Yayınlanma tarihi: Cts, Kas 2nd, 2013

Kadrican Mendi ile Son dönem Türkiye Dış Politikasının İç Siyasetteki Karşılıkları Üzerine

Güz döneminin ilk Perşembe söyleşisinde, Kadrican Mendi ile uzun, güzel bir muhabbet gerçekleştirdik. Ortadoğu’daki son gelişmelerin iç siyasete etkisi üzerinden durumun vehameti, İslamcı siyasetin dünden bugüne geldiği yer, dış politikada “eksen kaymaları” konuşmanın ana hatlarıydı. Suriye’deki sert politika, Türkiye’yi yalnız bıraktı ve aslında İran’la birlikte girişilebilecek bir “taraflar arası diyalog” ihtimalini kapamış oldu. Şimdi Çin’le yapılan füze anlaşmasından “bağımsızlık” şiarıyla bahsediliyor. Bu, yoldaki yeni ve zorunlu bir makasın da habercisi olabilir mi, ilerde göreceğiz.

*         *         *         *

Kadrican Mendi: Eyvallah, bismillah. Genel olarak Ortadoğu politikaları, yani Türkiye’nin oturduğu eksen, dış politikada gözüken şeylerin aslında Türk siyasetine Cumhuriyet’in kuruluşundan beri nasıl yansıdığına ilişkin bir tahlil denemesi bu. Tartışmaya açık tabi her tahlilde olduğu gibi. Ama ana eğilimleri ortaya koymak iddiasındayız. Yoksa o detaylarda ayrı ayrı tartışılabilir. Şimdi biliyorsunuz Osmanlı’dan tevarüs eden kadim bir tartışma var. Üç tarz-ı siyaset denilen Türkleşme, İslamlaşma, Muasırlaşma şeklinde. Bu aslında nihayete erdirilmiş bir tartışma değil. Yani bu tartışma Osmanlı’da da bir nihayete erdirilmedi. Ve 2013 yılına geldiğimizde de aslında bu tartışmanın kendisi devam ediyor. Hem Osmanlının son dönemine- en azından 1900’den itibaren- bakarsak Abdülhamit’in son döneminden itibaren cumhuriyete, cumhuriyetteki farklı hükümet dönemlerine baktığımız zaman bunların oranları değişir. Yani bu üç unsurun siyasette, iktidarda, hükümette, devlette oranları değişir. Bazen Türkçülük öne çıkar, bazen İslamcılık öne çıkar, bazen batıcılık öne çıkar. Ama hiçbir zaman diğerleri tamamen tasfiye edilerek tek kanat üzerinde devam etmiş değildir. Bence genel bir çerçeve olarak bunu akılda tutmak lazım. Bu başlı başlına aslında oylumlu bir mesele. Şu anda yani 2005’ten 2006’dan itibaren -Akp iktidarının ikinci döneminden itibaren- “İslamcılık” (tırnak içinde kullanıyorum tabi bu tariflerin hepsini, yani onların iddia ettiği içerik anlamıyla, onayladığımdan değil ama olayı izah etmek anlamında kullanıyorum bunu) İslamcılık biraz öne çıktı, Türkçülük biraz arkada kaldı, Batıcılık da bir referans odağı olarak zaman zaman kullanılıyor özellikle batıya dönük eksen kaymalı tartışmalarda. Yani böyle genel bir eksen üzerinden ben açıkçası siyaseti görüyorum. Buradan baktığımız zaman o devamlılıkları daha rahat okuyabiliyorum. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e intikal eden devamlılıkları ve onun hangi hükümet gelirse gelsin -soğuk savaş dönemini belki bir ana bütün olarak ayırabiliriz, soğuk savaş öncesi ve soğuk savaş sonrası son dönemde de Arap Baharı diyerek üç kısma ayırırsak- cumhuriyet döneminde de aslında aynı sürekliliklerin devam ettiğini düşünüyoruz.

Menderesle başlayan sağ çizgiyi de İslamcılığın içinde mi değerlendiriyorsunuz?

Menderes’le sağ çizgi başlamaz aslında işte ben onu iddia ediyorum. Menderesin üç tarzı siyaseti de Akp’ye benziyor. Menderesle öne çıkan Türkçülüktür tabi ki, biraz da batıcılık. Atatürk’ü koruma kanunu falan biliyorsunuz Menderes döneminde çıkmıştır. Bütün o ezanı serbest bırakma iddiasına rağmen Batıcılıkta bunu takviye eder. Ama İslamcılıkta kendisine en azından o muhalefetin iddiası üzere devam eder. Ama menderesle başlamaz. Cumhuriyetin başından beri o Halk Fırkası’nın içerisinde belki çok iddialı gelecek ama islamcı ekipler olmuştur. Yani Halk Fırkası’nın İsmet İnönü’nün en azgın olduğu dönemlerde dahi. İslamcılar kendilerine o dönemde İslamcı demeyebilir. En tipik örneği vereyim çok örnek verilebilir de; (geçen sene İletişim Yayınları’ndan bununla ilgili müstakil bir kitap çıktı, çok başarılı bir kitap, Cumhuriyet Halk Partisi’nde sağ fırka isimli. Kitap bu konu üzerinde özellikle durmuş) Şemsettin Günaltay. Biliyorsunuz Akif’in ekolünden bir adamdır. Yani Reşit Rıza’nın, Muhammed Abduh’un çevirilerini yapmış, İslamcılık tartışmasına dahil olmuş bir adamdır. Şemsettin Günaltay seçimleri kaybetmeden önceki son başbakanıdır Chp’nin. 1946’da başbakan Şemsettin Günaltay’dır. Yani Chp içerisine dahil bu süreklilikleri kaçırmamak lazım. Çünkü bir devlet var ve Osmanlı’dan devreden hikaye şu: Devleti nasıl koruyacağız, biz bu devleti nasıl kurtarırız? Kadrolarda her üçü de var. Yani burada bir kesinti yok. 1946’da mesela Şemsettin Günaltay başbakan. Bu tek başına bir şey ifade etmeyebilir ama genel çerçeveyi beslemesi anlamında bunu göz önünde bulundurmak lazım. Bu soruya vermiş olduğum cevap şu Türk aydınının (Türk aydını derken devlet aydınını kastediyorum yani devleti sahiplenmiş, sınıfsal olarak da kendi çıkarıyla devletin çıkarını bir gören, yöneten kesime ait olmuş veya ona dahil olmaya çalışan aydınlar anlamında söylüyorum) şöyle bir algısı var. Birinci özelliği bu devlet bir Türk devleti. Yani en önemlisi bu. Yani bir istisna, kaldırılabilir, tartışılabilir bir şey değil. İslamcısı açısından da bu böyle, Şemsettin Günaltay açısından da. İkincisi Müslüman bir toplumun devleti. İslami hassasiyetleri asla göz ardı edilemez. Üçüncüsü de uluslararası meşruiyeti yani devletlerarası platformda meşru olmasını da ancak batıyla kurduğu ilişkiler üzerinden sürdürebilir. Böyle bir sacayağı var meselenin. Konumuz tabi uluslararası ilişkiler, Ortadoğu olduğu için burada şu belirleyici etken ön plana çıkıyor; TC devleti bütün dış gruplarla, üç tarzı siyaset ile birlikte, devlet olarak kurmuş olduğu uluslararası ittifaklar üzerinden ilişki kuruyor. Türk dış politikasının omurgası budur. Batıyla kurduğu ittifak ilişkileridir.

