa insan, ahlak, eşitlik, özgürlük, adalet ve hukuk -yasa değil- yoksa insanlık yoktur.

Öğrenilen her bilginin ayıltıcı olduğu kadar kör edici yanları da vardır.  Bireyde körlük, edindiği bilginin, vardığı yargının mutlak hakikat[7], değişmez gerçek olduğunu düşünmeye başlamasıyla başlar. Bir gerçeğe inanan insanın çevresini buna zorlaması, yetki sahibi olursa da güç kullanarak toplumu şekillendirme hevesiyle zirveye ulaşır. Kur’an buna “İnsan kendini müstağni/eksiksiz gördüğünde tuğyan eder/sınırını aşar/ azar”[8] diyor.

Bu sebepten dolayı eğitim, bireyi, önce bilginin ne olduğuna ayıltmalı, sonra bilme yetisinin yanılmayı ve hatayı da içinde barındırdığını sezdirmelidir. Kur’an’ın ifadesiyle; “…Şüphesiz, her şeyin iç yüzünü mutlak olarak bilen ve her şeyden haberdar olan Allah’tır.”[9]

Hülasa her insanın ve disiplinin –ekol- bilgisi rölativdir/görecelidir. Bu vahiy kaynaklı olsa da böyledir. Okuyan ve anlayanın, anlatan ve dinleyenin tüm nakisalarını, bilgiyi taşıyan dilin, kültürün ve zamanın nakisalarını içinde barındırır. Dolayısıyla yaşamın mutlak hakikatler üzerine değil mecazi hakikatler/geçekler zemininde inşa edilmelidir. Çünkü bana göresi ve sana göresi olmayan çok az mesele vardır. Burada ifade ettiğim bireysel ve toplumsal kesimlerin hakikatlerinin herkes için hakikat olmadığıdır. Zira birinin hakikati diğerinin göz ardı edilebilir gerçekliği olması, vak’a tarihin en yüksek hakikatidir. Gerçeklik de bireylere, inançlara, kültürlere ve zamana göre değişkendir. O halde hiç kimsenin gerçekliği mutlak hakikat yerine koyulamaz. Birey buna inanabilir, ancak hiç bir hakikat başkalarına dayatılamaz. Kendi hakikatine insanları zorlayan kim olursa olsun, fitnenin ve fesadın kaynağıdır. Kur’an bunu; Firavun dedi ki: “Siz, benden izin almadan ona iman ettiniz ha! Şüphe yok ki bu ahaliyi yurtlarından çıkarmak için, sizin şehirde planladığınız bir oyundur. Ama yakında bileceksiniz başınıza gelecekleri! Evet, ellerinizi ve ayaklarınızı, çapraz olarak keseceğim, sonra da hepinizi toptan asacağım!”[10] Şeklinde ifade ediyor. Firavun ’un lanetlik düşüncesi buydu. Uzaklara gitmeden bu düşünceyi elimizin uzandığı, kulağımızın duyduğu, gözümüzün gördüğü her yerde hem bireysel hem de siyasal zeminlerde müşahede edebiliyoruz. “Arkadaşlık teklifi reddedilince servis aracını taradı”, “Kendisinden boşanmak isteyen karısını öldürdü”, “Kızı çarşaf giyince onu önce akıl hastanesine yatırdı, istediği kıvama gelmeyince de av tüfeğiyle vurarak öldürdü”, “devletin kuralları var. Buyurun ikna odalarına” veya son sürüm; “Yüzde elli oy aldık memur maaşını biz belirleyemeyecek miyiz?”, “Göreve yeni başlayan bir öğretmene 1600 tl fazla, emekli milletvekiline 6030tl az oldu… ” Tümünde ortak nokta; insanlar arası ilişkilerde ahlak, eşitlik, hudulhak/hukuk ve adalet temelli değil, güç hiyerarşisine konumlanmadır. Totalitarizmin ve her türlü faşizm ’in temel psikolojisi budur.

