Şennur Özdemir – Sınıf ve İslam

Ankara Emek ve Adalet Seminerleri’nde konuğumuz Ankara Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde Öğretim Görevlisi Doç.Dr.Şennur Özdemir’di. Kendisiyle, üzerinde çalışma yaptığı Müsiad’dan ve yakın zamanda yayınlanacak ‘Sınıf ve İslam’ kitabından yola çıkarak, sistemin meşruiyet temellerini oluşturma süreçlerini, İslam toplumu –özelde Anadolu toplumu- ile sınıf perspektifi arasında kurulabilecek bağlantıyı ve direniş noktalarını konuştuk.

1965584_606324586110790_708385654_o

Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim. İlk olarak doktora tezimle birlikte İslam ve Sermaye konularına girdiğimde sınıfsal bir bakış açısından değerlenmeyi hedefledim. MÜSİAD’la birlikte HAK-İŞ’i de dahil edecek şekilde çalışmamı planladım. Fakat 2 yıllığına ABD’ye gitmek durumunda olduğumdan alan çalışmamı hızlıca bitirmem gerekti. Ancak MÜSİAD’ın alan çalışmalarını tamamlayabildim. HAK-İŞ konu dışı kalınca sınıf perspektifinden konuya bakmam da ertelenmiş oldu. Daha çok bir yeni sermayedar sınıfın var olması ve bu sınıfın Türk Modernleşmesini derinleştirmesi noktasından konuya yaklaştım.

MÜSİAD Sendikaya Karşıdır

MÜSİAD’a bakınca anahtar kelimelerimizden birinin geçmişten günümüze gelen ahilik olduğunu ve ahiliğin bu toplumun dayanışmacı, paylaşımcı ve sınıflı olmayan dokusunu en güzel şekilde yansıttığını görürüz. MÜSİAD da kendisini ahilik geleneğine dayandıran bir kuruluş idi, hala öyledir sanırım. Fakat uygulamada MÜSİAD’ın moderniteye uygun bir biçimde işçiyle işvereni tamamen ayrıştırarak faaliyet gösterdiğini, herhangi bir toplantısına işçi katılımının söz konusu olmadığını, çatısı altında işçi birimlerinin yer almadığını farkederiz. Bundan daha da önemlisi MÜSİAD sendikaya karşıdır. Ahilikte usta ve çırak beraber çalışır ve dayanışırken, çırak olan işçi bir süre sonra çalışmasının sonucu olarak ustalaşacağını bilirken MÜSİAD örneğinde hem bu uygulama ortadan kalkmıştır, hem de işçinin sendikalaşması önlenmektedir. Bu noktada konunun sınıf boyutuyla çalışılması gerektiğine kani oldum.

Gezi Olayları Sınıfsal Temele Oturmuyor

İçinde bulunduğumuz sıcak konjonktür sınıf meselesiyle ne şekilde ilişkilendirilebilir, diye sorulabilir. Gezi’den bu yana bir muhalif hareketlenme mevcut. Peki bu hareketlenmenin özellikle islami camiada da sınıfsal bir ayrışmanın oluştuğu bir dönemde sınıfsal bir temele oturtulması mümkün müdür, sorusunun cevabı net bir biçimde ‘hayır’dır. Fakat şöyle bir ihtimal üzerinde durmak mümkündür; HasParti’nin varlığı İslamcı hareketin kendi içindeki çelişkileri yansıtabilecek şekilde örgütlenmesi açısından bir umuttu ama AKP’yle bütünleşerek son buldu, şeklinde yorumlanabilir. Ancak ben buna ihtimal vermiyorum; Çünkü eğer derinlerde kaynaşan, batılı anlamda bir sınıf dinamiğiyle karşı karşıyaysak mesela Numan Kurtulmuş liderliğinde daha sosyal demokrat bir AKP politikası söz konusu olabilir.

İkinci olarak, belki de MÜSİAD ile yoksullaştırılmış işçiler, kentlerin varoşlarında yaşayan insanlar arasında oluşabilecek bir iç çelişkiye karşı AKP-CHP arasında danışıklı bir dövüş izliyor olabiliriz. Her ikisi de bir dış düşman yarattılar ve kendi pozisyonlarını bu düşman üzerinden güçlendiriyorlar. Örneğin, Dışişleri Bakanlığı’ndan kamuoyuna sızan kaset krizi, bende iktidarın kontrolü altında gerçekleştiği ve mazlum pozisyonunu pekiştirdiği kanaati uyandırdı.

Türk Solu’nun Sınıflı Toplum Tahlilleri Problemlidir

Şimdi esas konumuza girebiliriz. ‘İslam’ ve ‘Sınıf’ başlıkları Türk Solu söz konusu olduğunda kesinlikle yan yana düşünülemeyen iki başlıktır. Gerçi Türk Solu sınıfı her yerde görmektedir ancak her yerde görmekliğini pek sorunsallaştırmamıştır. Bunun en önemli nedeni Marks’ın sınıf konusunu sorunsallaştırmamasıdır ancak onun yaşadığı toplumda sınıf olgusu o kadar elle tutulur ve çıplak bir gerçekliktir ki, bunu sorunsallaştırmasına gerek yoktur. Dolayısıyla Marks, mücadele stratejileri üzerinde yoğunlaşmıştır. Ancak bizim toplumumuzda sosyoekonomik durumun bir sınıflılık haline karşılık gelebileceğini düşünsek dahi, bunun hangi anlamlarda ve ne şekillerde karşımıza çıktığının analiz edilmesi gerekir.

Ayrıca, toplumun büyük bir kesimi sınıflılığı toplumun dokusuna zinhar yakıştırmak istemiyor. Sağ toplumsal bağlamını kesinlikle sınıf ile düşünmek istemez. Benim yayın aşamasındaki çalışmamın konusu budur; ‘sağ ve sol nasıl birbiriyle irtibatlanır?’ ve ‘son dönem gelişmeler söz konusu olduğunda İslam ve sınıfsal süreçler nasıl ilişkilenir?’ sorularıdır.

Türkiye’de sağın içerisine milliyetçilik de dahil olur veya milliyetçilikle islamcılık arası bir ton olarak görülen muhafazakarlık da sağa dahil olabiliyor. Solun içerisine de kemalizm dahil olabiliyor. Sağ ve Sol ayrımını, İslami ve sınıfsal mücadele üzerinden yapıyorsunuz, değil mi? 

Kısaca şöyle ifade edeyim; sınıf derdi olmayan bir sol ya da İslam gibi bir derdi olmayan bir sağ beni ilgilendirmiyor.

Üst düzey bir soyutlama yaparsak, Batı’daki sınıflı toplum gerçekliğinin karşısına bu toplum için ne koyabiliriz? Kuran-ı Kerim’in bir ayetinde de geçen, İslam’ın ahlak sistemini nitelendirmek için kullanılan ortalama(vasat) bir toplumu; üç aşağı beş yukarı eşit insanlardan oluşan, ortak dinsel ve ahlaki bir çatıdan ilham alan bir toplum. Örneğin, Hristiyanlıkta ruhban sınıfı, asiller sınıfı, şövalyelik kurumu ve onun karşısında sıradan halk ve köleci bir sistem vardır. Ve bütün bu farklı katmanlar için adeta ayrı ayrı ahlaklar ve dinler vardır. Sınıf olmak, birinin biraz daha zengin ya da fakir olmasıyla alakalı değildir, böyle birşeydir. Türk Solu’nun kafası burada karışıyor; salt zenginlerin ve fakirlerin var olmasından sınıflı bir toplum yapısına ulaştıklarını düşünüyorlar. Halbuki, sınıflı toplum derken aynı dilden bile konuşmayan, ayrı sanat anlayışlarının olduğu gruplardan bahsetmemiz gerekir.