Nato’ya girişinden itibaren Adnan Menderes bunu belki biraz kurumsallaştırmıştır. Bu dönemden itibaren Türkiye’nin dış siyasetinin ana omurgasını yani ana yörüngesini batıyla girmiş olduğu ittifaklar belirler. Bu omurganın içerisi örülebilir. Böyle bir hareket alanı var. İktidarların hareket alanı var. Yani sağcı iktidar  geldiği zaman birtakım tezleri öne çıkartıyorlar, muhalefet olan Chp başka şeyleri öne çıkartıyor. Ama ana eksen batı ile kurulan ittifaklardır. Bu eksenin üstüne oturmuş olduğu alanın avantajları ve dezavantajları var. Türkiye’nin bir takım açmazları var, cumhuriyetle beraber. Bu açmazlar Akp hükümetinin de açmazlarını oluşturuyor. Ortadoğu politikası olarak sunduğu hezeyanda bu açmazlardan besleniyor.

Zaten jeopolitik olarak bölgeye baktığımızda 3 temel bölge görüyoruz. Türkiye’nin açmazları burada da karşısına çıkıyor. Mesela 3 bölge Ortadoğu’da 3 mihver olarak alacaksak 1. mihver Türkiye dil olarak güneye inemez. Çünkü Arapçadır güneyin dili. Mezhep olarak inemez. İran, Irak’ın bütün güneyi, Körfez bir Şii kuşak var. Körfezin diğer kısmını alırsak orada Vahhabi kuşak var. Türkiye’nin din alanında uyum sağlayacağı Sünni kuşakta da sıkıntı var. Batı ile ittifak üzerinden alacaksanız orada da tek bir müttefik var o da İsrail. Oynayacağınız üç tane faktör var, millet üzerinden oynayacaksınız Kafkaslara Türkiye cumhuriyetlerine gidebilirsiniz. Din üzerinden oynayacaksanız-ki şuana kadar Davutoğlu’na kadar kimse buna cesaret edemedi- bu da tutmamakta. Batı ile ittifak üzerinden oynayacaksanız orada da müttefikiniz İsrail. Bu özellikle 90larda denendi. Her üçünün amacı aslında şuydu; kaybedilen Osmanlı hinterlandıydı. Üç tarzı siyasetten ikisi denenmiş ama ne Musul-Kerkük sorunu ortadan kalkabilmiş, ne Batı Trakya çözüme kavuşabilmiş ne de misakı millinin sınırlarının kaybettiklerini geri kazanabilecek bir fiziki ortam sağlayabilmiştir. İkincisi jeokültürel açılımda sağlayamadı. Akp’nin yeni diye sunduğu ve bunu yaparken de İslami camiayı yedeğine alarak yaptığı siyaset aslında bu. Genel okuma olarak baktığımız zaman şunu görüyoruz; Ahmet Davutoğlu ilginç bir anekdot vereyim 28 şubat sürecinde Ahmet Davutoğlu’nun kitabı harp okullarında okutuluyordu. Girilen ilişkiler Akp ile başlamış değil, ya da devletin Davutoğlu ile girmiş olduğu ilişki. Yine herkesin tanıdığı bir aydın anlatıyor; genelkurmaya gitmiş, kapıdan girdiğinizde karşınızda Osmanlı haritası var.

Türk dış siyasetini ordu belirler. Yani Akp’nin getirmiş olduğu farklılaşma genelkurmayın üç tarzı siyasetinden hangisini öne çıkardığıyla alakalı. Milliyet üzerinden siyaset geliştirildiğinde ülkücü kadrolar kullanıldı, dini ayağını da Fethullah Gülen tamamladı. Devlet orada Türkçülük üzerinden siyaset yapamayacağını anladığında İran tehlikesine, Vahhabi selefizmine karşı Türk-İslamını empoze etmeye çalıştılar. Fethullah Gülen hikayesi de böyle başladı. Türk okulları Kafkasya projesine hizmet için açıldı. Laik batılı bir devlet modeli üzerinden İsrail, Türkiye, Azerbaycan bu bölgeyi kuşatarak model olabilirdi, bu da başarısız olunca devlet içersindeki Osmanlıcı kadrolar Akp kadrolarıyla ilişkiye girdi. Davutoğlu’nun kendini sunmasından ziyade Davutoğlu’yla devlet ilişkiye girdi. Bunu, şimdi baktığımız zaman daha net görüyoruz. O zamanlar bizim camianın da nasıl ekseninin kaydığını anlamıyorduk. Şuna inanıyorum, bu meselelerin tartışması yani İslamcı bir hükümet ile “halife” yani siyasal kodlarında halifelik olan bir iktidarla yola devam edeceksek, misakı milli sınırlarını yeniden elde etmeye çalışacaksak, Türkiye’de neler yapmamız gerekebilir üzerinden tartışıldı.

Hocam Erbakan’ın D-8, ümmet kavramıyla askerin ortaya koyduğu hilafet arasında nasıl bir fark var? Benzer miydi birbirlerine?

Benzeyebiliyor ama Erbakan’ın bunu çok uyumlu hale getirecek vakti olmadı. Bu da muhtemelen masadaydı. Erbakan’ın her zaman devletle, askerle olan ilişkileri köklü ilişkilerdi. Erbakan’ın karşısında 28 şubat yapan ordu içerisindeki farklı bir fraksiyondu, devlet değildi yani.

