Uludere İle İlgili Yapılacak Tek Şey! – Emine Uçak Erdoğan

Emine Uçak Erdoğan ile son hikaye kitabı “Keje – Güneydoğu’da Çocuk Olmak” kitabından hareketle bir sohbet gerçekleştirmiştik. Kitapta bahsedilen “Bir Gecede Büyümek” zorunda kalan yüzbinlerce çocuğun devamı günümüz Uludere Katliamı’nın tanıkları olan çocuklardı aynı zamanda. 

http://www.emekveadalet.org/emine-ucak-erdoganla-sohbet-20-nisan-cuma-1830-kiztasi-buro/

Uludere’de katledilen canların yasını tutan ailelerle görüşmek, onlarla dertleşmek üzere, Perşembe akşamları ve Pazar 15’te tekrarıyla ekrana gelen İMC TV’deki Öteberi programının çekimleri için gittikleri bölgeden gelen hissiyatını da katarak hükümetin Uludere duruşunu sorgulamış Emine Uçak Erdoğan. 

Emine Uçak bu yazısında soruşturma sürecinin hızlandırılmasının; yaslı ailelerle, çocuklarla temasın önemine değinmiş. Bakanların ve başbakanın ailesinin de katıldığı protokol ziyaretlerinin “akredite toplantılardan” öte geçemediğini ve gitmek ile görmenin aynı şeyler olmadığını vurgulamış. İdris Naim Şahin’i ciddiye almadığından veya bakanın başı başbakanın akıllara ziyan açıklamalarını daha mühim gördüğünden olsa gerek, başbakanın söylediklerinin içinin ne kadar boş olduğunu gözler önüne sermiş.

Uludere’de kibrin, istismarın ve güçlü suçlunun netleştirildiği yazıyı sizlerle paylaşırken yazı ve program için başta Emine Uçak Erdoğan’dan sonra diğer sunucu Nil Mutluer’den, teknik ekipten ve İMC TV yöneticilerinden Allah razı olsun diyoruz.

http://www.imc-tv.com/program-oteberi-0-18.html

Devamında Taraf’ta yayınlanan yine Uludere ile ilgili “Ya Arafat Ya Mahşer” başlıklı yazısını da tavsiye ederiz.

 

Uludere ile ilgili yapılacak tek şey! – Emine Uçak Erdoğan

http://haber.ihlassondakika.com/haber/Uludere-ile-ilgili-yapilacak-tek-sey_484567.html

Haber Tarihi: 07.06.2012, 15:57
“Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar” isimli kitabın yazarı Emine Uçak, Uludere olayı ile ilgili bir yazı kaleme aldı.

İHLAS SON DAKİKA – Doğu ve Güneydoğu bölgelerinden Çanakkale’ye savaşmak için giden Kürtleri anlatan “Çanakkale Savaşı’nda Kürt Civanlar” isimli kitabın yazarı Emine Uçak Erdoğan, Uludere olayı ilgili bir yazı kaleme aldı. Başbakan Erdoğan’ın son açıklamalarını değerlendiren yazar, yapılacak tek şeyin “soruşturma sürecini aileleri başta olmak üzere kamuoyunu ikna edecek şekilde hızlandırmaktır” diye yazdı.

ULUDERE’Yİ ANLAMAK

Başbakan’ın Uludere ile ilgili son açıklamaları katliam gecesi ve ardından devam eden 5 aylık süreci hiç anlamadığını ortaya koyuyor. Eşini ve kızını, bakanlarını olay yerine gönderdiği halde durumu hiç görememiş. Çünkü aslında Uludere’ye gitmek ile orada bulunmak, temas etmek, acılı ailelerin hissiyatına ortak olmak başka bir şey.

“AK PARTİ’NİN ULUDERE ZİYARETİ, SANAL ZİYARET”

Beşir Atalay, Fatma Şahin, Emine Erdoğan kısacası Başbakan adına oraya giden her kimse; aslında protokol ve sanal bir görüşmeden başka bir şey yapmadı. Beşir Atalay mesela, bombalamadan sağ kurtulan gençlere bile doğrudan ‘geçmiş olsun’ demedi. Gülyazı’nın, Ortasu’nun sokaklarında hiç dolaşmadan helikopterle korucu başının evine gitti ve adeta akrediteli bir toplantı gerçekleştirdi. Ardından yine helikopterle bölgeden ayrıldı. Emine Erdoğan ve Sümeyye Erdoğan’ın ziyaretleri de klasik Ak Parti Kadın Kolları toplantılarından öteye gidemedi. Kısıtlı bir zamanda muhtarın evinde ailelerle bir araya geldi. Tercümanların alel acele çevirdiği görüşmeler yaptı. Hislendi gözyaşı döktü ve gitti.