Din Algısı Dinamik Bir İçeriğe de Sahip Olabilir

Solun ve sağın İslam’a bakışını tahlil etmeye çalışalım. Solun ve yakın zamanlara kadar resmi söylemin İslam’ı değerlendirişi bir statik kültür algısından hareket eder ve İslam gelenekle özdeşleştirilir, modern süreçlerden beslenmeyen ve insanları bazı kurallara hapseden bir geleneksellik perspektifinin içerisine yerleştirilir. Sağa geldiğimizde ise İslam, olumsuzluk taşıyan bir ifadeyle muhafazakarlığa, daha olumlu bir orjine yerleştirildiğinde ‘altın çağın muhafazası’na yorulur; Altın çağda, yani İslam’ın ortaya çıkışıyla birlikte kısa zaman içinde ideal bir toplum inşa edilmiştir ve sonraki müslümanlara düşen görev altın çağ idealinin korunması, muhafazasıdır. İslami yönetim tecrübesi kendi liderlerini, yöneticilerini ürettiği için müslümanları itaate teşvik eden bir niteliğe sahip bulunuyor.

Sosyoloji literatüründen bakıldığında, Weberyen çizginin üzerine oturtularak dinamik bir kültür algısının mümkün olduğu, dinin statik olabileceği gibi dinamik/devrimci de olabileceği söylenebilir. Benim bakış açım da böyle bir temele oturmaktadır.

Çalışmamdan sonra İslam’ı İslam yaptığını düşündüğüm özelliklerden biri eklektik oluşudur. Bu niteliğiyle hem ayrı bir din olarak tezahür edebilirken hem de insanlık varolduğundan beri gelen bütün inanışların, peygamberlerin, vahiy deneyimlerinin hepsini içeriyor. Osmanlı deneyiminin siyasal, sosyolojik, iktisadi, dini boyutlarının eklektik niteliğe sahip olduğunu ve başarısının bu niteliğe bağlı olduğu söylenebilir.

İkinci olarak, İslam’da içtihad ve cihad kavramı çok önemlidir. Cihad kavramının yeniden giydirilmesi, ete kemiğe büründürülmesi ve içeriklendirilmesi de önemlidir. Sadece İslam dininin başka topraklarda da hakim kılınması için bir savaş yürütmek değil, cihad kökeninden gelen içtihad kavramıyla ‘entelektüel cihad’ın gerçekleştirilmesi anlaşılabilir. O anlamda içtihad kapısının kapalı olmasının ya da üç beş kişinin tekelinde sürdürülmesinin mümkün olamayacağını vurgulamak istiyorum. Allah’ın halifesi olması hasebiyle kadın/erkek bütün insanlar sorumluluk ve özgür irade sahibidirler. Her müslüman yaratıcı ve keşifçi bir tutumla Allah’la kendisi arasında bir başkasını istemeyecektir. Ayrıca, tasavvufa atfedildiği üzre ‘insan sayısı kadar Allah’a giden yol vardır’ prensibinin benimsenmesi, çoğulcu ve demokratik çerçeve sağlamaktadır.

Batıda Sınıf, Hiyerarşik ve Köleci Bir Arka Plana Sahiptir

Bizde kölelik yoktur ve toprakları kim kullanıyorsa kullanım hakkı ona aittir. Toprak sahipliği, mülk Allah’a aittir. Batı’da sınıfın evrimleşmesi ise şöyle gerçekleştirmiştir. feodal dönemde kural ve geleneklerle de desteklenen köle-efendi diyalektiğine dayalı kast benzeri yapılar vardır. Burjuvazinin ortaya çıkmasıyla birlikte kast dışında kalan gruplar özgür ve medeni haklarını kazanıyor ve daha sonra kendi ayrıcalıklarını üretiyor, sınıfı için yeni temeller oluşturuyor. Bu aşamada işçiler, mülksüzdürler, vatandaş bile değildirler, adam yerine konulmamışlardır ve hayatta kalma mücadelesi verirler. Hepsi bir ortak paydada buluşuncaya kadar işçiler de kendi dışlayanlarını(işçi aristokrasisi) üretmişlerdir. Siyasal ve sosyal haklardan dışlanmışlık ile sınıfsal bir geçiş imkanının olmayışı Batıdaki sınıf sorununun belirgin özelliğidir.

Refah devleti döneminde ise, zaman içerisinde verilen mücadeleler ile Batı toplumlar siyasal ve sosyal ayırımları belirsizleştirmeye, sınıflı toplumdan çıkışa meyil göstermişlerdir. Ancak, neoliberal dönemde sınıfaltı, yeni toplum dışı kesimler, işsizler ortaya çıkar. Buna ilaveten, Batı’nın Çin ve Hindistan gibi Üçüncü Dünya ülkelerinde had safhadaki sömürü ilişkilerindeki, çocuk işçilerin sömürülmesindeki payını da ihmal etmemek gerekir.

Batı’da bir köleci düzen, servetin az sayıda kişinin elinde büyük miktarlarda toplanması ve güçlü bir devlet geleneğinin olmaması hatta bir devlet geleneğinin olmaması söz konusudur. Bize baktığımızda ise, özel mülkiyetin yokluğundan, servetin kontrolünün devlette oluşundan, sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitleden, temel ayrımın yöneten-yönetilen ayrımı olduğu, sınıfın yerine çevre-merkezin yer aldığı ve çevredeki herkesin eşit olduğu bir yapıdan bahsedebiliriz. Küçük özgür köylülüğün yoğunluğu, işçi sınıfı için temel olmadığına bir göstergedir. Zenginlik de yoksulluk da geçicidir, ayrıcalıklar görev süreleriyle sınırlıdır ve çok güçlü bir devlet geleneği vardır.

Türkiye’de de Sınıflı Topluma Doğru Hızlı Bir Dönüşüm Var

Türkiye’de sınıfsal özgünlüğe değinelim. Sınıflı toplum olup olmama noktasında arada deredeyiz ancak son dönem sosyoekonomik göstergeler hızla sınıflı topluma gidildiğini gösteriyor. Sınıfsal özgünlüğün üç niteliği söz konusu; İşçileşenler köle arka planına sahip olmadıklarından toplum içinde bir yerleri var, toplumdan ayrışmıyorlar ve bu sınıf konumunu zayıflatıyor. Aile, din, hemşehrilik, parti vb. bağlar üzerinden başka sınıflarla da ilişkileri mevcut. Bu da aynı gemide olma hissini arttırıyor ve sınıf konumunu zayıflatıyor. Her ne kadar bağsız bir yoksul kesim büyüyorsa da bu durumu anlamlandırmada sınıftan başka araçlara ihtiyaç duyabiliriz. Yani temkinli yaklaşmak, bir sınıftan bahsettiğimizde dahi bize has noktaları belirlemekte gönüllü olmak gereklidir.

Müslüman burjuvaziyi yaratan dinamikleri irdeleyelim. Piyasa ekonomisine geçiş bağlamında 1980’lerde liberal politikalarla devletin küçültülmesi ve KOBİ’lerin desteklenmesi, laik elitler ve seküler burjuvaziyle baş gösteren rekabet, müslümanların ikincil konumunu birincil kılma çabası, zihniyet dönüşümü, ‘bir lokma bir hırka’ yerine zenginliğin övülmesiyle sermaye birikimine yönelme(ör:faiz), geleneksel islamın dönüştürülmesi ve özgürlükçü, içselleştirilmiş bir din yorumunun benimsenmesi temel etkenlerdendir.

Homo Economicus’a Karşı Homo İslamicus

Homo islamicus kavramı, homo economicus kavramı ile karşılaştırmalı olarak incelenmesi gereğinden ötürü önemlidir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisine dayanan bir Batılı homo economicus’a karşın farklı üretim-tüketim kalıplarına sahip doğulu insanla karşılaşırız. Homo islamicus kavramı bu anlamda temel farklılıkları işaretleyici niteliği sahiptir. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin bizim toplumumuzda bulduğu karşılıklar bazı çarpıcı sonuçlar doğurmaktadır.

