Olcay Çelik – Evde Kalamayan Sınıf Esnememeli

Cumhurbaşkanı Erdoğan dün ikinci tedbir paketini açıkladı. Evlerinde kalamayanlara, yaşamak için çalışmaya mahkum olanlara, her gün işyerlerinde salgınla yüz yüze gelen emekçilere yönelik önlem bu seslenişte de yankılanmadı. Arkadaşımız Olcay Çelik, hükümetin tedbir politikalarının neden emekçileri kapsamamak zorunda olduğunu ve yegane kurtuluş yolumuzu sade bir şekilde anlatıyor. Etkin Haber Ajansı’ndan iktibas ediyoruz.

OLCAY ÇELİK

Faşist şef koronavirüs salgınıyla ilgili yeni önlemler paketi açıkladı. “Evde kalamayan sınıfın”, yani aç ve işsiz kalmamak için hastalığa açık bir şekilde balık istifi otobüslere doluşup kalabalık şantiyelere, fabrikalara, ofislere, atölyelere gitmek zorunda olan milyonlarca işçi-emekçinin talebi ücretli izin ve işten çıkarmaların yasaklanması idi. Ancak paketten “Minimum sayıda personel ile esnek çalışma” çıktı. Aslında bu yeni bir önlem değil, zira bahse konu esnek çalışma uygulamaları ilk pakette de yer alıyordu. Bu açıklamayla sermaye sınıfına gerektiğinde bu uygulamaları devreye koymaları yönünde bir çağrı yapılmış oldu. Neydi onlar, bir hatırlayalım.

Bunlardan ilki Kısa Çalışma Ödeneği (KÇÖ) idi. Patronların kriz sebebiyle işçileri 3 aylığına izine imkan tanıyan ancak bu sürede işçinin maaşının sadece yüzde 60’ını alabildiği bir uygulama bu. Bu durumda asgari ücretle çalışan biri salgın süresince evde kalabilecek ancak 1394 TL ile yaşamaya mahkum edilecek. Açlık sınırının zaten asgari ücretten yüksek olduğu, üstüne üstlük evde kalma süresinde fatura ve gıda harcamalarını ikiye katlandığı bu koşullarda böyle bir uygulama ücretli izin değil, ücretli açlıktan başka bir şey olmuyor. Yarı aç bir şekilde salgından kaçan işçiler bu seferde buhranların, yoksulluk ve çaresizlik intiharlarının kucağına atılmış oluyor.

Kısa çalışma ödeneğini patron değil, devlet veriyor. Kamu gelirlerinin yüzde 80’ini zaten işçi ve emekçilerin vergi ve fonlarıyla sağladığını düşünüldüğünde, patronlar bizzat kapitalist üretim tarzının yarattığı ve yine onun mâmülü olan salgının ağırlaştırdığı bu krizdeki sorumluluklarını yine işçi sınıfının üzerine atmış oluyor. Kurtarma paketinden payına düşen sadece kolonya olmayan, zararın kamulaştırılması yoluyla bizzat şirketleri kurtarmanın bedelini de omuzlayan işçi sınıfından kendi kendisini eylemesi bekleniyor.

İşçinin KÇÖ’den faydalanabilmesi de ayrı bir mesele. Başvuruyu İŞKUR alıyor. Başvuru kabul edilirse değerlendirme süresi 60 gün. Yani patronu bu ödeneğe başvurmuş bir işçi 2 ay beş parasız kalabiliyor. Ayrıca ödenekten yararlanma koşulu son üç yılda minimum 450 gün ve son 90 gün çalışmış olmak. Bu koşullar, 100 milyar TL’lik kurtarma paketinin KÇÖ’ye ayrılan kısmının devede kulak olması ile birlikte ele alındığında ödenekten “yararlandırılabilecek” işçi sayısının çok az olacağını, milyonların çalışmaya devam edeceğini gösteriyor. Üstelik bu para işçi-emekçinin işsizlik ödeneğinden, yani hakkı olan ve konuyla bir ilişkisi olmayan paradan kesiliyor.

İkinci esnek çalışma uygulaması da Telafi Çalışması. Normalde telafi çalışması, kriz veya tatil sebebiyle yakın gelecekte üretimde yaşanacak kesintinin telafi edilmesi için işçinin önceden ve ücretsiz olarak günde en fazla 3 saat fazla mesaiye bıraktırılmasına imkan veren bir esnek çalışma modeli. Bu, söz konusu kesintilerin yaşanacağı dönemden 2 ay öncesini kapsayacak bir süre için geçerliydi. Paket ile bu 4 aya çıkarılmış durumda. Yani 4 ay sonraki ekonomik daralma gerekçe gösterilerek işçiler bugünden ücretsiz olarak fazla mesaiye zorlanabilecek. Böylece işçiler salgına daha uzun süreler maruz kalmış olacak.