Bilinci yapılandıran psikolojik durumların, zihni seviye ve akıl atmosferi, kültürel öğeler ve belli bir şeye inanmak bir alanda ilerlemek için zorunluysa da, inançlar genellikle bilmenin önünde engellerdir, bilgiyi kılıflandırarak dönüştürür ve insanı bilebile hakikatin karşısına en azıdan dışına düşürür. Milyonlarca fanatik/kesin inançlı böyle üretilmektedir. Bilinci yapılandıran psikolojik durumların, zihni seviye ve akıl atmosferi, kültürel öğeler ve belli bir şeye inanmak bir alanda ilerlemek için zorunluysa da, inançlar genellikle bilmenin önünde engellerdir, bilgiyi kılıflandırarak dönüştürür ve insanı bilebile hakikatin karşısına en azıdan dışına düşürür. Kuran bunu; “Onlar, bile bile(ön kabullerinden dolayı) Allah’a karşı yalan söylerlerler”[11] şeklinde ifade ediyor.

Bireysel imkânlar, dilin imkânları, bireyin içinde bulunduğu dilin/anlam dünyasının imkânları, bilgi disiplinleri ve onları oluşturan postulatların tarihselliği, insanın sahip olduğu ve olmak istediği tüm bilgilere karşı şüpheci ve sorgulayıcı bir vaziyet alışa götürmüyorsa, birey, her adımda sağlıklı bilgi ve kararlardan daha da uzaklaşmaktadır. Kur’an buna; “«Bizden öncekileri üzerinde bulduğumuz yol bize yeter» derler. Ya sizden öncekiler yanılıyorsa”[12] ifadeleriyle dikkat çekiyor.

Eğitim; zamanın küresel temel sorunlarını anlayan, bu sorunların ulusal ve yerel boyutlarını görebilen, ulusal ve yerel imkânlardan ve kaynaklardan çözümler üretebilen bir bilinç inşa süreci olmalıdır. Kuran; “Artık insan neden/nasıl yaratılmış bir baksın.[13], diyerek, biyolojik varoluşun sırlarına, “Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğunda”[14] vicdani, ahlaki ve hukuki sorumluluğa çağırıyor.

Eğitim; her alanda ve aşamada parçayla bütünün bağını kurdurmayı hedeflemeli, bireyi evrenle yer, dünya ile ülke, toplumsal katmanlarla birey ilişkilerinin zorunluluk ve uyumuna ayıltmalıdır. Bilginin tamamını asla kavrayamayacağının bilincinde, fakat her zaman mümkünü imkânsızın sınırlarına kadar sürüklemelidir. Göklere ve yere ilişkin bilinmezliklerin mutlak bilgisi Allah’ın tekelindedir. Kuran hem dış evrenin işleyişine hem de biyolojik sistemlere dikkat çekmektedir. “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, onu nasıl bina etmiş ve nasıl donatmışız![15], “Kuşkusuz sizin için hayvanlarda da büyük bir ibret vardır. Zira size, onların karınlarındaki fışkı ile kan arasından (gelen), içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir süt içiriyoruz.”[16]

Eğitim; bilgi kaynaklarının hiç birine yabancılaştırmaksızın, bütünlük içinde bölümlerle bütün arasındaki iliş­kileri ve etkileşimleri kavratmalıdır. Kavrayamadığını inkâr veya ret yoluna gitmemelidir. Vahyi/beyani bilgi, aklî/ felsefi ve bilimsel bilgi, irfani/ilhami bilgi son tahlilde hem insana doğru hem de insandandır. Varoluş evrenleri ayrı olsa da imkân evrenleri aynıdır.

İnsan; fiziki, biyolojik, psişik, kültürel, toplumsal ve tarihsel yönleri olan karmaşık bir varlıktır. Birey kendi dışındaki her insana farklı olabilirliği ön kabulüyle yaklaşmalı, hem kendi kimliğinin karşı tarafa karmaşık olduğunun farkında olmalı, hem de diğer insan­larla ortak kimliğinin bilincine olmalıdır.