Türkiye bu hat üzerinden ilerleyemeyeceğini anladı, Azerbaycan’a büyük önem verildi o dönem, hatırlarsınız Özal’ın meşhur bir lafı vardı Azerbaycan’la ilgili o açmazı itiraf etme sadedinde “ama onlar Şii” şeklinde, yine o dönemde balkan göçmenlerinin getirilmesi Bulgaristan’dan, yani bunlar hep aynı enternasyonel çalışmalarının ürünü. Bu açmazlar görüldü ama ayak hala sancıyordu ve Ahmet Davutoğlu devletle masaya oturduğu zaman muhtemelen -hayali bir senaryo- şunları konuştular; Davutoğlu’nun aksine devlet Türkî cumhuriyetler üzerinden “kazanım” açmazının farkındaydı çünkü hem Azerbaycan’ın devletin tasavvurundaki gibi bir Türklük tanımı yoktu hem de mezhepsel farklılıklar vardı. Sünniliğin zorlanması ise Alevi-Sünni çatışmasını tırmandırabilirdi. Bir başka etmen Kürtlerdi. Türkçülüğün ön plana çıkartılması Kürtçülüğü tetikleyecekti. Muhtemelen genelkurmay masaya bunu koydu. Peki İslamcılığı çıkartacaksak neler olabilir? Hangi İslami kanal üzerinden benlik algısını besleyen, Osmanlı hinterlandını ayağa kaldıracak, kaybettiğimiz eski azameti ayağa kaldırabilecek bir İslamcılık olsun. Ya Davutoğlu ya da devlet şunu masaya getirdi; Türkiye’de aktif, kendine İslamcı diyen kesim 78 İran İslam Devriminin etkisindeydi. (İran İslam Devriminin etkisinde olmayan İslami gruplar kendilerine zaten İslamcı demezlerdi) O dönemlerde İslamcı olduğunu söylemek en başta antiemperyalist olmak demekti yani batı ile girilen ittifakı eleştirilirdi. Oysa dış politika batıyla ittifak üzerine kuruluydu. İslamcılık demek İran İslam İnkılabının olumlanması demekti ve burada da böyle bir sıkıntı mevcuttu. Peki bu İslamcılığa bir alternatifiniz var mı? Bir tanesi hilafetin siyasi bir kurum haline getirilebilirliğiydi.

Türkiye Cumhuriyeti devleti hilafeti kurumsallaştırabilir mi? Mesela İslam Konferansı Örgütü gibi. Türkiye bunu kurumsallaştırabilir mi? Bunu kurumsallaştırabilirse İslam Dünyasında bir karşılığı olabilir mi? Buradan da bir şey çıkmayacağını görüyorlar. Burada bence Akp kadrolarının veya Ahmet Davutoğlu’nun ortaya sunmuş olduğu şey iç politikada Türkiye’deki İslamcıların nasıl 10 sene içerisinde 180 derece istikamete evrildiğini gösteren bir şey. Ahmet Davutoğlu muhtemelen -bunlar tartışılabilir- bu bölgede ihvan üzerinden bir islamcılık, bir modelle ilişkiler kurulabileceğini öne sürdü. İhvan ile Türkiye Cumhuriyeti ilişkileri de Akp ile başlamış değildir. Çok eskiye dayanır. Bir anekdot aktarayım Robert Fisk’in Lübnan ile ilgili bir kitabından. Fisk 1982 de Suriye’ye gidiyor, Hama’ya uğradığında -çok büyük bir gerilim var o dönemde Hama’da- yakalanan bir silah dolusu kamyonun aslında Türkiye’de bir Hilafet Devleti kurmaya çalışan Alparslan Türkeş’e bağlı bozkurtlar tarafından İhvana gönderildiğini konuşuyor halk. O dönemde Alparslan Türkeş hapiste, muhtemelen halk arasında dedikoduya dönüşmüş. Bu şunu gösteriyor; Türkiye o dönemde bile müdahale etmeye çalışıyor. Yine muhtemelen bu milli istihbaratın içerisinde ülkücüler üzerinden oluşturulan bir şey o dönemde. Daha sonra ihvanın katliama uğradığı süreçlerin 10 gün öncesi bu haberin halk tarafından konuşulması. Bu olay günümüzde yapılan operasyonları anlayabilmek açısından da çok ilginç. Yani o dönemde, ortada Akp filan yok Kenan Evren dönemi. Ortada İslamcıların, Ülkücülerin olmadığı bir dönemde böyle bir olay tartışılıyor Suriye’de. Bu anekdotu şunun için anlatıyorum, bu ilişkiler Ahmet Davutoğlu ile başlamış değil. Televizyonlarda mükemmel Türkçe konuşan İhvan temsilcileri görüyoruz, çünkü yirmi-otuz senedir Türkiye’deler. İhvan’ın ileri gelenleri, özellikle Suriye İhvanı’nın ileri gelenleri zaten Türkiye’deydiler.

TC’nin Ortadoğu politikasının böyle bir sürekliliği var. Nasıl İran devriminin muhalifleri Yalova’da askeri kamplarda eğitildilerse, 90’lı yıllarda İhvan’ında, özellikle Suriye İhvanı’nın, siyasi kanadı Türkiye’deydi. O zamandan kurulmuş ilişkiler var. Bunun üzerinden denendi. Ahmet Davutoğlu bunun arka planını çok iyi çalışmış, öncesinde bir sürü bağlantılar kuruldu. STK’LAR, muhalifler üzerinden bağlantılar kuruldu. Ama ortada bir yığın sıkıntılar vardı. İhvan üzerinden harekete geçirilebilecek Türkiye’deki İslamî kesimler aslında aktif olmayan kesimlerdi.