Homo İslamicus derken Mehmet Asutay’ın işaret ettiği anlamda mı kullanıyorsunuz? Homo economicus’a baktığımızda din, ahlak gibi olguların ekonominin hizmetinde konumlandığını görüyoruz. Homo islamicus kullanımı bu olguları ekonomik temellerden ayırmak üzerine mi bir işlev görüyor?

Homo economicus tabirini –ahlak, din gibi mefhumları dışlayan bir kavramsallaştırma olduğu için- içine sindiremeyen müslümanlar homo islamicus tabirini kullanıyorlar. Mesela, benim işçim homo islamicus ise işveren olarak onun beş vakit namaz kılmasını, cumaya gitmesini ve ramazanda iftar açması imkanını sağlamam gerekir. Başka bir açıdan yaklaşalım; Hristiyanlığın ortaya çıkışında güçlü bir siyasi aygıtın varlığı söz konusu olmasaydı, ‘İsa’nın hakkı İsa’ya, Sezar’ın hakkı Sezar’a’ olmayacak, başka türlü olacaktı. Hristiyanlık bunu tercih ettiği için değil, onun içine doğduğu koşullar buna mecbur kıldığı için. Homo economicus da benzer şekilde kilise dışı, metafizikten uzaklaşan bir meşruiyet arayışı olduğu için din dışı bir kategori olarak ortaya çıkabildi. Batının homo economicus’u sıradan işçiye karşılık gelir, ancak tabiidir ki üst sınıflar bazı etik değerlerden, inançsal donanımdan yoksun değildirler. Bizde ise sıradan-sıradan olmayan, üst-alt insan gibi ayrıştırmalar olmadığından genel olarak içinde iktisadi ihtiyaçların da bulunduğu ama dinsel olanın da ayrıştırılmadığı ‘müslüman insan’ tanımına gerek duyulmuştur.

Birikim Dergisi’nde Refah Partisi’nin 90’lardaki Adil Düzen söylemi üzerine bir yazı hatırlıyorum. Aslında, homo islamicus kavramını eleştiren bir içeriğe sahipti. “İslamcılar, homo economicus’un yerine birşey ikame etmek istediler. Ekonomik işlerini de ahlakına göre düzenleyen, paylaşmayı ve dayanışmayı öngören(zekatını, sadakasını veren, infak eden, faizden kaçınan), tamamen maddi çıkara dayanmayan bir birey olarak bu kavramsallaştırmayı geliştirdiler” zaviyesinden soyutluğunu eleştiriyordu.

Maddi olguları dışlayan bir kavramsallaştırma değil elbette, hepsinin iç içeliğini vurguluyor. Zaten İslam’ın özgünlüğü insanı ilgilendiren herşeyin bir bütünsellik içinde insanın yaşamında var olması, birbirinden ayrıştırılmaması gereğini vurgulamasıdır. Asıl önemli itiraz şurada başlıyor, Şeriati’de de görüyoruz bunu; Dünya solu ile temasta en büyük sorun, sosyalizmin de materyalist yaklaşımı barındıyor olmasıdır. Halbuki Şeriati müslümanlarının, müslümanların bunu kabul edemeyeceğini, üretim ilişkilerinden daha fazla insanın altının çizilmesi, insanın özneliğinin ve iradesinin merkeze koyulması gerektiğini, üretim ilişkilerinin mutlak tayin ediciliğinin geçerli olmadığını ifade ediyor. Homo islamicus kavramınının arkasında da insanı temel ihtiyaçlarına indirgemeyen, insanın ilahi, etik ve estetik donanımlara da ihtiyacı olduğunu vurgulayan bir yaklaşım var.

Müslüman Sermayedarlar Çeşitli Söylemlerle Meşruiyetlerini Üretiyorlar

Sermayeye, özellikle AKP ve etrafında gelişen müslüman sermayeye yönelik özellikle İhsan Eliaçık’ın söylemlerinden devşirdiğim eleştirileri şöyle sıralayabiliriz; gözlerin mal ve iktidar hırsıyla bürünmesi, burjuvalaşma, dünyevileşme, dinin unutulması, sosyal adaletin gözardı edilmesi, yoksulların tanınmıyormuş gibi davranılması. Ancak, böylesi kriz dönemlerinde de AKP’nin oylarının azalmadığını ya da desteğinin parçalanmadığını görüyoruz.

Sermaye ise kendisini insanlığın ve İslam’ın hizmetinde, zenginliği ise iktisadi cihad ve düşmanın silahıyla silahlanmak olarak tanımlıyor. Yani zenginliği insanlığın ve İslam’ın hizmetinde kullandıklarını, bir tür cihad yaptıklarını ve eleştiriye maruz kaldıklarında da düşmanın silahıyla silahlandıklarını iddia ediyorlar.

Bu biraz da Özal döneminde devletten ihale alarak büyüyen işadamlarının ‘herşey vatan için, ne yapıyorsak millet için yapıyoruz’ söylemlerine benzemiyor mu?

Bu durum çeşitli açılardan olumlanarak, olumsuzlanarak ya da sadece veri kabul edilerek yaklaşılabilecek birşey. Ancak tabii ki, sermaye ile sermaye karşıtı grupların görüşlerinin ne kadar kuvvetli olduğunu değerlendirmeye tabi kılmak da hakkımız.

MÜSİAD gayrı İslami çözümler uygulamadığını, zenginliğin zor bir imtihan olduğunu ve kendilerinin zora talip olduklarını iddia ediyor. Ayrıca, çağın yaşam standartlarının değiştiği ve sermaye faaliyetlerinin sayesinde Müslümanların ikinci sınıf oldukları algısına son verildiği, İslam’ın yoksulun ve kapıcının dini olmaması gerektiğini savunuyor. Bu arada kapıcının ve yoksulun da çok güzel bir şekilde aşağılandığını, dışlandığını görebiliyoruz. Tüketim yoğunluğu açısından aldıkları kimi eleştirilere cevaben toplumun seçkinlerinin müslümanlar olması gerektiğini, zekatını verdikten sonra herkesin istediği gibi harcayabileceğini, zengin insanın fakir gibi yaşamasına lüzumun olmadığını söylüyorlar.

Erol Yarar’la İhsan Eliaçık’ın da infak konusunda bu minvalde gerçekleşen bir televizyon programı vardı galiba. Ayrıca yoğunlaşan tüketim kültürünü, özellikle giyim-kuşam alışkanlıklarını eleştirmek için ‘süslüman’ tabiri de ortaya atıldı.

İsteyen de süslenebilir, bir sorun görmüyorum.

1913275_606324566110792_1619818023_o

İşçi İstihdamı, Bilinçli Yoksullaştırma Süreçlerine Bağımlı

MÜSİAD açısından güçlü bir nokta olarak hayırseverliği görüyorum. Kuran kaynaklı hayırseverlik yaklaşımı herkesin bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran, kendi yağıyla kavrulan müstakil insanlar haline getirilmesidir. Görüştüğüm işadamlarının gerçekten böyle bir hassasiyetlerinin olduğunu düşünüyorum. Fakat şöyle bir çelişki var; ‘gayretli olalım, herkesin müstakil insanlar durumuna  gelmesini sağlayalım tamam ama o zaman kim işçi olacak, işçi olması için kimleri zorlayacağız?’ yaklaşımı var. İnsanların işçi olarak istihdam edilebilmesi için bilinçli olarak yoksullaştırılması, çalışmaya mecbur kılınmaları söz konusu. Marks’ın tarifinde olduğu gibi işçi, satacak el emeğinden başka mülkü olmayandır. Ki günümüzde, mülkü sadece maddi ve iktisadi bir kategori olarak tanımlamıyoruz, ayrıca hemşehrilik, tarikatçılık, particilik gibi sosyokültürel bağlarından devşirdiğim imkanlar da bu kapsamda yer alıyor.

İslam özel mülkiyete, özellikle zaruri ihtiyaçlarla belirlenmiş kısmına nasıl bakıyor?