Yerel/milli bilinç, dünyalılık ve zamanın farkındalığının yanında, kendi bilinç mağarasında iken dışarıda akan bir zamanın olduğunun farkında olmalı, kendi gerçekliğini asla mutlaklaştırmamalıdır. Bu bilinç bireyi Ashab-ı Kehf gibi geçen üç yüz dokuz yıllık bir zamanın farkında olmama durumundan kurtarırken, devlet ve toplumu da böyle birey ve toplulukların her zaman olabileceği bilincine ulaştırıp, iletişim kazalarını önleyecektir. İncil de ve Yunan mitolojisin de de olan mağarada uyuyanlar kıssası anlam ve içerik olarak aynıdır. Kuran konuyu şu ifadelerle anlatıyor. “Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: “Ne kadar kaldınız”? dedi. (Bir kısmı) “Bir gün, ya da bir günden az”, dediler. (Diğerleri de) şöyle dediler: “Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir. Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.”[17]

“…Şimdi siz birinizi şu gümüş para ile kente gönderin de baksın; (şehir halkından) hangisinin yiyeceği daha temiz ve lezzetli ise ondan size bir rızık getirsin. Ayrıca, çok nazik davransın (da dikkat çekmesin) ve sizi hiçbir kimseye sakın sezdirmesin.”[18]

Evet, çok dikkatli olmayı tavsiye ediyorlar ancak geçen üç yüz dokuz yıllık zamanın farkında değiller ve onları karşılayan fırıncının durumu da aynı. Bu zaman şaşması iletişimi imkânsız hale getiriyor. Her toplumda kendi mağarasında yaşayan insanlar vardır. Eğitim sistemi tüm mağara duvarlarını kırmak, en azından şeffaflaştırmak üzerine kurulmalıdır.

Doğa bilimleri, beşe­ri bilimler, edebiyat, felsefe vahiy ve ilhamî/sezgisel bilgi kaynaklarının tümünden de anlaşılabileceği gibi hem varlık hem de insanlık kesrette birlik içindedir. Her varlık son tahlilde neden sonuç ilişkisiyle birbirine bağlıdır. İnsani/insandan olan her şeyin birliği ile çeşitliliği arasındaki koparılamaz bağlar olduğu gösterilmelidir. Çeşitlilik başkalık ve ötekilik anlamına gelmez/gelmemelidir. İnsanları tekleştirmeye çalışmak ihtilaf/hizip ve fitnedir. Hayvanları boyayarak sürüsüne geri bırakma deneylerinin çoğu farklılaşanı öldürülmesiyle sonuçlanmaktadır. İnsanın yavrusunun mutlaka farkı olanlara karşı mutlaka hayvanlardan farkı olmalıdır. Kuran bunu; “Rabbin dileseydi, insanları (aynı dilden ve inanca bağlı) tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir.”[19], “Ey insanlar! Muhakkak ki, Biz sizi bir erkek ile dişiden yarattık ve sizleri şubelere ve kabilelere ayırdık ki birbirinizi tanıyasınız…”[20] şeklinde ifade etmektedir.

Toplumsal bilinci inşa eden bilgi kaynakları dini metinler de dâhil; kaynağın kendisiyle, pratikleri ve yorumları -tefsir/tevil- arasındaki fark, her zaman, hakikatle gerçek asındaki farktır. Kendisi mutlak hakikat olsa da okuyanların anladıkları mecazidir/gerçek, rolatiftir/tarihsel. Gerçekler zaman, mekân ve kabullere göre değişirken, hakikatler her zaman gerçeğin fevkindedir. Her anlam ortaya çıktığı zihin, psikolojik durum, sosyal ve ekonomik, siyasal ve kültürel şartlar ve en nihayetinde bireyin içinde var olduğu dile ve zamana aittir. Örnekliği mutlak değil mukayyeddir. XIV. Yüzyıl Kurtuba’sında Şatıbî bunu; normatif evrenin yalnız kendisi değil postulası da tarihseldir. Âlî/yüce maksatlar gözetilerek tükenişinin tespit edildiği her çağda yeniden inşa edilmesi gerekir.[21] Demiş, XIX. Yüzyıl İstanbul’un da Ahmet Cevdet Paşa  “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkâr olunamaz.”[22]  Şeklinde kaideleştirmiş ve normatif hukuku/yasa buna göre bina etmiştir.

