Nuray Mert: “Sol, kitlenin zihnini ‘özgürleştirme’ iddiasını yeniden gözden geçirmeli”

İ.Ü İktisat Fakültesi Siyaset Bilimi Bölümü’nden ve Radikal Gazetesi yazarı Doç. Dr. Nuray Mert: Faizin haram sayıldığı, bunun altının çizildiği bir inanç sisteminden, kapitalizme kutsallık üretiliyor, bu koşullar altında siz de sosyalizme kutsallık üretin demiyorum, en azından bu kutsamaya itiraz edin, kapitalizmin altından bu kutsallık zeminini sarsın, sorgulayın diyorum.

» Sol siyasetlerin toplumun geniş kesimleriyle buluşamamasının nedenleri üzerine düşünürsek, ortaya çıkan sorunlar nelerdir?

Sol siyasetlerin toplumun geniş kesimleri ile buluşma konusunda karşılaştığı sorunlar kuşkusuz ne sadece bugünün, ne de sadece Türkiye ile sınırlı meseleler değil. Bu tarihsel bir sorun. Madem ki, burjuva toplumları da sınıflı toplumlar, mademki, sağ siyasetler toplumun ayrıcalıklı, zengin, muktedir azınlığının çıkarlarını temsil ediyor, buna karşın sol siyasetler toplumun en geniş tabanını kucaklayacak çıkarları (ve dolayısı ile talepleri) temsil etme iddiasında, nasıl oluyor da sağ siyasetler dünyanın her yerinde sola, solun her türlü açılımına karşı, bırakın galip gelmeyi, ciddi bir rakip olabiliyor. Bu durumu, sadece muktedir olanların politik araçlara tahakküm etme şansları ile açıklayabilir miyiz? Burjuva demokrasilerinin eşit oy hakkına dayalı yapısının, ekonomik eşitsizlikler karşısında bir noktadan sonra anlamsız kaldığını iddia edebiliriz, ekonomik-sosyal eşitsizlikleri dikkate almayan demokrasinin topal kaldığını, kendi iddiasıyla çeliştiğini söyleyebiliriz. Peki, tüm bu itirazlar, her şeye rağmen, sol siyasetlerin, eşit oy hakkı eksenini, kendi lehlerine çevire-memesi durumlarını, tüm tarihi başarısızlıklarını açıklamaya yetiyor mu? Kitlelerin, dünyanın ve tarihin şu veya bu noktasında, bizim iddia ettiğimiz doğrultuda, kendi çıkarlarını temsil etmeyenlere oy akıtmalarını, onları başlarına iktidar yapmalarını, ‘yanlış bilinçli-likle’ açıklamak mümkün mü?

Klasik Marksizm, bu sorunu ‘yanlış bi-linçlilik’ olarak kavramsallaştırdı, ama bu yaklaşım Marksizme özgü değil, sol siyasetlerin hemen tüm açılımları, doğrudan telaffuz etmeseler de, bugüne kadar kitlelerle iletişim, dayanışma kopukluklarını bu çerçevede açıklaya geldiler.

‘Yanlış bilinçlilik’, Marksizmin kendi içinde de sorunlaştırdığı en belalı kavramlardan biridir. Diğer taraftan, bu kavramı veya bakışı so-runsallaştırmayı abartırsanız veya daha doğrusu fazla basitleştirirseniz, gideceğiniz yer, siyasetin yapılamayacağı, ‘herkesin kendi doğrusuna saygı’ diye takdim edilen apolitik rela-tivizmdir. Öyle değil mi? Yani, kimse adına dü-şünemeyeceksek, toplum adına, daha iyi, daha doğru gibi bir iddiamız olabilir mi, olamazsa, bırakın sol siyaseti siyaset yapmak mümkün mü? Tüm demokratik siyaset, birilerine doğru veya iyi dayatması olmuyor mu? Apolitik relati-vizmin çıkmazı budur.

