Yüksel Taşkın: “”Dindarlık” eşittir “siyasal İslam” özdeşleştirmesinden kaçınmalıyız”

MARMARA Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Yardımcı Doçent. Türkiye Sağı’nın farklı bileşenleri üzerine yürüttüğü çalışmalarla ilgili yazıları, Birikim ve Gelecek dergilerinde yayınlanıyor. ‘Soğuk Savaş dönemi ve sonrasında Milliyetçi Muhafazakârlık’ konulu doktora tezi, İletişim Yayınları tarafından yayımlanmak üzere.

» Sosyalistlerin dindarlarla ilişkilerinde ne tür sorunlar görüyorsunuz?

Türkiye’de sosyalistlerin dinle ilişkilerinde psikolojik bazı engeller var. Sosyalistler etkin bir siyasal, toplumsal güç oldukları zaman, bugün ‘dindar’ diyerek aramızda aşılmaz engeller olduğunu hissettiğimiz insanlar, sosyalistlerden bazı beklentiler içine girmişlerdi. Bu da çok doğaldır.

Dindarlar, sosyalistlerden teolojik meselelerini çözmelerini talep etmiyorlardı ve gözlemleyebildiğim kadarıyla, halen de böyle bir talepleri yok. Dindarların veya genel olarak insanların, sosyalistlerden sadece maddi kazanım beklediklerini sanmak da büyük bir yanılgıdır. İnsanın, sıcak, dayanışmacı bir ‘cemaate’ olan ihtiyacını, sadece öte dünyayla alakalı manevi ihtiyaçlar listesine eklemek, yok saymak yanlıştır. Sosyalistler olarak “somut durumların somut tahlilleri” üzerine ciltlerce yazı yazsak da, bizi sosyalist yapan asıl bu arayışımızdır.

Sosyalistler bu sıcaklığı, içinde güven ve huzur hissedilen cemaati, hayalden gerçekliğe taşıyabildikleri veya taşıyabilecekleri hissini yaratabildikleri ölçüde, dindarları da saflarına çekebilmişlerdir. Bu arayış, Farabi, İbni Rüşt ve daha sonra Mevlana’nın da arayışı olmuştur, elbette kendi içinde yüzdükleri akvaryumun imkan ve kısıtlarıyla…

Mevlana’nın “Sen cansın, kendini beden sanmadasın” ifadesini, ben bugün sadece maddeyi gören, canı, gönülü yok sayan renksiz, kokusuz kapitalizme bir eleştiri olarak sahiplenebilirim…

» Geleneksel solun mirasını nasıl değerlendirebiliriz?

Dindar insanların sosyalistlerle yan yana gelmeleri sürecinde, dindarlığın Muhafazakârlıkla çakıştığı tedirgin edici bakiyeyi temizlemek adına son derece yanlış ve Jakoben tavırlar takınıldığı da doğrudur. Adeta ateist olabildiği için övünç duyan ve ‘bu mertebeye’ erişemeyenleri saflıkla, çocuklukla eleştiren tavırların en fazla da otodidakt dediğimiz; yani kendi kendisini yetiştiren sosyalistlerde yaygın olduğu söylenebilir.

Din alanı, bir sosyalistin ne kadar ‘aydınlanmış’ olduğunu gösterebilmesi için en kolay ve elverişli zemin olarak görülmeye başlandı. Bu türden, sosyalistlerin kendi ideolojik-pratik eksikleriyle ilişkili gözlem ve eleştirileri sürdürebiliriz… Mesela Aleviliğe ilerici bir öz atfederken; tarihsel mitolojimizi Alevilik üzerinden inşa etmeye soyunurken; Sünniliğe yine aynı özcülükle yaklaşıp, bu sefer gericilik atfetmemiz büyük bir hataydı. Bu indirgemecilikten halen sıyrılabilmiş değiliz…

Ama dindarları, siyasal katılıma teşvik etmektense, kendilerinin onların doğal, otantik temsilcileri olduklarına inanan örgütlü sağ güçlerin ki buna siyasal İslam da dahil, sol güçlerle dindarlar arasındaki ilişkileri koparmak adına ciddi çabalar içerisine girdiklerini de unutmamak lazım. Dindarlarla aramızdaki mesafe, sadece bizden kaynaklanmıyor.

Dini muhafazakâr bir içerikle sabitlemek, dünyada sola karşı mücadele veren muhafazakâr güçlerin her zaman başvurduğu bir yöntemdir. Biz CHP’sinden, en radikal sosyalist örgüte kadar bu değirmene su taşımak hatasında bulunduk. Muhafazakâr sağ popülizmin, “biz yerliyiz, onlar memleketine yabancı, ithal aydınlar…” saptırmasını kıramadık. Bu popülist tarz, sağ için halen altın madeni değerinde ve AKP de bundan nasipleniyor.