Günümüzde hiçbir toplum küresel gerçeklere duyarsız kalarak yaşayamaz. Küresel çağın gelişmeleri­nin bilinmesi ve dünyalı kimliğin sürdürülebilir yaşamsallıklarının tanınması ve içselleştirilmesi gerekir. Genç kendini bir dünyalı olarak hissedebilmelidir. Evrensel iletişim aygıtlarını kullanabilmeli, kendi kimliğiyle beraber her ülkede rahatça var olabilecekleri bir ruhla yetişmelidir. Gençler küresel çağı ve özellikle son iki yüzyılın siyasal ilişkilerini iyi bilmeli,  insanlığa karşı hâ­lâ sürüp giden baskı ve zulümlerin nedenleri, kaynakları ve yöntemlerinin farkında olmalıdır. Bu tarih içinde insanlığın karşılaştığı zulümlerin sebep ve kaynakları hakkında objektif bir bilince sahip olmalıdır. Hazreti Ali’nin ifadesiyle mealen “zamanının dengelerine göre değil, kendi yaşayacağı zamana göre yetişmelidir.”

Yeter düzeyde üstün yetenekli çocuk gelecek yüzyıl perspektifiyle belirlenen alanlara yönlendirilmeli ve Feyerabent’in ifadesiyle “bilimlerin gösterdiği kesinlikler kadar belirsizliklerin de olduğu”[23] fark ettirilmelidir. Yani; öğre­tim; fizik bilimleri (mikrofîzik, termodinamik, kozmoloji,) biyolo­jik evrim bilimleri ve tarihsel bilimlerde ortaya çıkan belirsizlikle­rin öğretilmesini de içermelidir. Hiçbir bilgi iman manifestosu gibi sunulmamalıdır.

Rastlantılar, beklenmeyeni bekleme, belirsiz olanla karşılaşma ve zuhur sırasında edinilmiş bilgilere dayanarak değiştirmeye olanak veren strateji ilkelerini öğretirken; belirsizliklerle mücadele de kesinliklere dayanmayı da öğretmek gerekir[24] birey; sağlam parametrelerden yola çıkarak göreceli olanları her dem yeniden inşa edebilme becerisini kazanmalıdır. En azından bunun olgusal olarak farkında olmalıdır.

Geleceğin önceden bilinebileceğine inanan insanlık tarihine ilişkin determinist görüşler artık geçerliliğini yitirmiştir. İnsan serüveninin bundan sonrasının bilinmeyen nitelikte oluşu, bizi ve gelecek nesilleri onu göğüsleyebilmek için beklenmeyeni beklemeye hazırlamaya teşvik etmelidir.[25]

Gençlere; sosyal, iktisadi, siyasi paradigmaları ezberlemiş ve evrensel çarelerin eczasının kendilerinde olduğuna inanılmasını isteyen birçok akademik titre sahip insanın, süregiden düzenlerde sıradan insanların hayal bile edemeyecekleri kadar büyük rakamlarla çalıştıkları ve bunun karşılığında büyük masallar anlatan tontonlar oldukları anlatılmalıdır. Daha da ötesi bunlardan çoğunun anlattıkları masallara inandıklarının bilinmesidir. Bilgi verenin isminin önünde ne yazıyor olursa olsun ürettiği bilginin korunaklı vahiy olmadığının bilinmesidir. Kuran buna çok yüksek bir perdeden ortaya koyuyor. “Allah’ı bırakıp, hahamlarını; rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.”[26] 

Anlayış, insan iletişiminin hem aracı hem amacıdır.  Anlama­nın öğretilmesi öğretimimizin temeli olmalıdır. Uygarlık; her yönde karşılıklı anlamayı zorunlu kılmaktadır. Yakın olduğu kadar yabancı insanlar arasında da karşılıklı anla­ma, insan ilişkilerinin önyargı, anlayışsızlık durumundan çıkması için hayatidir. Anlayışsızlığın temellerindeki önyargı, nefret, ırkçılık ve kesin inanç’a karşı evrensel değerler yüceltilmelidir. Birey bilgi konusunda her zaman tabiat ve Allah’a karşı tevazu içinde olmalıdır.