Bugün gelinen noktada İslam hakkında bir konu ortaya atılıyor ve çok sayıda fikir ileri sürülüyor. Çağıyla uyumlanmak gibi bir sorunu olan İslam’ın fikirlerin etkileşimiyle güzel çözümlere varacağını düşünüyorum. Daha çok özel mülkiyete muhalif bakanların yanında yer alıyorum, yine de arada bir noktadayım. Çünkü bir taraf İslam’da hiç mülkiyetin olmadığını, mülkün tamamen Allah’ın olduğunu, insanların kullanım hakkına belli, sınırlı süreler için sahip olabileceğini savunuyor. Bana göre, emekle tamamlanmak kaydıyla –ki faizin haram olması dahi emeği dışlaması üzerinden tanımlanan birşeydir- insanın temel ihtiyaçlarıyla ilgili konularda mülk edinmesi mümkün ve gereklidir. Ancak büyük ölçekli servet birikimlerine gidildiğinde farklı bir yere gidiliyor.

-Hz.Ali(r.a.)’nin bir sözü var; ‘Aç insana dini sorulmaz’ diyor. Bir insanın yiyecek ekmeği yoksa, geçimini sağlayacak durumda değilse kalemi bırakıyor, tefekkür etmeyi de bırakıyor. Bu açıdan mantık yürüttüğümüzde zaruri olan üzerinden edinilen özel mülkiyetin ters düşmediğini düşünüyorum.

İstanbul Emek ve Adalet Platformu olarak ‘Allah Emekten Yanadır’ adlı bir kitabı olan Hasan Köse’yi misafir etmiştik. O kitapta özel mülkiyetin meşru olduğunu ancak mülkteki artışın Allah yolunda harcanmadığı zaman fitne ve fesada sebep olabileceğini söylüyor. Öte yandan ‘Mülk Allah’ındır’ diyenlerin bir kısmının mülkü, devlet otoritesi olarak tanımlaması söz konusu. Burdan yola çıkarak özel mülkiyete cevaz verildiğini söyleyebiliriz. Mülkün her zaman imtihan ve fitne vesilesi olabileceği, bunun yanında ‘Mülk Allah’ındır’ sözünün siyasi bir anlamı olabileceği de savunulabilir.

Ortalama bir insanın geçimini sağlayabilmesi için barınacak yerinin olması, karnının doyması, evliyse hanımının çocuklarının geçimini sağlaması gerekir. Bu imkanları helal yoldan kazanarak zimmetine geçirmesi Allah’ın mülküne ortak olması anlamına gelmez. Ancak niyet değişince amel de değişiyor. Mesela, Selman-i Farisi peygambere birşey verdiğinde Peygamber ‘ne bu’ diye sorduğunda ‘sadakadır’ dediğinde peygamber almıyor. Ancak aynı şeyi başka bir niyete binaen verdiğinde alıyor.

Belli bir elde büyük sermayenin birikmesi, İslam adına belli bir yönetimin, kişiler topluluğunun o sermayeyi dağıtması gibi bir yönelim içerisine girmesini haklı çıkarmaz. Birileri servet biriktirebilir ancak toplum olarak o kişiyle olan cihadı yumuşak ve güzel yöntemlerle yapmaya çalışmalıyız. Yoksa alıp dağıtmanın o insana da varoluş hakkı tanımayan bir yanı var. Ben diktacı yöntemleri tasvip etmiyorum. İhsan Eliaçık’ın da söylemlerinde öyle bir tehlike sezinliyorum.

Peki Hocam sizin az once söylediklerinizden hareketle bir ekleme yapmak istiyorum. Verdiğiniz ahilik örneğine ek olarak kar marjlarının belirlenmesi hususunu da düşünmek gerekiyor. Ahilik geleneğine baktığımızda bir sektörde en fazla kazanan ile en az kazanan arasında en fazla 4-5 kat fark olduğunu biliyoruz. Öyle şu anki sistemde olduğu gibi devasa uçurumlar mevcut değil. Sistem kar marjını belirlemeye kadar birçok noktada piyasaya müdahale ediyor. Sistemin, maddi anlamda iyi olan bireylerden “zor” kullanarak sermaye birikimi engelleniyor ve bu “zor kullanma” ile toplanan paranın kamuya yeniden dağıtımı söz konusu. Bugünkü durumda ise İslamcılar ekonomi konusunda birşeyler söylerken – Has Parti tecrübesini ve bazı cılız sesleri bir kenara koyarak söylüyorum- sistemi yeniden kurmak üzerine kafa yorulmadığını,emek harcanmadığını görüyoruz. Örneğin Müsiad örneğinden hareket edelim. Var olan durumu meşrulaştırma hatta iki farklı dini algının ortaya çıkması durumu var burada.Ne diyor bunlar : Allah nimetini kullarının üzerinde görmek ister. Bu hadisten hareketle mevcut ekonomik düzen meşrulaştırılıyor. Burada yataylık nerede mesela? Senin üzerinde görmek isteyen Allah, neden başka bir kulunun üzerinde görmüyor? Aslında Ahilik örneğinde verdiğim üzere peki “zor” kullanarak almayalım peki ne yapalım? İnsanların tercihine ve vicdanına mı bırakalım bu meseleyi? Sistematik müdahaleler yapmayalım mı?

Yani yapılabilecek şey aslında olabildiğince Ahilik benzeri bir sistem getirerek paylaşımcılığı ve eşitlikçiliği ön plana çıkaran bir model ortaya koyabilmektir. Fakat bunlarla birlikte mevcut dünya sistemiyle de rekabet edebilen bir model üzerinde çalışmak gerekiyor. Yani tamam herşey iyi hoş da tasarladığınız modelde dünya sistemiyle rekabet edilemiyorsa orada da ortaya sıkıntılar çıkacaktır. Ben rekabetin ortaya koyulamadığı bir görüşü de tasvip etmiyorum. Faizi bile belki dönemsel olarak meşru ilan eden –bireysel ve sistemsel bazda meşru görebilen- uygulamaların doğru olabileceğini düşünüyorum. Sizin şu çağda başkalarının hükümranlığı altında yaşarken o hükmü yok sayarak sorumsuzca birtakım uygulamalar ortaya koyma hakkınız olamaz bir müslüman olarak. Müslümanları daha başı dik, hakikaten dünya ölçeğinde uyumlu özneler haline getirme hedefine hizmet eder işler ortaya koymalısınız.

Mesela Fransa’da bir ara tartışılmıştı. Belirli bir gelirin üzerine çıktığınızda vergi oranları da buna mukabil olarak artıyor. Böyle birşey mi söylemek istiyorsunuz Hocam? Buradan aslında sizin o söylediğiniz şeyleri doğrular nitelikte. Servet arttıkça vergi oranları da artıyor. Mesela o mantıkla hareket ettiğimizde buna da mı karşı çıkmalıyız? Bu bir bakıma “zor” kullanarak yeniden dağitımın sağlanmasıdır. Devletin müdahalesi anlamında düşünürsek mesela İslami bir yönetim altında yaşadığımız varsayarak bu tartışmayı zekat üzerinden de götürebiliriz. Mesela ülke kıtlık durumunda ise ciddi manada toplumun sefaleti söz konusu ise maddi durumu iyi olanlar için zekat oranı artırılabilir. İlla kırkta bir gibi bir oran her şart için uygulanacak diyemeyiz. Şartlar değiştiğinde bu oran da değişebilir.

