Ömer Bilal Karakaya – İşçi Emekçi Mitingi’nden Değerlendirme ve Gözlemler

Arkadaşımız Ömer Bilal Karakaya’nın Kızıl Bayrak’ta yayınlanan gözlem metnini sitemize iktibas ediyoruz. Emek ve Adalet Platformu olarak bizim de katılımcısı olduğumuz İşçi Emekçi Mitingi’ni, KHK’lılar Platformu üyesi ve Emek-Adalet Platformu istişare halkası mensubu Ömer Bilal arkadaşımızdan dinliyoruz. Okuyucularımızın ilgisine sunulur;


ÖMER BİLAL KARAKAYA

Bir KHK’lı olarak 24 Ekim mitingindeki gözlemlerimi yazayım istedim. Miting bir festival havasında geçmesi gereken bir final kutlaması değil midir? Aynı amaca kilitlenmiş farklı insanların muazzam çalışmasını ve seslendiği kitleye, sınıfa ve ülke kamuoyuna mesajını duyurması ve miting günü hem bu çalışmaların sonucunu kutlamak, birlikteliğin coşkusunu yaşamak değil mi?

Fabrikaları miting davetine gittiğimizde direnişe katılmasalar bile camlardan el sallayan, sloganlarla cevap veren işçilerin çok az olması moralimizi bozamazdı. Çünkü aramızda fabrikalardaki baskının ülkedeki baskıyla aynı olduğunu, oralarda çalışan, izin gününde miting çalışmalara katılan arkadaşlar biliyordu.

Bence coşku burada başladı. Megafondaki arkadaşların sesi bu olumsuzluktan etkilenmedi, daha gür çıktı. İşçilerin içlerindeki fırtınayı ve hatta tacizleri yutkunmak zorunda kalanları biliyorduk. Sinbo direnişçisi emekçilerin, işçiler görmesin diye kapılar kapatılınca megafonla kapının duvarlarına çıkmalarını gören işçilerin el sallamasının nadir hadisler olacağını gördük. Ama miting ile bu olumsuzlukların nasıl yırtılabileceğini görebilmek için; bizzat işçilerin konuşacağı, sonrasında bağımsız öz gücüyle gidilecek yolu açma hedefi için bunlara değerdi elbette.

İstanbul KHK’lılar Platformu’nun katılımı şöyle gerçekleşti; Eylül başında Alba Plastik, Sinbo, SML Etiket’te, Tur Assist’te, Bakırköy Belediyesi’nde, Bayrampaşa Belediyesi’nde direnen işçilerin daveti ulaşmıştı İstanbul KHK’lılar Platformu’na. İstanbul’da direnişçi işçilerin direnişlerini konuşmak için toplantıya davet ediliyorduk. Platformdaki arkadaşlar; katılmanın, direnen işçilerle konuşmanın, onların mücadelesine katılmanın gerekçelerini tartıştık. KHK’lılar olarak işçilerle emekçilerle yan yana olmanın bize özgüven vereceğine karar verildi. Toplantılara katıldık.

Direnişçi işçilerin söyleşilerine katılan bağımsız yapılardan, işçi-emekçi sınıfı için birlikte mücadele etmek veya bunun zeminini kurmayı gündem edebilmek için İstanbul geneli miting yapma önerisi geldi. Genel kabul görünce süreç başlamış oldu. İstanbul KHK’lılar Platformu’ndaki görüşmelerde biz de teklifi olumlu bulduk ve miting çalışmalarına arkadaşlarımız katıldı.

Çoğu insan içinde bulunduğumuz şartlarda mitingin sadece yapılabilmesinin bile başarı olduğunu söyledi. Yıllardır emekçiler; kendi öz gücüyle yapacakları, kürsünün sadece kendilerinin olacağı, başından sonuna kendi tasarruflarında böylesine bir mitingi düzenleyebilirler miydi? Ayrıca mitingden önce Tekirdağ’dan Gebze’ye kadar fabrikalarda, AVM’lerde çalışmalar yapmak, 40 civarında kurumu ikna edip çalışmaya dahil edebilmek, dahası miting alanını dolduracak şekilde çalışma yapabilmek çok zordu.

Bir de bu olayı kamuoyunda konuşulur hale getirme işi vardı. Neyse ki ‘70-‘80’li yılların 1 Mayıs’ları için yapılanlar gibi çalışmalar yapıldı. Hem kamuoyunda konuşulur oldu hem de katılımcı kurumlar ile çevre illerden bağımsız birçok kişi ve kurum miting çalışmaları boyunca çok istekli çalıştı.

Son 3 hafta neredeyse her sabah karanlığında yollara düşen, fabrikalar, köprüler altında bekleşip bildiri dağıtıp, afiş yapıştıran, yandaşlarla kavgaların ucundan dönen, fabrika önlerinde çağrılarını yaparken tacizler gören miting gönüllülerini ve çalışmalarını, farklı yerlerden ve kesimler tarafından sosyal medyada paylaşıldığını görmek mutluluk vericiydi.

Bence, miting öncesi süreci başlatan katılımcı örgütlerin, olayı mitinge kadar getirebilmelerinin ve çok sayıda kurumun aynı hedefte buluşabilmesinin sebepleri:

-Disiplinli çalışma, istişarelerin eşit katılımcılık sistemi ile yapılması.