Toplumun birey, bireyin de toplum tarafından karşılıklı denetiminin bir ahlak olarak yüceltilmesi, demokratik katılımın ödev, denetimin hak olduğu bilincinin verilmesi gerekir. Demokrasi yoluyla; toplum ve bireyler arasında karşılıklı bir denetim ilişkisi kurmak, insanlığı dünya toplumu olarak gerçekleştirmek, insan soyuna ait olma bilincini yüceltmek gerekir.

Birey; insanların yüzde yüzü kabul etmiş olsa bile, hiç bir hakikati/gerçeği kabul etmek zorunda olmadığını bilmeli, pasif kalma, uymama hakkına sahip olduğunu idrak ederken kendisi için bu hakkı korumanın haysiyetine ayık olmalıdır.

Genç, ben olma ile biz olma arasındaki bağı kendi özgür tercihleri lehine yaşayarak kurmalıdır. Özgürlüğü, bireyin kendisi ve kendisine ait olanlar hakkında karar verebilme yetkilerinin tanınması olarak tanımlarsak, bireyin kendini farklı ilgi ve bağlamlarla bir şeylere ait hissetmesi, özgürce ve açık bilinçle kendini tanımlayarak topluma karşı konuşlandırabiliyor olması gerekir.

Toplum ve zorlayıcı güce sahip olan devlete düşen, bireylerin ve toplulukların kendileri için yaptıkları tanımları olduğu gibi kabul etmektir. Böylece kabul edilmediği toplumlarda, cemaatleri ve nihayetinde toplumu oluşturan birey açısından kendini kimlik olarak tanımladığı unsurlara biz demekte ise de aslında biz yok, hormonlu egolar veya ideolojik saplantılarla oluşmuş  “büyük ben” vardır. Bu cemaatlerde ve cemaat tipi siyasi partilerde lider karizmaları, devlette de tanımlanmış devlet ideolojisidir. Bu herkesin kimliğini,

Hakikat ve batıl, bireyler arası bir kabul ve iletişim meselesidir.  Herkesi bağlayıcı kurallar alanı olan devlet’in hakikati değil, gerçekleri olur. O gerçekler de, temel insan haklarını ve toplumsal varlıkları yok etmeksizin ve yok saymaksızın oluşturulmak zorundadır.

Çocuk nasıl bir dünya hayal ediyorsa toplum ve gelecek öyle inşa olmaktadır. Ders kitaplarındaki tüm metinler, endoktriner tek taraflı belirleme olmaksızın görgü kuralları ve ahlakî yüceltmeleri içermelidir.

Eğitimin en temelde üç amacı; akli, ruhi ve fiziki gelişime yardımcı olmaktır. Akli ve ruhi gelişimin en önemli unsuru bireyin içinde yaşadığı toplumla aidiyet duyguları geliştirmesidir. Toplumları bir arada tutan doğal çıkar dengeleri değil, dayanışmanın ortak değerlerdir. Bireyin kendisini kim olarak hissedeceği, ahlaki değerleri ne kadar benimseyeceği ve ne kadar temsil edeceği çocukluğunda dinlediği masallar, öğretiler ve görgüyle şekillenmektedir. O halde bu alanın belirlenmesi ailelere bırakılmalıdır.

Milli karakter isteniyorsa karakter oluşumu yaşlarında çocuğun oynadığı oyuncaklar, oyunlar, spor nitelikli oyunlar;  popüler spor dallarının işgalinden kurtarılmalı, kamu imkânları milli/yerel sporlar, oyunlar ve oyuncaklar öncelenerek planlanmalıdır. Sanat ve estetik duyguların gelişim sürecinde milli oyun ve dans stratejisi olmalıdır. Tabiat boşluk kabul etmez. Ritmik, kinestetik ve görsel sanatlarda stratejik takaddüm yerellikten süzülenler lehine olmalıdır. Milli olan yerel olanın toplamından başka bir şey olamaz.

Muhakkak Allah en iyisini bilendir.