Başarıyla toplumsallaştırılan mesaj şu: “Sessiz, etkisiz Müslüman çoğunluk; yani Millet ve onun karşısında konumlanan, ‘sessiz çoğunluğun’ hakkını her fırsatta çiğneyen, etkili, örgütlü ve Millet’in değer ve çıkarlarına yabancı bir azınlık.” Bizleri de bu ayrışmanın parçası olarak göstermek çabasındalar.

» Sosyalistler, bu indirgemeci temsili nasıl kırabilirler?

Bunu kırabilmenin bir yolu, insanların temel hak ve özgürlüklerinin sınırlandırılmasına karşı duran etkin bir demokrat kimliğini ısrarla savunmaktır. Bugün CHP gibi yapıların takıntıları yüzünden; yani, sembolik meseleleri asli gören indirgemeci bakış yüzünden, bu temel özgürlüklerden yararlanamayan önemli bir kitle vardır. Bu duruma sessiz kalamayız.

Herkes kadınların Meclis’te daha etkin olması gereğinden bahsediyor. Bunu kota gibi uygulamalarla kendi iç pratiklerine yansıtmaya çalışan ÖDP ve DTP gibi partiler de var. Ama şu somut mesele halen ortada duruyor: Türkiye’de kadınların yüzde 6o’ı başörtülü. Bunların hiçbir temsilcisi Meclis’te yok. Neden? Bu meseleyi açıkça tartışmaktan kaçan; ama soyut düzlemde kadınların eşit siyasal katılımından bahsedenler inandırıcı olabilirler mi? Kanaatime göre, yüzde 10 seçim barajının adaletsizliğinden bahsedenler, başörtülü kadınlara yönelik bu türden barajları da eleştirirlerse daha tutarlı olabilirler.

Bu “siyasal güç kazanalım” uğruna önerilen bir pragmatizm de değildir. AKP gibi sadece ‘kendine Müslüman olmayı’ kabul etmiyorsak, yani ‘ötekileştirdiğimiz’ insanların sorunlarına sahip çıkmayı ilkesel nedenlerle önemsiyorsak, bu meselelere sahip çıkmalıyız. ‘Muhafazakâr’ erkekler rahatlıkla üniversitelere girerken, gücü türbanlı kızlara yetebilen bir anlayışın destekçisi olmayı nasıl kabullenebiliriz? Bütün bu meselelere etkin biçimde sahip çıktığımızda, CHP’nin anti-demokratik duruşundan bağımsızlaşarak, yukarıda özetlediğimiz ve oldukça başarılı bir tarihe sahip olan muhafazakâr sağ popülizmin etkilerini kırabiliriz.

» Sadece temel hak ve özgürlüklere sahip çıkmaya odaklı bir mücadele yeterli mi?

Elbette hayır. Sağcılar oldum olası materyalizm eleştirisi yapar. Bizleri materyalist olmakla itham ederler. Bu tarihimizdeki pozitivist sapmayı bilerek genelleyen, onu materyalizmle özdeşleştiren bir indirgemedir; bilinçli bir tahrifattır. Şöyle bir etrafımıza baktığımızda, mal mülk edinme adına, cana, doğaya, kente zarar veren acımasız talanları kimlerin yaptığını açıkça görebiliriz.

Vatanseverlik adına bizleri yerli olamamakla itham edenlerle; memleketin en güzel ormanlarını, kıyılarını yağmalayarak talan edip, yazlık dikenler aynı sağcılardır. Onlardan farkımızı ortaya koymanın en önemli alanlarından birisi, her ne kadar siyasetin asıl gündemi olamıyorsa da, küresel kapitalizmin tasfiye etmek için bütün güçlerini seferber ettiği tarım ve küçük esnaflık konusu olmalıdır. Tabi ki, bununla yakından ilişkili kent yoksulları da gündemimiz olmalıdır.

Küçük üreticilerin tasfiyesinden etkilenmesi muhtemel insan sayısı 10 milyon civarındadır. Bu noktada solun eskimiş ilerlemeci çerçevelerine başvurup, “tarımın sözde rasyonel üretim mantığına uyarlanması adına, bu insanlar İstanbul gibi metropollere doluşup, ucuz emek deposu oluşturmalıdır mı” demeliyiz? Mısır, İran ve Türkiye gibi benzer koşulları olan ülkelerin hepsinde Kahire, Tahran ve İstanbul, milyonlarca insanın doluştuğu, sanayinin yoğunlaştığı çarpık bir gelişme seyri gösteriyor. Kapitalizm, bu büyük kentler dışında kalanları kışkırtıp, “siz sadece yoksul değilsiniz; aynı zamanda yoksunsunuz” mesajını veriyor. “Asıl gerçek hayat, kentlerdedir. Sizinki sadece bir gölgedir” denilerek, insanların hem ucuz işgücü oluşturdukları; hem de daha fazla tükettikleri kentlere doluşmaları özendiriliyor.