O halde, toplumun geniş kesimlerinin, yanlış bilinçlilik dolayısı ile kendi çıkar ve taleplerini tayin edemez olduğunu iddia ederek, onlara onlar adına neyin daha doğru veya iyi olduğunu dayatmak, nihayetinde üstten bakan, otoriter bir bakış olmanın ötesinde iletişim kurmayı engelleyen bir yaklaşım. Buna karşılık, herkesin kendi tercihlerinin dokunulmazlığı siyaset yapmayı imkânsız kılan, sahte bir tevazu. Bu durumda, dünyaya soldan bakanlar olarak mevcut dünyanın haksızlıklar üzerine kurulu olduğu iddia ve şikâyetimizi, en çok da bu haksızlıklara maruz olduğunu düşündüğümüz kalabalıklar ile nasıl paylaşacağız, bu haksızlıklara karşı, onlarla birlikte nasıl mücadele edeceğiz? Sol siyasetin, daha doğrusu, şiddete, dayatmaya mesafeli demokratik sol siyasetin, temel sorunu budur.

» Türkiye’de yeniden gündeme gelen solun dindar insanlara uzaklığı konusuyla bu durumu bağlarsak neler söyleyebiliriz?

Türkiye’de, son zamanlarda yeniden gündeme gelen, solun sıradan dindar insanlara uzaklığı veya iletişimsizliği konusunu, bu genel çerçevenin içinden düşünmek durumundayız. Yine hatırlatalım, bu sorun sıklıkla iddia edildiği gibi Türkiye’ye özgü bir sorun değildir. Türkiye’de sağ siyasi söylemler, solun toplum adına konuşma iddiasına karşın, topluma uzaklığını öteden beri parmaklarına dolaya gelmişlerdir. Ancak, bunun böyle olmadığı varsayılan Batı demokrasilerinde de, bu ölçekte olmasa da benzer bir durum vardır, yoksa İngiliz Muhafazakâr Partisinin asla iktidar olmaması gerekirdi. Dahası, dünyanın her yerinde sağ söylem sol siyasete karşı bu itirazı ileri sürmüştür. O nedenle, Türkiye’de sol siyasetleri eleştirmek üzere yola çıkanların sıklıkla, ‘Türkiye’de solun sağ, sağın sol olduğunu’ söyleyen İdris Küçükömer’i referans alması tam bir kafa karışıklığının ifadesidir. Dünyanın birçok yerinde, tarihin birçok noktasında, sağ siyaset toplumla daha ‘yakın’ olabilmiş, toplumdan daha çok destek alabilmiştir. Bunun nedenlerini tartışmak için tüm burjuva demokrasilerini baştan aşağı tartışmamız gerekir.

Sol siyasetlerin kalkış noktası, başından beri pozitivist modern paradigmadır. Aslında sağ siyasetlerin, yani modern muhafazakârlığın kalkış noktası da farklı değildir. Sağ siyasetler (dar çevreli, küçük siyasi akım ve partiler hariç) geleneksel veya dini değerleri temsil etmezler, sadece göz ardı etmekten kaçınırlar, gerektiğinde modern politikalara eklemlerler (Ekonomik liberalizmle dini sembolleri eklemlemeye özen göstermek gibi). Sol, bu konuda pragmatizmi reddeder, dahası, ekonomik, sosyal, siyasal özgürleşmenin, düşünsel özgürleşmeden bağımsız olamayacağı düşüncesi ile zihinsel özgürleşmede ısrarcı olur. Bu kanaati ve tavrı dolayısı ile dini inanç ile doğrudan çatışma içine girmek durumunda kalır. Pozitivist sol düşünce için din bir ‘yanlış inanç’tır, ondan kurtarmadan bireyi özgürleştirmek imkânsızdır.

» Solun dindar kesimlerle ilişkisinde yapması gereken, izlemesi gereken yol nedir?