“GİTMEK BAŞKA, GÖRMEK BAŞKA”

Eğer gitmek ile görmek aynı şeyler olabilseydi bugün Başbakan “çok ilginç sağ kalanlardan bir delikanlının yaptığı açıklama var, ‘sınıra 5 kilometre kala biz atışları duyduk’ diyor. Ama bu atışları duymuş olmalarına rağmen, ‘Biz devam ettik’ diyor. Şimdi atışlar duyuluyor ama devam ediliyor. İşte bu noktada, tabii ki uçaklarda devam edildiğine göre demek ki teröristler sınırımızı geçip, atmaları gereken adımları atacaklar.” Demezdi.

“TABİİ DURMAZLAR, ONLAR BUNA ALIŞKIN”

Sağ kurtulan genç öyle diyor, ömründe hiç sınır olarak görmediği karşı dağa oğlunu uğurladıktan sonra dağı gören penceresinin başında ilk uyarı atışlarını gören baba da öyle diyor. Çünkü dağın öte yanına yaygın söyleyişle kaçağa giderken üzerlerinde heronların dolaşmasına, bazen askerlerin uyarı atışları yapmalarına alışıklar. Orada askerlerin ve PKK’lıların bildiği ve bu yüzden hiç mayın döşemediği bir patikadan dedelerinden itibaren alışık oldukları bir hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Bugün tek para eden mazot olduğu için mazot taşıyorlar, daha öncesinde ceviz götürüp şeker, yağ alıyorlardı. Bunun tuzak olmadığını bile bile katlediklerini düşünmelerinin sebebi de bu. Bölgedeki bütün askerlerin bildiği bir yolu kullanıyorlar. Ve karşılaşacakları en büyük durumun mallarına el konulması, havaya yapılacak bir taciz ateşi olduğunu düşünüyorlar. Şimdiye kadar hep öyle olmuş. Çocuklar ilk ateşlerde işte tam da bu sebeple ‘dönmedik’ diyorlar. İlerlediklerinde tepelerine uçaklardan bomba atılacağını bilmek gibi bir pratikleri olmamış çünkü daha öncesinde.

“İNSANLARI UYARAMAZ MIYDINIZ?”

“”Bir defa anlık istihbarat yok. Orada bir hafta, 10 gün, 15 gün önce gelen istihbaratlar var.” Diyor Başbakan. İşte asıl vehametli olan bu zaten. 15 günlük istihbaratlar varsa sıfır noktasındaki üs her zamanki gibi kışın sertleştiği o günlerde niye boşaltılmış? Köylüler hazır asker yokken gündüz saatlerinde işe koyulmaya başlamışken; istihbaratı ileten kişiler; kendi çocukları da kaçağa giden koruculara bugünlerde çocuklarınızı sınırdan uzak tutun uyarısında bulunamaz mıydı?

“TEK ZİYARETTEN ÇÖZÜM UMMAK, KİBİRDİR”

Bütün bunlar olmadı ve çoğu çocuk 34 genç o gecede korkunç bir bombalamaya maruz kaldılar. Aileler bütün bir geceyi çocuklarının cesetlerini karda aramak gibi bir trajedi yaşadılar. Ve ilk bombalamadan itibaren korkunç bir yanlışlık yapıldığını bölgedeki askeri güçlere ilettiler. Ama ne ceset ararken, ne yaralılarla birlikte ambulans beklerken, ne de evlatlarını toprağa verirken yanlarında hükümeti bulamadılar. Haliyle acıları katlandı, öfkeye dönüştü. Olaydan aylar sonra bir protokol daveti şeklinde geçen ziyaretin tüm yarayı sarmasının beklenmesi ‘kibir’ değilse nedir?

Hele de olayın üzerinden 5 ay geçmişken ve henüz soruşturmadan bir sonuç yokken, kimse tutuklanmamışken; ‘hataysa hata, her kürtaj bir Uludere’dir’ gibi duyarsızlıktan uzak konuşmalara muhatap olunması. Ve bu duyarsızlığın her açıklamada ivme kazanması, iki köyde de en az mayınlarda yaralanmış onlarca insan varken ‘mayın haritalarından söze etmek’ şimdi de sağ kurtulan gençleri ‘niye dönmediniz’ le suçlamak.

“ESAS İSTİSMAR, BU TAVIRDIR”

Başbakan; Uludere’yi her seferinde ‘istismar’ sözcüğüyle birlikte kullanılıyor ya bir kez daha tekrar edeyim; bir istismar varsa; tam da bu yukarıda saydığım durumlardır. Ailelerde, ve konuyla ilgili adalet talep eden tüm çevrelerde giderek acıyı, hayatı değil öfkeyi ve intikamı çağrıştıran bir söylem oluşuyorsa; sebep, Başbakan başta olmak üzere hükümetin başından itibaren bu konuda takındığı yanlış tutumdur.