Mevcut İktisadi İşleyiş Toplumsal Paradigmamızın Hilafına İşliyor

Dediklerini anlıyorum da burada şöyle bir durum var biraz da : Biz tarih boyunca paylaşma ile ilgili işleri sadaka zekat infak gibi ibadetler aracılığıyla gerçekleştirmiştik.Yani gelinen noktada kapitalist dünya ile rekabet edebilir hale gelmemiz bakımından birilerini zorla işçileştirmemiz gerekiyor. Sermayeyi belli ellerde yapay bir şekilde toplamak hedefine yönelik işler yapıldı. Henüz Cumhuriyetin ilk yıllarında sermayenin temerküzü için yapay bir takım politikalar uygulandı. Bizim toplum paradigmamız dışında hatta bu paradigmaya ters olarak “zenginler yaratıldı.” Biz bu duruma mecbur bırakıldık ve şu anda çok paradoksal durumun içerisindeyiz. Bir yandan sanayileşmek zorundayız –sermaye sınıfının oluşması ve yatırımların yapılması anlamında – öte yandan da bu dünya kapitalist sisteminin sorunlarını çözmede asli paradigmamızı  nasıl kullanacağımızı ele almamız gerekiyor.Küçük küçük adımlarla ve kim olduğumuzu unutmaksızın mevcut kapitalist sistemde var olabilir yeni ufuklara yelken açabiliriz. Bu benim temennim tabi ki. Yani “biz” kalarak mevcut kapitalist sistemi dönüştürmenin ve o sistem içerisinde var kalabilmenin imkanları olduğunu düşünmekteyim. Fakat şu anda mevcut iktisadi işleyişimizin toplumsal paradigmamızın hilafına işlediğidir. Bunu da ifade etmek gerekir.

Hocam söylediklerinize pek katılamayacağım. Tanzimat’tan beri biz sürekli kapitalistleşiyoruz ve sürekli dünya sistemine entegre oluyoruz. Bu bizi İslam’dan uzaklaştırıyor. Ayrıca bu iktisadi düzene mahkum da değiliz. Arkadaşlarımız Küba örneğini verdiler. Küba’da insanlar başka şekilde yaşıyorlar. Belki daha kıt kanaat yaşıyorlar ama Amerikan sistemine meydan okuyorlar, onlara kafa tutuyorlar bir bakıma.Sonuçta o insanlar bir şekilde mevcut kapitalist sistemin ağı dışında farklı bir ekonomik form içerisinde yaşamaya çalışıyorlar. Bu bağımsızlık açısından önemlidir diye düşünüyorum.

Tarihte daha once yapılabilen birtakım uygulamalar yeniden yapılabilir. Bu örnekler tarihimizde mevcuttur.Bunu illa da bir çatışma üzerinden şekillenmesi gerekmiyor.Öncelikle paradigmal bir reddiye gerekiyor bizim için. Mevcut sistemin bir parametresi olarak biz de bu sistem içerisinde var olalım dediğimizde sorunlarımız çözülmüyor. Aksine katmerleşerek artıyor. İslami görünümlü bir model kuralım ve bunu yaparken de mevcut sistem içerisinde kalalım dediğimizde İslam’dan da oluyoruz aslında. Çare bu değil. Çare bilakis bu sistemi de dönüştürecek “bir başka sistemin” ortaya koyulması ile gerçekleşecek . Yani mesela sunumda bahsettiniz, bu sistemin devam etmesi için birilerinin işçi birilerinin patron olması gerekiyor diye. Neden böyle olsun ki ? Neden tüm çalışanlar o fabrikaya ortak olmasınlar mesela? Aslında bizim hicret etmemiz lazım. Kapitalizmden kurtulmamız lazım. Bunun için de mevcut sistemi revize etmekten öte alternatif bir sistem oluşturmamız lazım. İllaki Küba ya da Sovyet modeli şeklinde bir model de olması gerekmiyor. Ahilik gibi bir model de ortaya konabilir mesela.

Türkiye’nin tarihi ve mevcut şartları böyle bağımsız bir harekete izin vermez.Kapitalizmden kurtulmuştuk aslında. Zorunlu olarak oraya hicret ettik. Şimdi o kapitalizm içerisinde çalışmak uğraşmak ve onu dönüştürmek zorundayız.

-Bir kooperatifçi olarak ben de ufak bir katkı yapmak istiyorum bu söylenenlere. Konuşmalarda bahsi geçen ahilik de aslında kooperatifçiliğin temelidir bir bakıma.Dolayısıyla anlatıldığı üzere İngiltere’de falan icat edilmiş bişey değildir.Tarihte bizim kurduğumuz bir sistemdir. Bence sorun şuradadır: Türkiye’de bir bölünmüşlük var. Yani hangi sektöre bakarsanız bakın bir yerde bir örgüt varsa onun karşısında karşı bir örgüt kuruluyor. Biri TÜSİAD darken diğeri MÜSİAD diyor mesela. Sonuçta paradigmatik olarak bakıldığında karşıt iki oluşum olarak ortaya çıkan bu yapıların temelde aynı şeyleri savunduklarını görüyoruz. Bu ikisi de bu sistemin dışında değiller aslında. Bu ekonomik ve siyasi yapıda sizin piyasa koşullarına göre hareket etmeniz gerekiyor. Ben dini argümanları kullanarak sosyal adaleti sağlayacağım dediginizde yaşama şansınız kalmıyor bu sistem içerisinde. Dolayısıyla adı Müsiad da olsa Tüsiad da olsa değişen bir şey yok aslında. Öncelikle samimi olmamız gerekiyor bu gerçekleri kabul ederek. Sonrasında sistemi değiştirme gayreti içerisinde olacağız. Az once de söylenildiği üzere mevcut sistem içerisinde yer almaktan öte sistemin dışında bir başka alternative model üzerine kafa yormadığımız sürece adına ister Müsiad diyelim ister Tüsiad diyelim değişen pek birşey olmayacaktır. Bu yapı herkesi kapitalist olmaya mahkum etmektedir. Dolayısıyla bizim sistem dışı bir model üretmemiz gerekmektedir.