İhvan öğretisinde İslam Devrimi yoktur. İhvan’ın Suriye’deki kanadı İran İslam devrimine iyi gözle bakmaz. Böyle çelişkiler var. Bir model olarak İhvan’ın modeli Filistin’de dahi devrimci bir model değildir. Filistin direnişini Hamas üzerinden okuyoruz ama Filistin direnişinin mimarı Hamas değildir aslında, İslamî Cihad’dır. Hamas son ana kadar da İslami Cihad’a fren olmuştur, 87 intifadası başlayana kadar. Filistin İhvanı Müslimini’nin (Hamas) modeli bile İsrail’e karşı bir kalkışma değil, çok güçlenene kadar cihad edemeyiz şeklindedir. Çok güçlenmemiz için de nesil yetiştirmemiz gerekir diye medreseler/okullar açacağız tarzında projeler düşündüler. Bu şekilde güçlenip sonra cihad edeceğiz tezini benimsediler. Filistin İhvanı’nın da, Mısır İhvanı’nın da tezi bu. Ama bunları yaparken bir yandan da İsrail’e karşı Arap gençler, Müslüman gençler hızla milliyetçi veya sol akımların yörüngesine girmeye başlayınca bir tepki olarak açığa çıkıyor, Fethi Şikaki ilk defa bunu ortaya koyuyor. Filistin halkı intifadayı başlattıktan sonra Hamas, (ana gövdedir, en örgütlü yapıdır) Şeyh Ahmet Yasin’in bunu benimsemesiyle (Allah razı olsun) kitleselleşiyor. Ama İhvan’ın devrimci bir çizgisi yok. Bu anlamda İhvan modeli üzerinden örgütlenen ülkelerde de böyledir.

Mesela Türkiye’de buna örnek kimdir? Milli Görüş’tür. Milli Görüş’ün modeli nedir? Milli Selamet’ten itibaren bakın seçim beyannamelerine; manevi kalkınma, dindar nesil, güçlü devlet, Osmanlı mirası. İhvan da bu zemini veriyor. Çünkü ihvan’da bir nesil yetiştirme, bir maneviyat vurgusu var. Bunlar kağıt üzerinde güzel duruyor. Ortadoğu siyasetini bunun üzerine kuralım. ama bunun üzerine kurduğumuz zaman Türkiye’deki bütün muhalif kesimler, büyük oranda İran İslam Devrimi üzerinden konsantre olmuş bütün kesimler burada bir çatlak oluşturacaklar. Bunlar en aktif unsurlar. İslamî camiadan ümmete ilişkin, İslam dünyasına ilişkin, Ortadoğu’ya ilişkin tahlil yapan, analiz yapan, devrimci bir çizgi üzerinden tez geliştiren yayınevleri hangileri baktığımız zaman, bunlar üzerine düşünen, tez geliştiren bir tane milliyetçi-muhafazakar ya da ihvan çizgisini benimsemiş bir yayınevi var mı?

Bu İslami camianın yüz seksen derece değişmesindeki unsuru böyle bir ray değiştirme faaliyetine bağlıyorum. Ahmet Davutoğlu bunu bina etmek istediği unsurları bir tercih yapmaya zorladı. Türkiye’deki İslamcılığın iki damarı var. Bir tanesi İran devrimini savunan, antiemperyalist, devletle uzlaşması mümkün olmayan bir çizgiydi. Bunun üzerinden gidersek Türkiye’de İslamcılığın iktidar olması mümkün değil. Çünkü bu tezi nereden yürütmeye çalışırsanız çalışın uluslararası meşruiyet sıkıntıya giriyor. Bu damar üzerinden gideceksek -ki en aktif unsurlar burada, en fazla fikri üretim burada yapılmış, Ortadoğu’yla en fazla irtibatlı olan yapılar da bunlar- şöyle bir şey söz konusu; Türkiye Cumhuriyeti’nde böyle bir İslamcı siyasetin imkânı var mı, yaygın da değil diğer cemaatler kadar, burada bir tercih yapılacaktı. Davutoğlu İslami camiaya burada tercihi sundu ve İslami camia bunu büyük oranda kabul etti. İhvan çizgisine dönüş oldu. 90’lı yıllarda hatta 2000’li yılların başında A. Hüseyin Fadlallah’ın kitaplarını mesela hangi yayınevi bastı? Şimdi o yayınevi hangi yazarların kitaplarını basıyor. Şuan El Benna ve ihvan kitapları basılıyor. Fadlallah kitapları basan bir yayın evi kaldı mı son on yıldır? Aynı ambargo İranlı mütefekkirler için de geçerli. Belirli bir döneme kadar İran’a sempati besleyen kesimler şimdi önlerine konan tercih doğrultusunda İran düşmanı kesildiler.

Arap Baharı öncesi İslam konferansı örgütünün açılış konferansında Abdullah Gül “bölgedeki rejimler kendilerine çeki düzen vermek zorunda, demokratikleşemedikçe dış müdahaleye açık bir konumda olurlar” demişti.  Arap Baharı dalgası 1989 yılı SSCB’nin çökmesinin devamıdır. Dünyanın küreselleşmesi ve ekonomik sistemin diktatörlük rejimlerini kaldıramaması neticesi. Mesela ırakta Saddam Hüseyin ile uğraşmak istememesi; çünkü diktatörlerin sisteme bir maliyeti var. Bu olaylar piyasanın gücünü göstermesi açısından önemli. 2000’li yıllara geldiğimizde Davutoğlu bunun farkındaydı. Suriye ile ilişkiler Ahmet Necdet Sezer’in Hafız Esed’in cenazesine gitmesiyle başlamış yani Türk dış politikası bunun önceden farkındaydı. Ortak hükümet toplantıların düzenlenmesi, neredeyse sınırların kaldırılması vb. meseleler başladığı zaman şöyle algılandı; Davutoğlu gelir gelmez dış politikayı değiştirdi. Hâlbuki bu süreç daha önceden başlamıştı. Türkiye Suriye’ye şunu söyledi; bizim üzerimizden Batı ile ilişki kurmanız bir şans. Amerika’nın dahil ettiği o “şer ekseninden” kurtulacak, İran’a muhtaç olmayacaksın. Bunun karşılığında da bizim cumhuriyet boyunca var olan politik Kürt varlığına müsaade etmeyeceksin. Hatta bununla alakalı Tayyip Erdoğan ile Beşer Esed’in imzaladığı 6 maddelik protokol var. Ama bu politika Arap Baharı ile beraber bozuldu.