İnsanların hayatlarının sadece bir gölgeden ibaret olduğuna inandırılmaları, bunu aşmanın imkansızlığı algısıyla birleşince, dindarlığın içe kapanmacı, tepkisel ve öte dünyayı daha fazla önemser görünen biçimleri de etkinlik kazanıyor. Yoksulların bu türden dindarlığa kapılmaları, özünde dünyevi olan bir protesto ve arayıştır da. İnsanın doğayla daha uyumlu hayat biçimleri inşa edebildiği sürece, daha yabancılaştırıcı ideolojilerden ve özelde böylesi bir dindarlıktan da uzak durduğunu unutmamalıyız. ÖDP’nin tarım alanına yönelik çabaları, örgütlülüğünün gücü nispetinde şimdilik mütevazı kalsa da, bu konuda ısrarcı olması önemlidir.

» Olumsuzladığınız dindarlık biçimleri hangi kesimlerde daha yaygın?

Küresel kapitalizmden en fazla tehdit altında hisseden küçük esnaflar arasında, Radikal İslamcı Popülizmin etkinlik kazanması da tesadüf değil. Milli Gazete, Vakit gibi gazetelerin en fazla bu kesimde okuyucu bulmaları anlamlıdır. AKP’nin “KOBİ’lerimiz kanatlandı, uçuyor” söylemiyle öne çıkardığı başarı hikayeleriyle, küçük esnafın yapısal sıkıntılarını koyu ahlakçı ve içe kapanmacı bir İslamcı milliyetçilikle dışa vurması arasında ciddi çelişki var.

Trabzon’da son dönemde yaşanan linç ve şiddet olaylarıyla ilgili bir araştırma yapan Güven Bakırezer, bu şiddet olaylarına karışanların çoğunun esnaf ve tüccar çocukları olduğunu savunuyor. Trabzon, küçük esnaf ve tüccar yoğunluğunun fazlalığıyla ve son dönemde uluslararası ticaretten faydalanma olanaklarının hızla zayıflamasıyla dikkat çekiyor. Trabzon, tarımın tasfiyesinin o kadar hızlı yaşandığı bir örnek değil. Bu türden bir olumsuzluk da yaşansaydı, tepkiselliğin daha yüksek olması beklenebilirdi.

Ama Trabzon örneği, Türkiye’nin yakın tarihte yaşayacağı yapısal sorunlara çözüm üretememesinin maliyetlerini düşündürmesi bakımından önemlidir. Bu, kapitalizmin yol açtığı, ama bedelinin başkalarına ödettirildiği bir gerilimdir.

İran, Türkiye ve Mısır örneğinden devam edersek, bu ülkelerde siyasal İslam kırsal kesimde, kent yoksulları ve örgütlü işçi sınıfı içerisinde sanıldığının aksine çok güçlü değil. Dindar kimliği, sınırları belirli, kapalı bir kutu gibi görmeye devam eder ve siyasal İslam’ın bu insanları temsil iddiasını doğal kabul edersek, bu durumu göremeyiz.

Kent yoksullarıyla ilgili çalışmalarıyla bilinen İranlı araştırmacı Asef Bayat, kent yoksullarının İslamcılar’ın siyasal güç ve hayırseverlik türü etkinliklerinden yararlanmalarının, İslamcılaştıkları anlamına gelmediğini iddia ediyor. Onlar her durumda, kendi yoksulluk ve yoksunluklarını aşmayı merkeze koyan hayatta kalma stratejileri yürütmeye çabalıyorlar. Bayat’a göre, İslamcılık, yoksulların desteğine ihtiyaç duyan popülist hareketlerde gördüğümüz gibi, bir orta sınıf hareketi. AKP örneğine bakarsak, bu partinin de yoksulların desteğini almaya çabalarken, onların sıkıntılarına yapısal ve ciddi çözümler üretmek gibi bir kaygısı olmadığını bir kez daha anımsayabiliriz.

Bu da medyatik hayırseverlik ve geçici şefkat paketlerine indirgedikleri ‘sosyal devlet’ anlayışlarıyla açıkça anlaşılıyor. Toparlarsak, büyük kentlere yığılmamış, küçük üreticiliği ve kendi kendine yeterliliği önemseyen modeller üreten; dindarlıkla siyasal İslamcılığı özdeşleştirme hatasına düşmeyen; dindarların, özellikle kadınların temel hak ve özgürlüklerine kayıtsız kalmayan bir sol anlayış, muhafazakâr Popülist yanılgıyı geriletebilecektir.

(Kaynak: Birgün, 25.02.2007)

1 Response

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.