Halkın Geniş Kesimleri AKP ile Birlikte Kapitalist Ruha Eklemlendi

Modernleşme tarihimizin başına dönersek bizim baştan beri amaçladığımız şey kapitalist olmaktı.Biz buna kalkınma diyorduk lakin asıl amaç bir bakıma kapitalistleşmek idi.Bir ara Bolşeviklik heyecanı ile sosyalist bir dönüşüm zihinlerde kıpırdanmalara neden olsa da heyecanımız kısa sürdü ve bu yoldan vazgeçerek asıl mecramızda yol almaya devam ettik. Modernleşme denilen şey kapitalist olmaktı.Lakin toplumdan bir moderleşme talebi gelmediği için bir modernleşmeci elit ortaya çıktı. Bu modernleşmeci elit bir sure sonra modernlik talebi olmayan toplum kendisine karşı ayaklandığı için topluma düşman oldu. Birçok isyan ortaya çıktı. Örneğin 1909-1930 tarihleri arası bu isyanlarla doludur. Bu modernleşmeci elit topluma güvenemediği için radikalleşme yolunu seçerek daha sert ve devrimci bir lider tipi ortaya çıkardı. Ve sonrasında bu zihniyet ruhunu askeriyeye emanet etti. Sonrasında askeriye devrimi koruyucu rolünü üstlenerek modernleşme tarihimiz boyunca kalkınmacılığı ve kapitalizmi korumaya çalıştır. Aşağı yukarı hedefledikleri buydu.2000li yıllara kadar farklı olan şey şuydu: Bu modenleşmeci elit halka bir şekilde sirayet edemiyordu. Halk kapitalist kalkınmacı siyasetlere karşı direniş biçimi olarak İslam ve Gelenek diye formüle edebileceğimiz birtakım yöntemlere kullanarak direnmeye çalıştı. Bu formülasyonda sadece İslam yeterli oldu diyemeyiz. Modernleştirici uygulamalara karşı halkın ortaya koyduğu direnme biçimi olarak Geleneği de anmamız gerekir. Mesela gelenekteki bazı uygulamalara bakalım. Bir başkasının tarlasını ektiğinizde mahsülün yarısı tarlanın sahibine diğer yarısı ise size aittir. Hadiste böyle geçer. Yahut halkın birbiriyle yardımlaşması gelenekteki güzel hasletlerdendir. Kurumsallık olmasa da bir şekilde insanlar var olabilmeyi başarmışlardır  gelenek içerisinde. Bunlar kapitalizme karşı ortaya koyulan örnek direniş biçimleriydi aslında. 2000 sonrası süreçte ise farklı olan şey şuydu : AK Parti vesilesiyle müslüman camia modernleşleşme dediğimiz bu hadiseyi içselleştirdi. Bunun doğruluğu yanlışlığı ayrı bir tartışma konusu olmakla birlikte benim söylemek istediğim AK Parti’nin geçmiş döneme nazaran modernleştiricilik açısından halkı karşısına almadığı, halk ile cepheden savaşmadığıdır. Mesela Müslüman camia şunu tartışmamakta : Bu kent hayatı bize uygun mu? Bu binalarda neden yaşıyoruz? AVM’ler bize uygun mu? Bu ‘gerici eğilimleri’ ben özlüyorum aslında. Mesela bir dükkanda içki satılıyorsa ordan alışveriş yapılmazdı. Bu tutum önemli bir direniş tecrübesiydi aslında. O direniş farkında olunmasa da süpermarketlere karşı bir direnişe dönüşüyordu. Mesela CarfourSA içki sattığı için bu supermarket karşıtı bir direnişe dönüşüyordu. Bu direniş İslami bir tonda olsa da aslında antikapitalist bir direnişti. Fakat Ak Parti vesilesiyle Müslümanlar modernleşmeye eklemlendiler. Mesela yol medeniyettir dendi, baraj dendi. Bunlar kötü şeylerdir anlamında söylemiyorum ama bunların hepsi toplamda kalkınmacılığa işaretti. Ve bu kalkınmacılık da zımnen de olsa kapitalistleşmeye işaretti. Şimdi bizim bugün yaşadığımız sıkıntı teorik manada büyük oranda bu söylediklerim etrafında dönmekte. Müslümanlar eskiden hiç değilse belli bir teorik olarak antikapitalist duruş sergilemeseler de pratik hayatta bir antikapitalist direniş gerçekleştiriyorlardı. Fakat bugün o imkanlar elimizden gitti. Mesele bu imkanları yeniden kurma meselesidir biraz da .  Önemli bir husus da şudur: Antikapitalist bir direnişi Müslümanlar seküler bir söylemle yaparlarsa bu da başka bir hataya dönüşür. Bir nevi meselenin özü boşaltılmış olur. Evet İhsan Eliaçık Hoca pek çok noktada haklıdır ama İhsan Hoca din/fıkıh konusunda haksız bir pozisyona düştüğü için söylediği şeylerin altı boşalıyor. Örneğin imam hatiplere, kurban meselesine ve bunun gibi birtakım şeylerle ilgili söylediği sözler havada kalıyor. Seküler bir ilahiyat kurma çabası antikapitalist bir duruş sergilese de “İslami duruş” olmuyor. Bu da aslında Ak Parti nasıl İslamcı camiayı modernleşme ortağı yapıyorsa farklı bir yerden de seküler ilahiyat söylemleri ile oluşturulan antikapitalist müslümanlık da bu söylem sahiplerinin bir modernleşme ortağına dönüştürüyor.Biz buradan bir çözüme ulaşmaya çalışıyorsak sizin de ifade ettiğiniz gibi “Anadolu ruhu” üzerinden birşeyler geliştirmemiz gerekecek.  Anadolu Müslümanlığı , tasavvuf ve halk kavramları üzerinden bir antikapitalist duruş geliştirilebilir.

-Burada bir başka hocamız daha var. Kendisi Yunan ve Hristiyan bir Hocamız. Dini inancını tam olarak bilmiyorum ama burada din üzerinden provokatif bir söz atmak istiyorum ortaya. Bu Hocamız Ankara’da AK Parti üzerine uzun süre çalışmalar yaptı. Doktora tezini AK Parti üzerine yazdı. AK Parti’yi son 10 yıldır iyi etüd ettiğini düşüyorum . Acaba kendisi bu söylenenler hakkında ne düşünür ? Bir de o taraftan bakınca tartıştığımız meseleler nasıl görünüyor acaba ? Mesela Anadolu ruhu gibi birşey ifade edildi az once . Bu Anadolu ruhu isimlendirmesi size birşeyler söylüyor mu ?

Christos Theasis: Ben doktora çalışmam sırasında Gümüşhanevi tarikatı üzerine çalıştım biraz olsun. Herkes bana bunu söylüyordu. AK Parti gelinceye kadar biz kapitalist yaşam biçimine mugayir bir hayat sürüyorduk. AK Parti geldi biz kapitalist olduk. Biraz latife yapacak olursak “tamamen duygusal olmaya başladık.” Ben bu durumu son 10 senedir çok net görüyorum. AK Parti’ye kadar insanlarda genel manada bir “saflık” vardı. O ruh epey dejenere oldu diyebilirim.

(Chtistos Theasis kastedilerek) Arkadaşımız bunu ifade etmedi ama “İkinciler Cumhuriyeti” adında bir kitabı var kendisinin . Kitabında da bu durumu çok güzel anlatıyor. AK Partinin toplum üzerindeki dönüşümdeki etkisini çok güzel ifade ediyor orada. Ben az önce katkı sunarken Hocamızın bahsettiğim kitabından da alıntılar yaptım aslında. 80 sonrası süreç içindi bu söylediklerim. Yani AK Partinin aslında Özal’ın devamı olduğunu Hocamız da anlatıyor bu kitabında.

Bu durumu “sınıfsal açlık” kavramıyla anlamak mümkün olabilir belki de . Adem Çaylak Hoca bahsetmişti buraya geldiğinde. Önceden imkanı olmayan kitleler , belirli imkanları ele geçirince o sınıfsal açlıklarını ortaya çıkardılar. Bu zaten insanların derinlerinde mevcuttu sadece uygun şartlar meydana çıkmamıştı. Uygun şartlar oluşunca insanları bu sınıfsal açlıkları birden ortaya çıktı. Bir nevi kedinin uzanamadığı ciğere mundar demesi gibi birşey bu.

Anadolu Müslümanlığı Mücadele Stratejisine Temel Olabilir

Bir katkım daha olacak affınıza sığınarak. Ruşen Çakır da ifade ettiği üzere son günlerde Müslümanlarda bir “selefileşme eğilimi “ gözlemleniyor. Bu eğilim gittikçe her alanı kuşatıyor. Şu an Müslüman coğrafyaların birçoğunda hakim olan siyasal atmosfer selefileşme eğilimi gösteriyor.Ve bu Türkiye’de de vücut bulmaya çalışıyor. Belki de Türkiye’de İslamcılık selefileşiyor.Her ne kadar İslamcılığın selefilikten geldiğini ve selefiliğin farklı tonları olduğunu ifade etsek de “İslamın ruhsuzlaşması ve katı prensiplerle ortaya çıkması anlamında bir selefileşmeye” doğru gidiyor ülkemiz. Bunu şu nedenle söylüyorum: Selefilik bir şeyler inşa etmeden / kurmaktan ziyade sadece yıkmayı ve savaşmayı söylüyor bizlere. Çünkü selefilik Sünni düşüncenin düşmanı ile karşı karşıya gelmesi ve savaşması üzerine kurgulanmış bir düşünce sistematiği gibi duruyor. Savaşmayı çok iyi bilen ama onun dışında bir nizam kurma potansiyelini bünyesinde barındırmayan bir yol. Bu bağlamda kurucu tecrübesi olmayan yüzeysel bir inanç biçimi aslında. Burada Anadolu Müslümanlığı dediğimiz şey devreye giriyor ve birşey yapılacaksa az once bahsettiğim ruhsuz,savaşkan ve düzen kurucu olmayan selefiliğe karşı Anadolu Müslümanlığı terkibinin bir işlevi olacaktır. Birşey yapılacaksa bu Anadolu Müslümanlığı üzerinden birşeyler inşa edilmelidir diye düşünüyorum. Buna saf İslam da demek mümkün ama gelenekteki bazı uygulamalar sebebiyle böyle bir isimlendirme yapamıyoruz. Sünnette olmayan bazı uygulamalar sebebiyle saf İslam diyemiyoruz. Bu nedenle Anadolu Müslümanlığı kavramsallaştırmasını tercih ediyoruz.