Uludere ile yapılacak tek şey önce ortada hem özür hem de helallik istenecek bir durum olduğunu görmek; ve soruşturma sürecini aileleri başta olmak üzere kamuoyunu ikna edecek şekilde hızlandırmaktır. Bunlar yapılmayana kadar yapılacak her duyarsız açıklama mağdurlara ‘hem suçlu hem güçlü”den öte bir hissiyat oluşturmayacaktır çünkü.

http://www.taraf.com.tr/haber/ya-arafat-ya-mahser.htm

Emine Uçak Erdoğan “Ya Arafat ya mahşer”

Başbakan’ın Uludere hakkında yaptığı her açıklama bir hasar bıraktı

Yazıya başlık olan duygum yeni değil aslında. Yıllar önce Ermeni işçilere yaptığı sınır dışı tehdidi başta olmak üzere Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ‘el insaf’ dedirten tüm konuşmalarından sonra kendiliğinden gelip dayanıyor bu duygu. En çok da Uludere’den bu yana.
Uludere’nin ilk gününden itibaren Başbakan’ın isteyerek böyle bir katliama ‘evet’ dediğini düşünmedim halen düşünmüyorum. Ama ilk günden bu yana bu konuda yaptığı her konuşma en az katliam kadar vahamet taşıyor. Hem Müslüman hem de Kürt biri olarak o konuştukça utanç, acı, öfke kısacası yoğun bir duygu karmaşası yaşıyorum. Görebildiğim kadarıyla Başbakan Uludere’nin Kürtlerde nasıl bir kırılma yarattığını henüz anlamamış.

Anlamış olsaydı kendi konuşmalarının PKK’nın istismarından daha çok rahatsız edici olduğunu, her konuşmasıyla kırılmanın derinleştiğini ve bu kırılmaya bel bağlayanların ellerini ovuşturduğunu görürdü.

Ölümün olduğu yerde, hem de savaş uçaklarının 34 kişiyi bombalayarak korkunç bir şekilde öldürdüğü bir durumda; ilk kurduğu cümlelerde ‘tazminat’ kelimesinin olması; bütün Kürtlerde olduğu gibi bende de bir aşağılama, değersizleştirme hissi uyandırıyor.

‘Siz Kürtlerde insanın önemi yok, kan parası alıp susarsınız’ demek istiyor adeta. Eşinin GATA’ya alınmayışını, çocuklarının yurt dışında okumak zorunda kalışını gözleri yaşararak anlatan bir Başbakan’ın evlatlarını kaybeden insanlara ‘tazminatsa tazminat’ gibi bir cümle kurabilmesinin başka izahı yok. Her konuşması ben de bomba etkisi yaparken evlatlarını kaybedenler üzerindeki duygusunu düşünemiyorum bile. Katliamı yapanları değil katliamı gündemde tutmak isteyenleri ‘istismar’ etmekle itham eden manşetler hazırlayan gazetelerin ‘hassasiyetleri’ de tek kelimeyle mide bulandırıcı.

“Ya Arafat ya mahşer” dedim yazının başında. Bu mahşer yerinden ancak Arafat’ı hatırlayarak çıkabiliriz diye düşünüyorum. Niye Arafat? Arafat’taki duruşla tamamlanır çünkü Hac. Bu öylesine bir duruş değildir. Bir Öz’e ulaşma duruşudur. Bir anlık süreden bir güne kadar uzayabilir. Bütün mesele, işte öze ulaşılan o tek ânı yakalayabilmek ve o ânı ebedileştirebilmektir.

Rabbın huzurunda umut, sebat ve imanla gerçekleştirilen bu duruş aynı zamanda, farklı renklerden, ırklardan, durumlardan Müslümanların biraraya geldiği bir zirvedir. Bu zirvenin ilkinde Hz. Muhammed bir temel insan hakları bildirgesi olan Veda Hutbesi’yle seslenmiştir ashabına. Hutbenin ana teması her türlü ayırımcılığın yasaklanmasıdır. Yani bir anlamda gerçek bir özgürlük ve eşitlik anıdır; Arafat’daki bu duruş. Bu duruşta haksız kazanç, emanete ihanet ve kan davası yasaklanmıştır. Toplumsal düzenin temeli olan adalet ve hakkaniyetin bütün alanlarda tesisi özellikle vurgulanmıştır. O halde Müslüman’a düşen Arafat’taki o samimiyet testini bütün hayatına yönlendirebilmektir.

Bu konuda Başbakan ve medyası başta olmak üzere hepimize hatırlatacağım başka bir hadis ise şudur: “İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”

Kaynak:Taraf Gazetesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.