[1] Tüm düşünce örgüsü/paradigma

[2] Örgütlenme biçimi

[3] El Bakara193

[4] İbn-i Haldun, Mukaddime…

[5] Kehf 29

[6] El Bakara 256

[7] Hakikat: Kişinin genetik babasının kim olduğudur. Mecazi hakikat/gerçek ise kişiye söylenendir. Yani kişinin bildiğidir. Hakikat karındaşlık, mecazi hakikat/gerçek din kardeşliğidir. “Ancak mü’minler kardeştirler… Hucurat 10”

[8] Alâk 6-7

[9] Ahzab34

[10] Kuran-ı Kerim, Araf Suresi123-124

[11] Ali İmran75

[12] Maide 104

[13] Tarık5

[14] Tekvir 8-9

[15] Kaf 6

[16] Nahl 66

[17] Kehf 19”

[18] Kehf 19

[19] Hud 118

[20] Hucurat 13

[21] Şatıbî, el Muvafakat, Megasidüş Şeria

[22] Mecelle

[23] Paul Feyerabent, Yönteme Karşı

[24] Edgar Morin, Gelecağin Eğitimi İçin Yedi Bilgi

[25] A.g.e

[26] Tevbe31


[1] Hasan Köse’nin panelde sunduğu adilmedya.com’da yayınlanan aynı isimli yazısıdır.

14 Nisan 2012/ Eğitim Dönüşümü Paneli. 2. Bölüm Soru-Cevap:

Suat abi: Herkes zorunlu olmaması gerektiğine inanıyordur tamam ama…
Beytullah: Hiçbir aile aslında çocuğunun bir şey öğrenmemesini ya da hiçbir şey olmamasını istemez…
Suat abi: Şimdi karma sistem var ya, işte kızlar erkekler bir arada olacak filan…
Beytullah: Eğer bu sebeptense, bu da şu anlama gelir adamın çocuğunu okula göndermek istememesi değil ya da bir şey öğrenmesini istememesi değil. Sistemin kendi olması isteği şekilden çocuğunu alıp bambaşka bir şeye dönüştürmek istemesinden duyduğu korku. Çok basit bir şey var, kız çocuklarının okutulmaması meselesiyle ilgili. Bunun birkaç sebebi vardır. Ekonomik sebepleri vardır. Aile kız çocuklarını gönderemez ama,erkek çocuklarını da gönderemez ;çünkü ekonomisi yetmeyebilir ya da adam tarım işçisidir. Mayıs- haziran ayı itibariyle başka yere göç etmek zorundadır. Dönüşü itibariyle okulların açılışını kaçırır. Dolayısıyla sebepleri ortadan kaldırdığınızda o ailenin çocuğuna eğitim aldıracağını görürsünüz. En büyük korkudur dindar aileler çocuklarını falan filan göndermese… Türkiye’de ortalama dindar herhalde 28 şubat sürecinde gördük “kızım sen başını aç şu üniversiteyi bitir” diyerekten şey yapmıştır, başını ört gel evinde otur dememiştir. Dolayısıyla ben bu korkunun çok sanal bir korku olduğu kanaatindeyim. Ama özellikle doğuda kız çocukları üzerinden yapılan tartışmanın, orada ana dili üzerinde yürütmemiz gereken asıl tartışmayı da ekleminden kaydıran bir işlev taşıdığını düşünüyorum. Bu 12 yıllık eğitimin yani burada çok üzerinde konuşmadık ama Kürt meselesiyle ilgili çok önemli bir boyutu var. Yani 8 yılda asimile edemediğini 12 yıl okulda tutmak gibi bir boyutu var bir. Birinci 4 den sonra açık öğretim ihtimali varken askerin müdahalesiyle 8 yıla çıkartılmasının da böyle bir gerekçesi var. Asker çocukları okula gitmeyecek diye düşündüğünden açık öğretimi 4. seneden sonra yapalım diye düşünmez. Bu meseleyi temel mesele olarak Kürt meselesi üzerinden tanımlar ve der ki 4 yılda bu çocuğa hiçbir şey veremeyeceksiniz. Çünkü daha 4. 5. sınıfta anadilinden ancak kopup Türkçe konuşmaya başlıyor. Bunu okulun dışında bıraktınız mı, istediğim hedefe ben ulaşamam der. O bakımdan belki bizim bir takım kaygılarımız var ;ama burada belki topluma güvenmemiz gerekiyor. Toplumun güvenini kazanabilmemiz için de mevcut eğitim sistemi toplumun taleplerini karşılayacak şekilde dönüştürülebilmemiz gerekiyor. Maalesef bu olmadı ;yani 4+4 olarak bölünseydi yine bu katlanılabilir bir şey olurdu mevcut sistem içinde ya da 5+3. Ama son dördüncü yıl da mecburi. O zaman ister istemez benim aklıma Kürt meselesi bağlamındaki sebep, ama ondan da öte, eğitimdeki müşteri sayısını çoğaltmanın derdinde olduğu geliyor. Çünkü 12 yıllık eğitimi zorunlu tutarsanız artık lise okumak da hiçbir şey olacaktır. Dolayısıyla belirleyicilik üniversiteye kayacaktır. O zaman üniversite eğitimine ihtiyaç, yani pazar payı daha fazla artacaktır. Bu arada kamu okullarını iyice rezil kepaze okullar olarak anlatırsak, buradan özel okullar da daha cazip bir teklif olarak insanların gözünde canlanacaktır. Zaten bankalar eğitim kredileri vermeye başladı. Özel okulların sayısı çok daha fazla arttığı için düşüyor. Üçüncü bir faktör de sanırım son dönemde biraz daha ayyuka çıkmaya başladı; cemaat ve dernek gibi bir mesele var. Bunların eğitim sistemi üzerinden çok ciddi bir ilerlemesi var. Son birkaç senedir de daha önce hiç özel okul açmayan cemaatlerin bile özel okul açmaya başladığını görünce Allah Allah filan dedik. Örneğin Süleymancılar olarak adlandırdığımız ekibin bugüne kadar tamamen medrese usulüne yakın kendi yurtları üzerinden yürüttükleri bir eğitim vardı. Onlar bile şu anda özel okul filan açmaya başladılar. Herhalde oradaki tekeli kırarak biraz şey yapmak. Sarayda bir kavga var ve bu kavgada her kesimin 4+4+4 üzerinde farklı beklentileri var. Kürt meselesinden de var, cemaat üzerinden de var, piyasa üzerinden filan var. Emin ol kimsenin kız çocukları üzerinden bir kaygı taşıdığına inanmıyorum.