Peki Anadolu Müslümanlığı terkibi üzerinden birşeyler kurmaya çalışmak bizi milliyetçilik tehlikesine de düşürmez mi? İşin tasavvufi boyutunu bir kenara koyalım; Mustafa Kutlu’nun yapmaya çalıştığı şey en nihayetinde bizi milliyetçi ve ötekini dışlayıcı bir konuma sürüklemez m?

Benim düşünceme gore Anadolu Müslümanlığı böyle bir tehlikeye sürüklemez bizleri. Bu hem Osmanlı deneyimini hem İslamın kendisini bir eklektizm içinde sunmaya çalıştım.Bu eklektizm birbirinden çok farklı kültürel, sosyal,inançsal dokuları bir arada ve birbirine eklenerek sağlıklı bir biçimde var edebilmeyi sağlıyor. İktisadi planda örneğin Osmanlı’nın feodaliteye çok ters bir yapısı olmasına rağmen, fethedilen yerlerde oradaki feodal yapılar kendilerini korumak istediklerinde onlarla da eklemlenmeyi becerebilmiştir. Bizatihi konuşulan dilin kendisi eklektiktir. Tek başına Osmanlıca diye bir dil mevcut değil. Ama bu diller karışımı bir alaşım aslında. Buna benzer pekçok eklektik süreçten bahsetmek mümkün Osmanlı toplumu için . Dolayısıyla doğru bir Anadolu ruhuna gönderme yapmak tam aksine bugün bu milliyetçi ve dışlayıcı katagorileri aşıp daha eklektik ve daha sağlıklı bir formda bütün dünya ile buluşabilir. Bununla ilintili olarak üzerinde durmadığım ama onemli olduğunu düşündüğüm bir konuyu da burada aktarmak isterim . Yeni çıkacak kitabıma son bölüm olarak “alternatif direnme stratejileri” diye bir bölüm eklemiştim ondan bahsetmek istiyorum. Burada sol ve sağ kavramlarını tipik olarak şu şekilde ifade ediyorum.

Sağ; itaatkar,içe dönük,dışlayıcı,uzlaşmacı,sessizliği araçsallarştıran,iktidarın diliyle konuşan,özel kamusal heryere yaygın ve bu anlamda postmodern stratejilerle uyumlu bir içeriğe sahiptir.Ayrıca iktidarın ötesinde Tanrı’ya yönelir. Yani birşeyleri ele geçirmek daha fazla zenginlik ve güç/iktidar değil bir nevi Tanrı’ya yönelmiş olma bağlamında vahdet-i vücud prensibini içselleştirmiştir. Yani Maslow’un “ihtiyaçlar hiyerarşisi”nin son aşamasındaki “özgerçekleştirim” tam da böyle bir vahdet-i vücudla bağlantısı kurulabilecek birşeydir. Öyle ki yoksul insanların bu Tanrı’ya yönelmişlik duygusu içerisinde yaşadıklarını biliyoruz. Tasavvufla bezenmiş ve Anadolu ruhunu da yansıtan bir direnme stratejisinde buluşulacaksa eğer –Emek ve Adalet’in yöneliminin ben bununla da ilintili olduğunu düşünüyorum- o zaman hakikaten bu tasavvufla bağlantılı , “sırf sessizlikten örülü bir eylemler zinciri” direnme stratejisi olarak mümkün hale geliyor. AKP’yi çok başarılı kılan, ondan once Milli Görüş çizgisini başarılı kılan başka birşey daha var. Bu da kamusal ve özel alanların buluşturulması,bunların bir potada eritilmesidir.Bu çok önemli birşeydir. Mesela CHP çizgisine baktığımız zaman karşımıza çıkan durum özel ile kamusala alan arasındaki devasa açıklıktır.Siyasetin kamusalda yürütülmesi ve özeldeki yansıtmayan türde sahici olmayan bir siyasetin yürütülmesi durumu ile karşılaşıyoruz. AKP ve Milli Görüş çizgisi bu açıklığı kapatmıştır. Başarılarının temel unsurlarından birisi de bu açıklığın kapatılması ile ilgilidir.

Yukarıda sağa ilişkin bir takım kavramlardan bahsettim. Buna mükabil olarak sola baktığımızda ise şunlarla karşılaşıyoruz: Sol nedir ? Asidir,dışa dönüktür,muhaliftir. ‘Allah benim’ deyip sokağa fırlayan türden bir tasavvuf anlayışını benimser. Solun tasavvufu biraz Allah’a ulaşmaktan ziyade “Allah benim” diyen bir tasavvuf anlayışıdır. Sokak siyasetine dayalı bir anlayışı vardır. İslam ve Sol dediğimizde de İslami Sol tercihini nasıl bir stratejiden yana ortaya koymalıdır sorusuna odaklanmamız gerekmektedir.Yani sağın tarihten getirdiği bu içe dönük pasif, iktidarla aynı dili konuşan ve sokakları başkalarına terk eden bir strateji mi izlenecek yoksa sokaklarla da bir müşterek nokta bulunarak buluşma sağlanabilecek mi ? Böyle bir buluşma olduğunda İhsan Eliaçık’ın hayata geçirmeye çalıştığı buluşma gibi mi olacak bu buluşma ? Yoksa daha yumuşak, özelle kamusalı buluşturacak şekilde daha naïf bir strateji mi izlenecek ? İşte tüm bu temel sorular üzerinde yeniden düşünmemiz gerekiyor. Emek ve Adalet bir açılım gerçekleştirecekse eğer sunumda bahsettiğim üzere sol ve sınıf kavramlarını da içerecek şekilde bir çıkış aranıyorsa eğer; sağ ve sol diye kabaca bahsedebileceğimiz alternatif direnme biçimlerini tek bir sepette harmanlamak gerekecektir.

Hocam, sunumda ve katılımcıların konuşmalarında ifade edildi. Kapitalist sistem içerisinden mi bir model üretilmeli yoksa sistem dışı alternatif bir modele mi kafa yorulmalı diye tartışıldı. Siz sunuma başlamadan once arkadaşlarla taşeron mevzusu üzerine konuşuyorduk. Kapitalizmin beşiği olan ülkelerde örneğin ABD,İngiltere ve Kıta Avrupasında aslında çalışanların saatlik ücretlerinin takır takır ödendiğini ve belirli bir yaşam standardına kavuştuklarını ifade ediyorduk. Tüm eleştirilerimize rağmen Türkiye’nin kapitalist dahi olmadığını müşahede ediyoruz. Çalışanlar paralarını vaktinde alamıyorlar, 8 saatlik sözleşmeye imza atıyorlar lakin günde 10-12 saatten aşağı çalışmıyorlar. Sağlık güvencesinden yoksun ve emniyetli olmayan ortamlarda çalışıyorlar. Kazandıkları para ortalama bir insanın geçinebileceğinin çok çok altında. Türkiye’deki durum kapitalizm dahi değil. Onun çok daha altında rezil bir sistem aslında. Dolayısıyla burda Ülker,Yimpaş,Kombassan gibi oluşumlar yeni de değiller . Bunlar Ak Parti iktidarı ile ortaya çıkmış yapılar da değiller. Burada şöyle bir şey düşünülebilir. İktidar bu sistem içindeli yapılara bir şekilde müdahale etse –denetleme ve politika uygulama anlamında- daha farklı bir durum ortaya çıkabilir mi ? İktidar sahiplerinin mevcut gidişattan memnun olduklarını, aslında çalışanların durumunu  ve sistemin işleyişini değiştirecek şekilde iyi niyetlerinin olmadığı üzerine de kafa yormak gerekiyor. Niyetleri olsa bunu ufak ufak uygulamaya koyarlar. Biz onlardan sistemi topluca değiştiecek radikal adımlar atmalarını beklemiyoruz. Sadece mevcut düzenlemeleri gerçekten uygulasalar, çalışanların durumlarını biraz daha düzeltseler , denetleme mekanizmalarını hayata geçirseler bu bile niyetlerini anlamamız açısından bize ipucu sunabilir . Ve bu sayede birtakım şeylerin değişebileceğine olan inancımız artabilir. Uzun vadede insanların zihniyet dönüşümünün gerçekleşmesinin yanında iktidarın mevcut işleyişe müdahale etmesi gerekiyor.