İlk başlangıcında Tunus’ta barışçıl gösterilerle diktatörlerin rejimi sallanmaya başladı ve Türkiye bundan kortu. Bu paradoksal gözükse de Türkiye Esad’ın gitmesinden korktu. Türkiye Esad’ın Hüsnü mübarek gibi gitmesinden korktu çünkü Esad’ın plansız bir şekilde yıkılması sonucu oluşacak durumdan tedirgin oldu. 2004 Kamışlı’da başlayan olaylara dünya basını Kürt baharı isimlendirmesini koymuştu ve bu Arap baharından önceki bir hadiseydi. Suriye Kürtleri Suriye’deki en güçlü muhalif yapıdır. Baas Suriye’de Kürtler dışında bir muhalif örgüt bırakmamış ve Kürtler gibi Baas ile masaya oturabilecek başka bir muhalif örgüt yoktu. Ve Türkiye şu riskten korktu; Esad’ın gitmesiyle Kürtler ile masaya oturması gerekmekteydi. Tıpkı Irak’ta Barzani ile yaşadığı durum gibi. Suriye’de bir kontrollü müdahale peşindeydi Türkiye. Kuzey Irak’ta peşmerge göçünü hatırlayın. 36. paralel çekilmeden önce peşmergeler ve aileleri için Türkiye sınırını açmıştı. Turgut Özal’ın peşmergelere geçiş sağlaması sınırların anlamsızlığını göstermek içindi. Bu da Türkiye’ye orada müdahale gerekçesi sunacaktı. Ama buna Amerika ve dönemin genelkurmay başkanının istifası izin vermedi ve devlette çatlaklar oluşturdu. Aynı süreç Suriye meselesinde de gün yüzüne çıktı. Ortada mülteci yokken biz kampları tartıştık. Recep Tayyip Erdoğan’ın “Suriye bizim iç meselemizdir” demesini hatırlayın. Türkiye bu sayede Kürt unsurunu etkisizleştirecekti. Rojova’daki vekalet savaşını hatırlayın, Türkiye o dönemde bunu devlet olarak yapmayı planlamıştı. Suriye’ye girip burada bir insanlık dramı vardır diyecek ve arabuluculuk yapacaktı. Ama mülteci sayısı ve diğer etmenler istenileni yaptırmadı ve Türkiye BM üzerinden ve körfez devletleri üzerinden Suriye’ye girmek için meşru bir gerekçe bulmaya zorladı. Ama işler kontrolden çıktı. Bir sürü unsur işin içine girdi, hatta bunların lojistiğini de sağlar hale geldi. Asıl amacı Kürtleri tasfiye edip Amerika’nın hamiliğinde Esad ile Türkiye’de örgütlediği Suriye İhvanı’nı masaya oturtup barışçıl bir şekilde Esad’ı devre dışı bırakmaktı. Aynı politika Mısır’da da denendi. Türkiye’deki İslamî kamuoyu Suriye meselesinde bu minvalde politize edildi. Türkiye hükümetinin bu mevzuda tek atımlık barutu vardı bu yüzden ihvan üzerinden oynandı.

Mısır olaylarında da aynı seferberlik oluşturulmaya çalışıldı. Ama ihvan modeli maalesef orada da başarısız oldu. Tahrir olaylarını takip edenler bilirler ihvanın meşruiyet problemi vardı. Ama şu an biz mevzuları ihvanın meşruiyeti değil mağduriyeti üzerinden konuşuyoruz. İhvanın meşruiyet problemlerine bakacak olursak; 1 tahrir olaylarına geç katıldı, 2. Tantavi seçimlere aday olarak Hüsnü Mübarek’in eski bakanlarından birisini seçimlere aday olarak gösterdi. Tahrir’i oluşturan bileşenlerin tamamı buna karşı çıktı ama ihvan kabul ederim dedi. İhvan bunu kendi başına yapmadı, Mursi’nin yanına buradan giden danışmanlar vardı. Akp kadroları Mursi’ye sen iktidara gel de nasıl gelirsen gel dediler. İlk yapılan cumhurbaşkanlığı seçimine katılım %44 oldu ve oyların %50’sini aldı, yani %20 gibi bir karşılığı oldu. Hemen akabinde anayasa çalışmalarına başlandı. Çok büyük tepki oldu. Biz sadece son hareketlenmeler üzerinden tartışıyoruz Mısır’ı. Son bir buçuk sene Mısır ayaktaydı. Hâlbuki Tahrir sürekli ayaktaydı ve Mursi askerlere boşalttırdı Tahrir’i. İhvan’ın 3. hatası da anayasa çalışmalarına eşit katılım sağlama sözü verdiği halde komisyonun %80’ini kendi belirledi. Oluşturulan anayasa referandumuna katılım ise %33 oldu. Ortadoğu’da benlik idrakini, Osmanlı Ruhunu güçlendirmek için Akp kadroları Mursi’yi bu denli zorladı. Sonrasında Tahrir’e tekrar dolan halkın talebi Mursi istifa etsin, cumhurbaşkanlığı seçimleri yeniden yapılmasıydı. Halkın İhvan’ın yok edilmesine dönük bir talebi yoktu. Buna rağmen Türkiye Mursi’nin istifa etmesine izin vermedi. Akp nasıl Mavi Marmara olaylarını araçsallaştırdıysa Mısır ve Suriye olaylarını da araçsallaştırdı. Ama bu Mavi Marmara’daki kitleye oranla sürekli bir düşüş ile Suriye olaylarına ve Rabia olaylarına doğru sürdü. Sonuç olarak Akp’nin modeli çöktü ve devletin içerisinde çok ciddi tartışmalar başladı. Kürt meselesinde devletin ikircikli tavrı da bundan. Çok ciddi sıkıntı var devlet içinde. Bu projenin çöktüğünün herkes farkında. Proje bir sürü yerden çatladı. İhvan, körfez üzerinden çatladı. İç politikada da şunu gördüler, insanları çok da kitleselleştiremediler.

Şu anda devlet içinde bir damar Arap baharına kendimizi çok kaptırdık, fazla açıldık kendimizi bir toparlayalım, elimizi eteğimizi çekelim deyip yeniden Azerbaycan, Türkî Cumhuriyetler üzerinden Çin’e kadar bir entegrasyon çalışmasına girdi. Bunlar tartışılıyor. Tabi bunun Kürt meselesine bir yansıması var. O da şu, birinci Kürt açılımından itibaren aynı şeyi söylüyorum, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kafasında Kürt siyasetlerinin kafasında olduğu gibi çözüm yok. Böyle bir şey olamaz da, çünkü bu bir Türk devleti. Devletin kafasında değişmez bir paradigması var; buranın Türk olduğu. Kürt meselesine yaklaşım şu; Arap Baharı ilk başladığı zaman Rojava’daki Kürtler ile ilgili sıkıntı vardı. Bu sebeple burayı massetmek arzusu vardı. Baştan beri söylediğim gibi meselenin bir ayağı da Barzani üzerinden işledi. Kürt siyasetini Türkiye’ye entegre etme, bunun üzerinden de Batı’ya entegre etme; bunun başında ise Barzani vardı. Pkk’yı şuna sıkıştırdılar, senin silahlı olarak burada meşruiyeti sağlaman mümkün değil, burada insanlar öldükçe faturasını sana çıkarırız dediler. Ama alternatifin var ki bence Barzani de bunu kabul etti. Türkiye’nin hamiliğinde ‘Sünni bir unsur olarak’ Irak olayında Türkmenler üzerinden de oynadı, ama Türkmenlerin de yarıya yakını Şii. Türkiye Kürtleri burada Sünni bir unsur olarak Barzani üzerinden yeni bir enstrüman olarak kullandı. İkinci ayağı da pkk’ya silah bıraktırmaktı.