Bu koşullar altında, sol siyasetin, gelinen noktada, kalabalıklarla iletişim adına yapacağı iki şey olabilir. Birincisi, sağ siyaset gibi pragma-tik davranıp, dini inançlar ve sembollerle çatışmaya girmeksizin, pratik siyasetlere yönelmesidir. Veya pragmatizmden daha iyisi, ortalama bir uzlaşmacı tavır gösterebilir. Örneğin, Ramazan’da, oruç tutanlara asgari saygıyı, ‘gericiliğe bir taviz’ olarak değil, sıradan nezaket meselesi olarak görmeye başlayabilir. Kuşkusuz, çoğunluğu Müslüman bir ülkede, bu yaklaşımın sorun edilebilecek yanları vardır, saygı ve nezaket olarak düşünebileceğiniz bir şeyi, dayatmaya boyun eğmek olarak da yaşayabilirsiniz ve daha kötüsü karşı taraf bunu böyle algılayabilir. Yine de, bu ülkede, karşılıklı dayatma dilinin değişmesi konusunda, solun, İslami kesimden daha uzlaşmaz ve katı davranmış olduğunu kabul etmek zorundayız.

İkincisi, sol siyasetlerin pozitivist çıkış noktalarının da sorgulanabilir olduğunun düşünülmesidir. Bunu tüm solcuları hidayete davet etmek için söylemiyorum, bir inanç ve düşünce hiyerarşisini sorgulamadan yola devam edilemeyeceğini düşündüğüm için söylüyorum. Karşınızdakini, saçma sapan şeylere inanan, kafasını değişmez dogmalara ‘rehin’ vermiş biri olarak görmeye devam ederken, ona saygı ve hatta nezaket gösteremezsiniz. İnanmayan birinin, inancı anlamasını beklemek haksızlık olur, ancak karşısındaki dindarın ona eşit bir yerde durduğunu kabul etmek durumundadır. Yoksa bu sahici bir konuşma olmaz. Konuşmadan kastettiğim siyasi alan, siyasi konuşma, yani toplumsal meseleler üzerine ne düşündüğümüz, paylaştıklarımız ya da paylaşamadıklarımızı tartıştığımız alan. Toplumsal eşitsizliği dert edinen ateist veya agnostik bir solcunun, aynı şeyi dert edinen, benzer şikâyet ve talepleri paylaşan dindar ile birlikte siyaset yapabilmesinin koşullarını oluşturacak konuşma alanından söz ediyorum.

Solun öteden beri dert ettiği toplumsal meseleler konusunda, geniş toplumsal iletişim ve katılım, ancak, onun, kitlelerin zihinlerini ‘özgürleştirme’ iddiasını gözden geçirmesi ile mümkün olabilir. Pozitivist çıkış noktasının gözden geçirilmesi bu noktada zorunludur. İnsan, sadece ekonomik çıkarları ardından koşan ve tüm hayat haritasını buna göre belirleyen bir varlık değil. İnsan hayatı, şu veya bu şekilde anlamlandırma ihtiyacında olan bir varlık. Din ve her türlü inancın insanların hayatındaki önemi buradan kaynaklanıyor. Ekonomik, sınıfsal, maddi temellere dayalı olmayan her yaklaşımı ‘yanlış bilinçli-likle’ açıklama çabası, insanın bu yönünü görmezden geldiği için yetersiz kalıyor, bunun siyasete yansıması, açıklanamaz yenilgiler oluyor. Toplumsal eşitliğe ve özgürlüğe inanan solcuları öncelikle ilgilendiren, insanların anlam dünyalarını yok veya yanlış saymak değil, anlam, inanç dünyalarının, siyasi rakipleri yani sağ siyasi söylemlerle nasıl eklemlendiğini gözlemek, buna karşı mücadele etmek olmalı. Geleneksel toplumdan moderne geçiş de, yeniden kurulan eşitsiz, hiyerarşik toplum yapılarını, bir kez daha dinsel inanç ile uzlaştıran sağ siyasal söylemler üretildi. Bu söylemler eşitsizliklere, hiyerarşileri kutsallıkla takdis ettiler. İslam ve Hıristiyanlık gibi semavi dinler ve diğer büyük inanç sistemlerinin kavram ve sembolleri ile kapitalizmin maddeciliğinin imkânsız gibi görünen eklemlenmesi mümkün oldu. Sol siyaset, bu noktada sorunun dinsel inanç olduğunu düşündü, insanların dinsel dogmaya teslim olduğu için sağ söylemlere teslim olduğu sanıldı. Oysa sağ söylemlere teslimiyet, sağ söylemlerin kapitalizme dinsel kılık giydirme maharetinin ürünüydü.