Günümüzde Tüketim Toplumu Çalıştırmak İçin Kırbaç İşlevi Görüyor

Bu iş dünya ölçeğinde belli ilişkiselliklerle yürüyor. Bir kere kapitalizme mecbur kaldığımız gerçeğini anlamamız gerekiyor. Bizim tercihimiz değildi bu . Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’nın son döneminde Müslüman işçi diye bir kavram yoktu. Yani işverenler de işçiler de gayrimüslimlerdi.  Yani insanlara 2000 tl maaş verdiğinizde yada yeterince destek verip daha uygun şartlarda yaşamalarını sağladığınızda, onları işçi olmaya mecbur kılan birtakım koşullardan kurtardığınızda onlar hala çalışmak isteyecekler mi ? Bu soru sorulmalıdır. Gerçi şimdi tüketim toplumu olmamız fazlasıyla bir kırbaç işlevi görebilir. Bunların hepsi tartışılmaya muhtaç konular. Ben kadın arkadaşlardan katkı almak istiyorum. Mesela ben sunumunda ifade etmiştim. Kadın ve erkeğin Allah’ın yeryüzünde halifesi olduğundan bahisle kadının da erkekle eşit bir şekilde halifelik sorumluluğunu icra ettiğine katılır mısınız yoksa bu halifelik mevzusunu erkek üzerinden mi sağlıyoruz biz ?

-Müslümanların uygulaması ile İslam’ın söylediğini bir görmemek lazım. Bir bakıma teori ile pratik olanın çelişkisi diyebiliriz bu duruma . Mesela gelenekten anlatılan “kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı dolayısıyla eksik ve düzeltilmeye muhtaç olduğu” saçmalıklarını bir kenara koymak lazım. Bunlar İslam’ın söylediği şeyler değil. Bir bakıma Müslümanların yanlış anlaması var burada. Ben sizin sunumunuzda dikkatimi celbeden bir hususa vurgu yapmak istiyorum. İçtihad kavramını anlatırken ictihad için “entelektüel cihat / mücadele “ ifadesini kullandınız. Benim cihat algılamamdan farklı bir yorumdu bu. Biz cihadı daha ziyade nefis ile mücadele , toplumsal mücadele yahut müslüman olmayan gruplarla savaş anlamında kullanıyoruz genellikle. Sizin ortaya koyduğunuz tanım beni çok etkiledi. Güzel bir açılım sağladınız bence. İctihad kavramını bir de bu şekilde ele aldığımızda buradan çok verimli tartışmalar ortaya konabilir.

-Hocam genel manada bir kopuş yaşıyoruz aslında. Müslümanların düşünsel yönelimleriyle pratikte bulunduğu konum arasında bir gerilim ve tenakuz hali var ortada. Ve aslında meşrulaştırılmak için bu durumun geçici olduğu,biraz zaman geçince sorunlarımız çözüleceği söyleniyor. Bir nevi “wait and see” anlayışı ile uygun şartlar oluştuğunda yavaş yavaş sorunlarımızın ortadan kalkacağı ifade ediliyor. Sorunlarımız bir süre sonra çözülecek lakin şimdilik sorunlar çözülene kadar mevcut durumu –meşru olmasa da -korumaya devam edelim anlayışı ortaya çıkıyor. Bir örnek vermek istiyorum bununla ilgili . Ben bir toplantıya katılmıştım. Orada Müsiad’dan bir yetkili vardı.Ekonomi üzerine bir mesele tartışılıyordu o toplantıda. Adam , Ali Şeriati’den örnekler vermeye başladı. Epey Ali Şeriati tandanslı bir konuşma yaptı. Yani Ali Şeriati ile ilgili olarak sosyal adalet vurgusu olmayan birçok şeyden bahsetti. Bahsetmediği tek şey sosyal adalet vurgusuydu. Ama sosyal adalet mevzusuna bir türlü gelemedi. O mevzu ile ilgili Şeriati’ye ufak da olsa bir atıf yapmadı. Sosyal adalet vurgusunu adeta pas geçti.Programın sonunda görüştük. Ben de Şeriati okuyan biri olarak gittim yanına. Hocam dedim baya biliyorsunuz konuyu. Ali Şeriati’ye de epey hakimsiniz dedim. Evet, gençliğimizde epeyce Ali Şeriati okumuştum dedi. Benim zihnimde toplantı sırasında konuşulanlar ile Ali Şeriati’den bu derece beslenmiş bir insanın herşeyden bahsedip sosyal adalete hiç vurgu yapmaması büyük bir çelişkidir. Bu; kitap ile bulunulan mevkinin , teori ile pratiğin, söz ile amelin çelişkisidir bir bakıma. Şeriati okuyup da sosyal adalete vurgu yapmıyorsanız burada bir çelişki vardır diye düşünmüştüm o toplantı sonrasında. Ali Şeriati’ye değerli bir mütefekkir gözüyle bakan bir kişinin amelde de bunu göstermesi gerekiyor.Toplum içerisindeki konumunda ve işgal ettiği siyasal,sosyal pozisyonda da bunu ameli olarak ortaya koyması gerekiyor.

Tabi, dediklerinin ortaya çıkması için çağın da uygun olması gerekiyor bu duruma. Bir nevi şartların uygun olması meselesi diyebiliriz yani.

1 Response

  1. ÖMER AKDAĞ dedi ki:

    Diyorsunuz ki, “Sağa geldiğimizde ise İslam, olumsuzluk taşıyan bir ifadeyle muhafazakarlığa, daha olumlu bir orjine yerleştirildiğinde ‘altın çağın muhafazası’na yorulur; Altın çağda, yani İslam’ın ortaya çıkışıyla birlikte kısa zaman içinde ideal bir toplum inşa edilmiştir ve sonraki müslümanlara düşen görev altın çağ idealinin korunması, muhafazasıdır. İslami yönetim tecrübesi kendi liderlerini, yöneticilerini ürettiği için müslümanları itaate teşvik eden bir niteliğe sahip bulunuyor”.
    Yukarıda ifade edilen husustan ne anlamak gerekir?
    Asr-ı saadetin “benzersiz” olması başka şeydir, bu edealin “korunması” farklıdır. Sözü edilen dönemin “benzersiz” olması peygamberimizle ilgilidir. Peygamberimizin şereflendirdiği zaman ve zemin müslümanlar için saygıdeğerdir. Bu yönüyle istisnaidir. Ama bu idealin muhafazası meselesi ayrıdır. Mecellede geçen “zamanın değişmesiyle hükümler değişir” kuralı gereğince “asr-ı saadetin” tekrarı hem mümkün değildir hem de bir maksat olduğunu sanmıyorum. Aslolan “benzersizliğin” idrak edilmesidir. Önemli olan ise insanî ihtiyaçların karşılanmasıdır. Arzu edilen budur. YOKSA İFADE EDİDİĞİ GİBİ “ALTIN ÇAĞIN MUHAFAZASI” ŞEKLİNDEKİ İFADEDE OLDUĞU GİBİ; DONMUŞ VE GELİŞMEYE KAPALI BİR ALGI OLUŞTURULMAYA ÇALIŞMASI DEĞİLDİR.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.