Ak Parti politikalarını mevcut devlet ideolojisiyle; yüzü batıya dönük  devlet politikasını üzerinden yürütüyor ve bunları geniş kitleler üzerinde meşrulaştırıyor. Çünkü  Kemalizm’in tavsiyesi durumunda Ak Parti onun yerine ne koyacak? Gezi olaylarıyla ortaya çıkan duruma bakalım; Aleviler ayakta, Kürtlerin zaten politik mücadeleleri var ve Gezi olayı ile özeleştiri yaparak olayın içine dahil oldular, Ak Parti ile rövanş hıncı olan Ulusalcılar var, daha önce liberaller ve demokratlarla kurulmuş ama şu anda bozulmuş olan ortaklık vardı, Ak Parti’yi iktidara taşıyan batı ile kurmuş olduğu ittifak da çözüldü; oysa arkasında kitlesel destek olduğu için Erdoğan üzerinde ittifak edilen bir isim olmuştu, AB ve ABD nezdinde uluslararası meşruiyet doğmuştu, ancak artık Batı için Erdoğan meşru adamı değil ve kendisine çok sert eleştiriler var. Erdoğan kendini Ortadoğu olayları üzerinde çok kaptırdı, çeşitli ittifaklar üzerine buralara gelmişti. Aslında daha önce Türkiye’deki önemli meseleler üzerine bir tezi yoktu ancak politik örgütlenme konusunda kariyeri vardı, cemaat ile kurulan ittifak da zaten hasar gördü. Devletin içindeki Osmanlıcı kanat bölgesel ve uluslararası alanda yaşanan başarısız geçmiş nedeniyle Osmanlıcılık seçeneğini tekrar  gündeme getirdi, Ak Parti de devletle ittifak kurdu, ayrıca uluslararası konjektür üzerinden ittifak vardı.

Kürt meselesinde, devletin aklında sorunun çözümünde hiçbir şekilde Kürtlerin anladığı, istediği şekilde bir seçenek yok… Kürt hareketi, devlet yapısının Türkler–Kürtler olarak yeniden kurulması ve yeniden yaşama şeklinin birlikte oluşmasını istiyor. Yeniden Türkler–Kürtler olarak mutabakat yapılması gerektiğini çeşitli argümanlar üzerinden; anadil, siyasi literatür  –kendi kendini yönetme-  söylüyor.  Ama devletin kafasında böyle bir şey yok. Ancak bu beladan nasıl kurtulurum, nasıl silah bıraktırırım düşüncesi var. Dahası Kürtleri ve diğer unsurları nasıl jeopolitik araca dönüştürürüm düşüncesi var. Çünkü Ortadoğu’ya girebilmesinin şartları bellidir, daha önce Türkmenler üzerinden denedi olmadı, Araplar- İhvan üzerinden zorladı giremedi. Katar üzerinden de Körfez seçeneği zorlandı. Bu bölgede Katar’ın özel bir konumu var. Soğuk savaşta sonra doğan pozisyonda imkânları daha iyi kullandı. El Cezire üzerinden bile masaya oturabiliyor. Türkiye için söylediğimiz “artık büyük ülke olduk, A. Davutoğlu ile beraber çıkışa geçtik” deniliyordu. Pro-aktif diplomasiyi, entegre siyaset yollarını çok iyi kullanıldığı iddia edildi. Türkiye’nin oluşturduğu şeyler kendi özelliğinden değil soğuk savaştan sonra ortaya çıkan boşluktan dolayıdır. Bunu her ülke doldurmaya çalıştı. Soğuk savaş döneminde ait olduğunuz kampa göre siyaset yapıyordunuz. Bu kutupluluk ortadan kalkınca, boşluktan yeni imkanlar doğdu. Kürt meselesinde, Kürt ulusal kongresi dolayısıyla Türkiye’nin sıkıntısı var. Kongre tekrar ertelendi. Rojova olayının bu esnada alevlenmesi anlamlıdır. Bu kongre toplanmadan önce bu mesele bitirilmek isteniyor. Buradaki bölge Kürtsüzleştirilmek isteniyor. Tarihte nüfustan arındırma örnekleri epeyce yaşandı bu bölgede. Sorunu çözmek yerine sorun çıkan bölgeyi insansızlaştırılmıştı: sürgün, iskan, tehcir vs. Son dönem Barzani ile yaşanan gerilimleri hatırlarsak, Barzani o bölgeden kendi bölgesine göçü teşvik etmişti. 30 bin insanın göçtüğü söyleniyor. PYD belli bir noktadan sonra olaya müdahale etti. Zira orayı terk eden insanların oraya dönmesi mümkün olmayabilir. Böylece orada Kürt sorunu ortadan kalkmış olacak. Suriye’ de bu konuda kesin bir başarı elde edemedikleri için Türkiye’ deki süreç sürekli erteleniyor. Bayrak kriziyle tehdit edildi, sonra Nusra üzerinden savaş ortamına sokulmaya çalışıldı. Bu şekilde orası halledilinceye kadar Türkiye’de Barış Sürecinde 2., 3. Aşama gibi şeyleri Türkiye masaya getirmeyecek. Türkiye’nin getireceği aşamalarda Kürtlerle adalet temelli bir çözüm değil sadece Kürtlere pazarlık sonucu vereceği şeyleri, statüyü konuşmak istiyor. Bunu Kürt siyaseti kabul etmeyeceği için uzlaşılmaz bir çelişki var. Bu arada pek çok yol denendi, her türlü değer istismar edildi, İslami camiaların birikimleri harcandı. Camialar da bunları da Türkiye’nin dış siyaseti uğruna yaptı maalesef. “Osmanlı’ da oyun bitmez “ diye bir söz var ama Müslümanlar için bu oyun bitti. Şu anda Türklerin Ortadoğu’daki imajı herhalde çok iyi değil.