Korona günlerinde gördüğümüz ve teşvik edilen bir diğer esnek çalışma modeli de dönüşümlü çalışma. Kamuda başlayan bu uygulama özel sektöre de geliyor. Örneğin 100 personeli olan bir işletmenin üretim kaybından dolayı çalışan personel sayısını 50’ye düşürüp işçileri dönüşümlü çalıştırabilmesinin önü açılıyor. Burada işçi başına iş yükünün azalmasını görüp sevinmemizin hiçbir gereği yok, çünkü “sermaye aklı” başında olan hiçbir patron yarım-zamanlı çalıştırdığı işçiye tam-zaman üzerinden ücret ödemeyecektir. Ancak insanın ihtiyaçları yarı-zamanlı mıdır? Zamanın diğer yarısının geçim araçlarını işçiler nereden sağlayacaktır? Öte yandan, dönüşümlü çalışma işçileri salgından nasıl koruyacaktır? İşçiler sırayla mı hastalığa maruz bırakılacak, virüsü ailelerine dönüşümlü olarak mı bulaştıracaklardır? 

Görüleceği üzere paketin genişlettiği esnek çalışma uygulamalarının ne halk sağlığı ile bir ilgisi var, ne de korunması amaçlanan sınıf işçi sınıfı… “Bu dönemde üretimin ve ihracatın devamı en önemli önceliğimizdir” diyen faşist şef hastalığa yakalanan can sayısını değil, mümkün olduğunca uzun süre işyerlerini açık tutup, patronların emek maliyetlerini azaltmayı hedefliyor. İktidara geldiği günden bu yana esnek ve güvencesiz çalışmayı derinleştirip yaygınlaştırmaya and içen Erdoğan, bu salgını da tıpkı 15 Temmuz gibi “Allah’ın bir lütfu” olarak görüp sınıfa saldırıyor.

Aslına bakılırsa bundan başka da bir çaresi yok. Çünkü Türkiye kapitalizmi salgına mali-ekonomik sömürge tipi kriz yaşarken yakalandı. Mali-ekonomik sömürge tipi sermaye birikimi demek, özünde mali sermaye oligarşisinden alınan dış borçla yine dışarıdan alınan ara malını uluslararası tekellerin taşeronu olarak kendi işçisine ucuza montajlatıp yine tekellere satarak büyümek demektir. Küresel üretim hiyerarşisinde daha yüksek artıdeğer üretilen halkalara tırmanamayan ve tırmanamayacak olan ülke kapitalizmleri (ki birinin tırmanması öbürlerinin tırmanamaması anlamına gelir), aynı oranda büyümeyi sağlamak giderek daha fazla dış borca ve daha yüksek ithalatla bağımlı olurlar ve kapitalizmin genel krizi neticesinde küresel üretim ve ticaretin yavaşlamasıyla birlikte bu bağımlılık krize dönüşür. Türkiye kapitalizmi zaten bu krizin etkileriyle uğraşırken bir de koronavirüs salgınıyla birlikte siparişler sert şekilde kesilip, dolar tırmanınca, söz konusu dış borç -ucuz işgücü- ihracat mekanizmasında sıkı sıkıya tutunacağı tek bir şey kaldı: Ucuz ve esnek işgücünü ölüm pahasına daha da ucuz ve esnek hale getirmek.

İşte, faşist şef de şu an bunu yapıyor. Ondan milyonların canını güvenceleyecek önlemleri “kendiliğinden” almasını, yani fabrikalara geçici bir süre kilit vurmasını, ücretli izni kural haline getirip, işten çıkarmaları yasaklamasını, işçi sınıfının temel gıda ve ihtiyaç maddelerinin ücretsiz sağlamasını beklemek, kapitalist bir iktidar olarak kendi varlık zeminini inkâr etmesini istemek anlamına gelir. Erdoğan tüm yüzsüzlüğü ile “Evde Kal Türkiye” derken milyonları fabrikalarda, şantiyelerde, ofislerde ve atölyelerde çalıştırmaya devam edecek, açlık ve salgın korkusuna sıkışmış bir kısım işçi-emekçiyi esnek çalışmaya razı edecek, üretimin kesintisi kaçınılmaz olan yerlerde de ücretsiz izinlere ve işçi kıyımına yol verecektir ve vermektedir de…

Ama bu, söz konusu taleplerimizden vazgeçmemiz, kaderimize razı olmamız anlamına gelmez. Neticede üretimin çarkı evde kalamayan sınıfın elindedir. Devletin duymadığını makineler duyar, bantlar duyar, tezgahlar duyar, bilgisayarlar duyar, şalterler duyar. Sonra patronlar da, onların temsilcisi faşist şef de duymak zorunda kalır. Ücretli izin hakkımız bize ancak ve ancak iş bırakma ile, fiili grev ile gelir. Evde kalamayan sınıf esnememeli, açlık ve salgın cenderesinde ezilmeyi reddetmelidir. Faşist şef buna rağmen duymazdan gelir, zulmünü arttırırsa da bu sefer sonu tez gelir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir