Burhan Sönmez -İslam’da Tercüme ve Yorum

BURHAN SÖNMEZ

“Her tercüme bir yorumdur” demiş Karl Popper. Bunu herhalde en çok Kuranı Kerim yorumlarında görebiliriz.

Amerika’da cemaate imamlık yaptığı için tartışmalara yol açan “Kadın İmam” Amina Wadud’un Kuran ve Kadın adlı kitabını okurken, Nisa suresinin ünlü 34. ayetiyle ilgili yorumunu merak ediyordum. Ayette, erkeklerin karılarını önce uyarmaları, işe yaramazsa yataklarını ayırmaları ve son çare olarak dövmeleri belirtilmektedir. Şöyle der Nisa Suresi 34. ayet: “Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve –bunlarla yola gelmezlerse- dövün.” Süleyman Ateş’in ve Elmalılı Hamdi Yazır’ın tercümeleri de Diyanet’e ait olan bu çeviriyle uyum içindedir.

Kimisi, burada dövmeyle kastedilenin hafifçe vurmak olduğunu o yüzden önem taşımadığını söyler. Kimisi ise bu hükmün o dönemdeki özel şartlardan kaynaklandığını, ama bugün geçersiz olduğunu belirtir. Muhammed adlı kitabın yazarı din uzmanı Karen Armstrong, bu hükmün Peygamber’in düşüncesi olmadığını, daha çok Hz Ömer gibi katı gelenekçi kişilerin zorlaması sonucu getirildiğini iddia ederken, kimisi de Peygamber’in kendi hayatını örnek vererek, iç çekişme yaşayan karılarına söz geçiremediğinde bir dönem evini ayırıp onlardan boşanma noktasına kadar geldiğini ama hiçbir zaman kadınlara el kaldırmadığını söyler.

Amina Wadud bu ayetteki sıralamayı açıklarken, erkeklere kadınları dövme hakkı verilmesinden çok, o dönemde zaten var olan bu uygulamaya bir “sınırlama” getirildiğini, bu yüzden dövme yoluna gitmeden önce diğer aşamalardan geçilmesinin şart koşulduğunu belirtmektedir. Kuran’ın yaratıcı ve yenilikçi yorumunun henüz yaygınlık kazanmadığı, ama buna karşın en gerici İslam yorumlarının bölgemizde ve ülkemizde gelişme gösterdiği günümüzde, Wadud’un böylesi bir yorum çabasının bugün kadın-erkek eşitliği açısından yeterli bir güce sahip olup olmadığı tartışmalıdır.

Wadud’un kitabını okurken, karşılaştırma yapmak için arada bir Kuran’ın ilgili ayetlerine bakma ihtiyacı duyduğumda, elimdeki tercümelerin birinde bir değişiklik vardı. Kuran tercümelerinde eskiden “Solcular cehenneme gidecektir” gibi tuhaflıklar yer alırdı. Bugün ilgimi çeken şeyse, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuranı Kerim Meali’ydi. Nisa Suresi’nin 34. ayetinde kadınların dövülebileceğine dair bölüm sayın Öztürk tarafından çıkarılmıştı. Şöyleydi çevirisi: “Sadakatsizlik ve iffetsizliklerinden korktuğunuz kadınlara öğüt verin, sonra onları yataklarında yalnız bırakın ve nihayet onları evden çıkarın/bulundukları yerden başka yere gönderin.”

Dini bilgisinden şüphe etmediğimiz sayın Öztürk, kadınların dövülmesine karşı olduğu için çareyi, Kuran’a yenilikçi bir yorum getirmek yerine, onu değiştirmekte bulmuş. Ama 1994 yılında yaptığı ilk çeviride, bu ayetin sonunda “dövün” ifadesini kullanırken, 1999 yılındaki baskıda değişikliğe giderek bu kelimeyi silmiş. Aynı şeyi, başkaları tarafından yapılan bütün Kuran çevirilerinde “köle” olarak belirtilen ifadeleri “özgürlüğü elinden alınmış kişi” diye tuhaf biçimde tercüme ederek de yapmış. Bu konuda Nisa Suresi’nin 92. ayetini örnek olarak vermek yeterli olacaktır. Orada üç kez geçen “mümin köle” ifadesini “özgürlüğü elinden alınmış mümin” diye çevirmiş. Herhalde, kelimeyi farklı biçimde söyleyerek, Kuran’da kölelik bulunmadığını kanıtlamaya, daha doğrusu, oradaki köleliği ortadan kaldırmaya çalışmaktadır. Ama Popper’in “her tercüme bir yorumdur” diye kastettiği şey bu olmasa gerek.

Dinde, bin dört yüz yıl önceki değerlere hitap eden bir dil söz konusudur. İslam tarihinde bunun yenilenmesi çabaları her zaman olmuştur. Mesela Mutezile akımı, her şeyi akıl süzgecinden geçirmeyi savunuyordu. Onlara göre, Kuran’daki bir hükümle akıl arasında uyumsuzluk varsa, akıl yolu seçilmelidir. Mutezilecilerin bu önermesinin hangi yöntemle uygulanacağı ise ayrı bir tartışmanın konusudur. Burada, Sudanlı Şeyh Mahmut Taha’nın yöntemi, dinin “içerden” dönüşümü açısından yaratıcı bir tekliftir. İslam’ın, iç içe geçmiş iki ayrı mesajı olduğunu, birincisinin, Peygamber dönemindeki koşulların ürünü olduğunu söyler. İslam’ın ikinci mesajı ise, temel eşitlik ve özgürlük arzusuna dayanır. Böylesi bir eşitliğin gerçekleşmesi o günkü koşullarda mümkün değildi. Uygun toplumsal gelişmenin yaşanması, yani toplumun buna hazır hale gelmesi gerekiyordu. İşte çağımız artık o aşamaya gelmiştir, der Şeyh Mahmut Taha. İslamdaki özellikle demokrasiyle çelişen ve kadın-erkek eşitliğine engel olan hükümlerin nesh edildiğini (hükümsüz kaldığını) görmek lazım, dinin eşitlikçi ideali de sonuçta bu mantığı gerektirir, der.

Geleneksel fıkıh (İslam hukuku) anlayışının artık pas tutmuş yapısı aşılmadıkça, o inançtakilerin yeni bir ışık yakalaması mümkün görünmüyor. Bugün dinin içindeki “akılla çelişen” bölümlerin aşılabilmesi için gösterilen çabaları önemsemek gerekir. Kuran’ın yeni tercümeleri de bu sürecin parçası olabilir, ama bunun “tek başına” sonuç alıcı olacağı şüphelidir. Esas olarak dinin bütünsel yorumuna dair yeni yaklaşımlara (yönteme) ihtiyaç vardır.

(5 Kasım 2008)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.