Türkiye çizdiği politikalar nedeniyle Batı ile kurabileceği ittifak imkanı bitti, Batılı liberal demokrasiyi kurması zor, daha revizyonist politika izlemesine rağmen Orta Doğuya nüfuz edemeyecek, bu durumda çıkış yok. Türkiye ne yapacak? Uzaktan bakınca her şey ABD’den gibi görünüyor ama içeriden bakınca Türkiye’nin de bazı şeyleri zorladığı görülüyor. Sağda bir alternatif olmadığı sürece Ak parti iktidarı bırakmayacak.  Bunların dış politikaya yansıması nasıl olabilir?

AKP’nin elinde bir kart yok. Ama devletin elinde vardır ve oluşturuluyordur. Erdoğan’a alternatifler konuşuluyor. Hükümetlerle, devlet konjektürel olarak baskın çıkan eğilime göre ittifaklar kuruyor. Özal döneminde Sovyet Bloğu’nun çökmesiyle çıkan fiili bir durum vardı. Boşluk oluşmuştu. ABD müdahale edemedi. Devletin tercihleri hemen belli oldu. O dönemdeki palazlananları hatırlarsak; İhlas Holding, Işık Cemaati, Gülen. Bunlar Türkçü-İslamcı cemaatlerdir. Osmanlıcılardır. F. Gülen “Biz okulları İstihbarat’la birlikte açtık” diye söyledi. Devlet ortaya çıkan fiili durum karşısında hemen çeşitli kadrolarla ilişkilere girer, engel olacakları kenara çeker, kimini güçlendirir. Devletin tek boyutlu politikası olmaz, aslında Osmanlı’dan beri böyledir. Bu coğrafya’ da bir aşiretin bile ittifak seçenekleri olması gerekiyor, var olabilmesi için. Irak savaşında Kaddafi sıranın kendisine geleceğini anladı ve Batı ile ittifaka başladı, Hafız Esat da aynı şeyi yaptı aynı zamanda ABD’nin orada müttefikiydi. İran bu ittifakın içine girmedi. Diktatörlükler tavsiye edilecek ve BOP denilen orta sınıfların güçlendirilmesi, finans sistemimin oturtulması, dünya ekonomisine entegre olması gibi yeni bir dönem başlayacaktı. Türkiye Amerika’ya “biz  bu işi yaparız, Amerikan müdahalesi anti emperyalizm dalgasını yükseltiyor – dışarıdan müdahaleye gerek yok biz devreye girelim , Arap ülkelerine de aklınızı başınıza alın, entegre olun, kendinizi dönüştürün” diyordu. Ak Parti’nin tezi, liberal dalganın kıyıya gelmesinden dolayı ortamdan faydalanmaktı. Erdoğan’ın şu durumda siyasi istikbali bitmiş oldu ama buna kendisi asla razı olmaz. Muhalefete de katlanamaz, savaşacaktır. Gezi olaylarında aşırı hırçınlığı, ittifaklarının bozulduğunun farkında olmasındandır. Ama Ak Parti belki devletle kuracağı yeni alternatifler ile Erdoğansız ile devam edebilir. Bu nedenle Davutoğlu’nun da dış siyaset düşünecek durumda değil herhalde. Devlet ona ikinci bir şans vermez artık.

Durum gereği güçlerin bütün aktörleri kullanarak daha derin çatışma hatlarını uyandırmaya meyyaller. Bunun faturası ağır olacaktır. Hem bu durum Türkiye ve İran’ın dönemsel politikasına zarar verecek. Daha önceki Lübnan faciasını hatırlarsak, çıkan bu ağır faturaların Türkiye’ de ve İran’ da devlet aklı tarafından görülmesi nedeniyle Suriye üzerinde bu iki ülkenin krizi durdurma imkanları olur mu? Bunun iç politikaya etkileri ne olur? Bu arada PYD ile Türkiye ve İran hem çatışıyor hem de konuşmaya çalışıyor. Bu durumda barış olur mu? Bu şekildeki bir Türkiye-İran ittifakına ABD ve Batı, Rusya buna müsaade eder mi?

Türkiye masada değil. İran’ın ise ilkesel bir tavrı var. İran başından beri “bütün ittifak ilişkilerimizi bölgeyi  dışarıdan  müdahalelere karşı korunmak üzerine kuruyoruz” diyor. Irakla daha önce savaşmasına rağmen ABD’nin Irak işgal koalisyonuna katılmadı. O zamanlar Sistani üzerinden İran eleştirilmişti. Oysa bu yanlış. Iraktaki Şiiler Arap’tır, Farslı değiller. O savaşta Arap Şiilerle Fars Şiiler savaştı. İran masada var ama Amerika İran’ ı muhatap almaz Rusya üzerinden olayı götürüyor, Rusya’ da  İran’ la ittifaka girerek hareket edecek çünkü Orta doğuda İran’ı göz önünde bulundurmadan siyaset yürütmeniz mümkün değil. Türkmen unsurundan bile tutsanız orada da bir Şii unsuru çıkıyor. Arap ülkelerine bakıyorsun mesela Irak Arap devletidir ama nüfusun yarısından fazlası Şii, Körfez’in bütün kıyı şeridi aynı, Azerilerde ise % 90 Şii, Özbekistan, Afganistan, Lübnan’ da, Hindistan’da bu nüfus var, yani yumuşak güç veya stratejik güç deyin İran’ın buralarda ağırlığı var, o zaman burada yaptıkları anlamlı,  bu durumda Türkiye’nin  buralarda ağabeylik iddiasında bulunması başından beri abesti. Osmanlı geçmişin rağmen Hinterland iddiasında bulunamaz.

Halit Meşal Türkiye’ ye ilk geldiğinde “ terör örgütüne yanaşıyorlar oysa Türkiye AB giriyor” diye basın saldırmıştı. Sonradan duyuldu ki bu ziyaret İsrail’ in isteği üzerine çağrılmış. Yani Hamas’ ı getirin biz görüşemiyoruz aramızı bulun masaya oturalım, karizmamız çiziliyor demiş Türkiye’ye. Ayrıca İran “ABD nin girdiği yer iflah olmuyor buraya onları sokmayalım. Sorunu beraber çözelim yani biz Suriye devletini, siz de muhalefeti masaya oturtursunuz. Beraber siyasi çözüm yollarını kullanarak hallederiz” dedi. Türkiye bunu da kabul etmedi. Bölgede toplumsal sınıflar arasında bir kin olgusu var. Ayrıca büyük aktörlerin niyetleri üzerinden olaylar anlaşılabilir. Ama daha çok küçük aktörlerin yaptıklarına odaklanmak istiyorum. Yani onların politik etkileriyle büyük oyunun bozulabileceğini görebilir miyiz? Çapı küçük olsa da büyük oyuna etkisi olabilir mi? Bunların ne yapacağını merak ediyorum. Yani yerli aktörlerin tamamı olarak ortaya ne konabilir?