Bu noktada, ‘ne yani sağcılıkla veya muhafazakârlıkla rekabet adına sol söyleme dinsel kılık mı giydirseydik veya giydirelim?’ diyebilirsiniz. Hayır, böyle bir şeyden bahsetmiyorum. Sol siyasetlerin hedefi şaşırdığından bahsediyorum. Hedef, kapitalizme, eşitsiz-hi-yerarşik topluma dinsel kılık giydiren sağ söylemler, stratejilerdi, böyle algılansaydı, daha anlamlı bir tepkiler verilebilirdi diyorum. Burjuva demokrasileri, eşitsiz yapıyı ayakta tutmak için aradıkları meşruiyet zeminini dinsel düşüncede ve milliyetçilik gibi seküler inanç sistemlerinde buldular, ama hazır bulmadılar, bu zeminlerde meşruiyet ürettiler. O zeminde meşruiyet üretmek istemiyorsanız dahi en azından rakibinizin ne olduğunu iyi kavrama-lısınız diyorum. Faizin haram sayıldığı, bunun altının çizildiği bir inanç sisteminden, kapitalizme kutsallık üretiliyor, bu koşullar altında siz de sosyalizme kutsallık üretin demiyorum, en azından bu kutsamaya itiraz edin, kapitalizmin altından bu kutsallık zeminini sarsın, sorgulayın diyorum. Sizi öncelikle ilgilendiren, varoluşsal sorunlara kimin ne cevap verdiği değil, inanç sistemlerini eşitsizlikleri kutsamak üzere el çabukluğu ile kullananlar, kullanılma biçimleri olmalı.

Bakın, o kadar derine gitmeye bile gerek yok, Soğuk savaş döneminde, bu ülkede dâhil olmak üzere tüm dünyada ve bu arada özellikle İslam dünyasında, ‘Komünistler ateist’ deyip, bir büyük politik mobilizasyon sağlandı. Maddeci felsefe anlatmaya çalıştığınız zaman ve enerjiyi, ‘kapitalizm paraya tapar’ temasını işlemeye harcasaydınız daha iyi olurdu diyorum.

Son olarak, emperyalizmin dünyayı yeniden paylaşım adına başlattığı ve doğrudan askeri işgalleri de devreye sokan bir büyük savaşın, kültürel kisvesi altında takdim edildiği, propaganda savaşının bu çerçevede kodlandığı bir döneme girdik. İslami kök-tendinciliğe ve fanatizme karşı savaş olarak sunulan emperyalist müdahale ve politikalar ne yazık ki, ‘din korkusu’ etkeni ile sol çevreler tarafından yeterince dirençle karşılaşmıyor. Batı Avrupa solu, bu eksende ikiye bölünmüş, bir taraf emperyalizme itiraz ederken diğer tarafı, ‘İslamo-faşist’ diye suçlamaya başlamış vaziyette. Sol siyasetlerin kökten dinciliğe mesafelerini koruyarak, bu darboğazdan çıkmanın yolunu, dilini bulamaması halinde, emperyalist propaganda galip gelecek. Solun din konusundaki tavrını gözden geçirmesinin, bu büyük ve vahim tablo açısından da ne kadar önemli ve acil olduğunu görmek zorundayız. Aksi takdirde, bu sadece sol siyasetin değil, insanlığın açmazı olacak, sol siyasetler tarihi bir dönüm noktasında, sırtlarında her zamanki gibi tüm insanlığın yükü var. Solun sonu gelirse, bu insanlık açısından yolun da sonu olacak.

(Kaynak: Birgün, 27.2.2007)

1 Response

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.