Basri: Genelde konuşulan şeylere katılıyorum. Eskisi de yenisi de. Okullar köleler yetiştirir dedi. Daha geniş kesimlerde 4+4+4 ün karşısında durulmadı. Bunun toplumsal ve siyasal bir karşılığının olması gerekirdi. Toplumu bölen meselelerden dolayı sağlıklı konuşulamıyor.

Ben bir sınıfta öğretmenin bu duygulardan bahsetmesini pek ahlaklı görmüyorum. İkincisi bir öğretmen bu işi düzgün yapsın. Yani ortada düzgün yapılan bir şey yok. Yani sağıydı soluydu yok şuydu buydu. Türkiye’de İslamcılar oturup susmasını, oturup okumayı bilmiyorlar yani böyle bir mücadele eden insanlar da bilmiyor. Biz de bilmiyoruz. Bence hiç bir şey bilmiyoruz biz yani. Ortalıkta bir şey yok yani. Derslerin adları üzerinden tartışacak bir grup bence yoktur. .Oturup düzgün bir şeyler yapalım, bunu nasıl yapalım. Öğretmenler açıkçası ahlaklı değiller. Öğretmen bugün sınıfa girdiği zaman öğrencinin arzusu, isteği yaşam biçimi neyse o yaşam biçimi üzerinden sınıf içerisinde kendini gösteriyor. Öğretmen bir şey bilmiyor.
…..