İleriki dönemde, gerçekçi olmak gerekirse burada İslamcılığın tezlerinin bir geçerliliği olmayacak. Arap milliyetçiliği ve diğer milliyetçi hareketler ve Sosyalist ideolojiler yükselecek. Bir sarkaç gibidir bu. Daha önce İslamcılığın zaferi Arap milliyetçiliği ve sosyalizmin iflası ile olmuştu. Şimdide tersine işleyecek. Bunda AKP hükümetinin etkisi de var. Şu anda Irak’ta Saddam’ın, Libya’da Kaddafi hatta Tahrir’de Nasır posteriyle gösteri yapanlar görünmeye başladı. Artık Baascılık mı kaldı diyoruz ya, muhtemelen Türkiye’ de cumhuriyet tarihinde ulusalcılık, Kemalizm devletin dayattığı bir elit ideolojisiydi ama son AKP sürecinde artık taban bulmaya başladı. Atatürk imzalı arabalar görüyoruz artık. Yine de İslamcılığın yapacağı şeyler var. Önce güvenirliliklerini tekrar kazanmalılar. İktidarla aralarına bir mesafe koymalılar yoksa daha da geri giderler. Devletin bütün kirlerini üzerine alacak pozisyonlardan kaçınıp var olmaya çalışmalılar. Maalesef bu bölgeyi yeni bir şey bekliyor, barış için tesisi için  siyasal kazanımlara dönüştürülebilecek zemin yok ama bunu kurmak için zorlamak lazım. Bölgede kronik meseleler var.  Kürt meselesi adil bir şekilde çözülmeden Barış konusunun geçerliliği yok. Türkiye bu ideolojik konumu ile bunu ölümüne kabul edemeyeceği bir şeydir. Onun için devletin elinin zayıflatılması ve halkların elinin güçlendirilmesi için çalışma yapılabilir. Ben kendi adıma önümüzdeki süreçte halkların lehine gelişmeler olacağını göremiyorum.

Gezi olayında “Çare  Drogba”  yazılmıştı duvara. Yani birileri yine de çare arıyor. Gezi olayına değinebilir misiniz ?

Gezi olayının spontane gelişmesi önemlidir. Bu devrimci bir süreçtir. Devrim için Manifestosu olan, rafine olan bir şey beklenir ama öyle değil.  Devrimci süreçler bir anarşiyle başlar. Tolstoy’ un kitaplarındaki karakterlerde bu karmaşık yapıyı görürüz;  Aristokrasiyi, yeşermeye başlayan burjuvayı, köylünün sorunları, esnafı, bozulan ilişkileri. Dostoyevski’nin “Ecinliler” inde tam devrim öncesinde olan çıldırmış toplum karakterleri vardır.  Yoksa ortada Bolşevik parti programı filan yok. Zaten Rus devriminde de Bolşevik parti programını ilan edip halk da  ardından gitmiş değildi. 1905 devriminden sonra bir hükümet darbesiydi başladı olay. Menşeviklerle Bolşevikler meclisteydiler,  Lenin kendi örgütünü kullanarak halk hareketini başlatıyor ve Menşeviklerle Bolşevikleri tasfiye ederek meclis üzerinden meşruiyet elde ediliyor. Buna zemin teşkil eden anarşik bir zemin, çıldırmış bir toplum var; çılgın rahipler, köylüler, aristokratlar… Ben Gezi’ de bunu gördüm. Devrim olması için bir program olması gerekmiyor. Bizim kuşak arabesk kuşağıydı “Arabesk kuşağı – Kafama sıkarım” kuşağı. Bankada haksızlığa uğramıştır ama bankaya sıkmaz kendi kafasına sıkar. Bir sürü biriken şeyler vardı, boşalacaktı zaten. İnsanlar da olabilirliliğini gördüler. Diğer kesimler de fark ettiler: Kürt hareketi de öz eleştiri yaptı, diğer gruplar, aleviler, sol gruplar… Olayın spontane oluşu sonrasında ulusalcılığa evirilme ihtimalinin olması normaldir. Bu durum kimin örgütlü olabileceği ile alakalı bir şeydir. Ama devrimsel bir süreçtir ve devleti zor durumda bırakır. Kısa vadeli olmaz, uzun vadeli olur. Seçimlerde AKP kazanırsa süreç daha derin bir dalgaya dönüşür. Ama paradoksal olarak mesela İstanbul ve Ankara’ da kaybederse dalga yavaşlayabilir. Ama bu haliyle geri sarılabilir, durdurulabilir olay değil.  Bu arada İslami camianın yabancılaşması da arttı bu süreçte. Devletin köklü bir dönüşüm yaşamadan istikrar bulması mümkün değil. Ama devletin bu haliyle dönüşmesi mümkün  değil, “Türk devleti paradigmasını “ değiştirmesi mümkün değil . İslami camia AK partinin yanında olursa daha acı sonuçlar çıkabilir. Çünkü Türkiye gettolaşmaya müsait. Kürt, Alevi, Türk gettolaşmaları oluşur zaten bir nevi gettolarda yaşıyoruz. İslami camialar ayrı gettolarda yaşıyorlar. Bazı şehirlerde bu tip gettolaşma örnekleri görüyoruz. Kargaşa ve heyecanın artması durumunda saldırı psikolojisinde olan insanlar var. Çözüm süreci belki olayı biraz esnek tutuyor deniliyor ama gerilim süreci var. Devlet ise daha önce dediğimiz üç tarzlı siyasetinden Ortadoğu’ da İslamcı tezinin çökmesi halini yaşıyor, AKP içinde daha milliyetçi kesimler ön plana çıkabilir.

1 Yorum
  1. mehmet talha dedi ki:

    kadrican mendi zeki bi abimiz, daha çok ses versin isteriz.

Yorum bırakın

XHTML: Bu html etiketlerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>