Kamil Yıldız: Tartışmaları bizim metinler üzerinden yapmamız lazım. Ama ciddi metinler üzerinden yapmamız lazım. Yani yazmamız gerekiyor. Aynı şekilde çok yazmamız sempozyumlar düzenlememiz ciddi ciddi metinler ortaya koymamız lazım. Ve bunu sürekli yapmamız lazım. Bunu dikkate alacaklar almayacaklar diye yapmamamız lazım. İyi yapmamız lazım. Ben iyi yaptığımıza inanmıyorum .Bugünkü toplantının da iyi yapıldığına inanmıyorum. Yani bu işi en iyi yapmak lazım. Bu işi iyi yapıyor olsaydık, bu salonda girişte bulunanlar çıkışta da bulunurlardı. Eğer bir konuşma dinlemeyenlerde kaçırırsam iyi olmaz duygusu oluşturursa o konuşma iyi konuşmadır. Yani bu toplantı da iyi olmamıştır. Bunların hepsini görmemiz lazım bizim. Düzgün bir iş yapmıyoruz yani.

İzleyici: Nasıl ki Eğitim Sen 28 Şubat döneminde ne de olsa yönetim ideolojik anlamda bizim ellerimde can veriyor diye durmuşsa, şuanda da İslamcı camia, partiler, dernekler, bunlar da şu andaki süreçte aynı şekilde. Ha şu andaki iktidar bizden ve dolayısıyla bizim istediğimiz bazı şeyleri yapabiliyorlar. Bırakınız yapsınlar, belki bundan bize bir şey çıkar diye de bir sessizlik ön planda. Bu pekiştiren dili kullanacak kişi ve kurumlar az.

Hasan köse: Bununla alakalı ben de bir şey söyleyeyim. 1993 yılında bir imamla böyle karşılıklı konuşuyoruz, oğlunu ben yoldan çıkardım. En son böyle bir şeye geldi mesele, karşılıklı ayetleri konuşurken. Dedim ki Allah’ın ayetlerini ucuza satmayın diyor ayet edim. Nerede dedi. Bak işte dedim şu ayet. “gerçekten doğru söylüyorsun” dedi  “biz çok ucuza okuyoruz” dedi yani. İmamdı bu doğru Allah’ın ayetlerini ucuz meblağa satmayın ayetlerini, çok ucuza satıyoruz biz çok ucuza okuyoruz diye yorumlamıştı. Ben o jetin, ya da şeyi caprice gold un açılışında ya da işte ara açılış yaptılar ya bir iki ay önce onu canlı yayında evden seyrettim. Takıldım bir sabah baktım onu evden canlı yayında seyrediyorlar. Orda Kuranı Kerim okuması dünya şampiyonu olan çocuğa kuran okuttular. Şimdi bizim o imamdan buraya geldik. Artık çok daha değeri verilmiştir mutlaka okumuş olduğu Kuranı Kerim noktasından. Biraz önce arkadaş İzmit’teyken bir imamın bir fetva verdiğini, grevin caiz olmadığını söyledi. Bu halkadaki arkadaşlar bu bir eğitim modelidir. Bu eğitim modeli ayıltıcı bir süreç değildir. Bunun bir tek dindarlar üstünden değil, her kesim üstünden de karşılığı vardır. Ben zaten KESK e yüklenirken nasıl bu işi saptırdığını söylerken, bizimkilerin de uyuduğunu zaten bir uyurgezerlik halinde olduğunu söyledim. Yani ortada olan biten bir şey yok. Üstünde konuşmaya değer bir şey yok. Üstüne konuşmaya değer olan şey şu ki eğitim diye bir sorun var ve bu ülke bizim ülkemiz. Biz bir insanız ve bir ömür geçireceğiz. Bu süre içerisinde etkileyeceğiz, etkileneceğiz. Bu süreci sahicileştirmeliyiz. Bu vesile ile başlamış bu süreci sahicileştirmeli, derinleştirmeliyiz. Her boyutuyla konuşmalıyız. Her meseleyi burada bir panel yapabiliriz. Burada her konuşmacının değinmiş olduğu en az üç dört tane panel konusu çıkar her birisinden. Derinleştirmeliyiz ve yazılı üstünde kalıcı olacak şekilde metinler üzerinden konuşmalıyız ki, karşılıklı etkileşim olsun ve kendi gerçeğimizi bulalım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.