-Öncelikle ortaya somut bir olayı -aylardır devam eden direnişleri konuşmayı ve mücadele hattı oluşturmak gibi cezbedici bir başlangıcı- ortaya koymaları oldu. Bu hedefe birleşik mücadeleyle tüm emekçi güçlerin katılımıyla devam edileceğine tam inanmaları oldu. Bu sayede sabırla ısrar ettiler. Atmosfer ise zorluydu.

Eski zamanlarda ‘68 hareketinin meşhur öğrenci liderlerinden D. Bendit’in bile 2008’de “Mayıs ‘68 bitti, kaldırım taşlarının altında kaldı” sözünü okumuş, 1984-85 İngiltere Madenciler Grevi’nin yenilgisinin şokunu, berbat sonuçlarını dinlemiş, sonrasında küresel kuşatmanın sol ve emekçi sınıflar üzerinde yükselen hegemonyasını ve doğal sonucu olarak faşizmin yükselişini yaşayan insanlardık yani, ülkemizde bunun sonuçlarını yaşamaktan yorulmuş kitleye ulaşılacaktı.

Ama semt pazarlarında bildiri dağıtırken bize “Geç kaldınız” diyen insanlar oldu. Bu çalışmalarda en hoş sahnelerden birisini Gebze’de yaşadık. Gebze’de DGC Lojistik fabrikasında direnişçi işçileri davet ziyaretimizde sesimizi bastırmak için arabasını yanımıza yanaştırıp son ses müzik açan patron yalakasıydı. Sabrımızın sınırının sonundaydık ki polis bu durumu fark etti ve gidip sesi kapattırdı. Megafondaki arkadaşımız “İşte senin iraden başkalarının 2 dudağı arasında ama bizim irademiz kendi elimizde” diyerek slogan atmıştı. Başka günler bir iki böyle kavgaya varacak şeyler oldu ama inanmışlık, bildiri dağıtanların yüzlerine yansımıştı ki, başlamadan hep biz kazandık.

Bağlantısını burada verdiğim linkteki videoda Mitsuba fabrikasında içeride eylem yapan işçilerle onları bekleyen işçilerin buluştuğu sahne beni çok etkilemişti. Kadın işçinin havadaki kararlı yumruğunu ve işçi arkadaşlarıyla buluştuğunda gözyaşlarını gördüm. Bunun altına o anki duygularla şöyle yazmıştım:

“Patronların , tüm kibirlerin, halkı güdülecek koyun görenlerin, ülkeyi çökülecek yer görenlerin kimyasının bozulduğu sahne burası. İşçilerin birleşmesidir. Kadın işçinin havadaki yumruğu bu birleşmenin ve yeni bir hikâyenin başlangıcı oluyor. Kutlu olsun hepimize.”

Demek ki işçilerin birleşmesi dediğimiz şey doğru yerden yola çıkmak, işçi dayanışmasını sınıf dayanışmasına çevirebilmekti.

Diğer işçiler fabrikalarında, AVM’lerde önce içeride direnmeye başlamışlardı ve fabrika önlerinde, meydanlarda devam ettiler. Çadırlar kurarak direnişi sabitlediler.

Mitingde, Alba fabrikasından direnişçi işçi Ender “Bizler 2 ayı aşkın sendika düşmanı, işçi düşmanı, kadın düşmanı Alba patronuna karşı mücadelemizi sürdürüyoruz. Bu mücadelemizin bir yanı da üyelerini sahiplenmeyen Petrol-İş Sendikasının bürokrat yönetimine karşı oldu” diyerek işçilerin etrafındaki çift taraflı kıskacı özetledi.

Bu işçilerin ve katılımcı kurumların patronlara kendi fabrikalarında geri adım attıracak iradeleri vardı. Ancak onlar bu hedefi büyütmeyi tercih ettiler. Milyonlarca işçinin çoğunun sendikasız, örgütsüz olduğunu, güvencesiz çalışma şartlarında nefes alamadığını biliyorlardı. Kendi fabrikalarındaki gibi umutsuzluğun ağır bastığını, onuruyla oynansa da patronların sisteminin yerinden oynatılamayacağını ya da bunu görmenin belki torunlarına nasip olacağını düşünenler vardı. Kod-29 gibi işin içine ahlak, performans gibi gayri insani sistemle işten atılanların -çoğunluğu kadınların- bunu çevresine bile söyleyemediğini biliyorlardı.

Bahsettiğim işçiler gerçek kurtuluşun işçilerin sınıf bilinciyle bir araya gelmesini istediler. Mücadelelerini herkes için büyütmek istediler. Demokratik kitle örgütlerinin, bağımsız emek örgütlerinin, tuzu kuru olmayan sendikaların ve partilerin katılacağı bir yol açmak istediler.

Mitingin Parçası KHK’lılar

6. yılına giren KHK düzeninde KHK’lılar iki değil belki üç kıskaç arasında kalmışlardı. İktidar, KHK düzenine geçerken bu süreçte BBC’ye verdikleri röportajlarda Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleşmesinde 500 bin kişinin işsiz kaldığını söyleyerek potansiyel kurban sayısını da açıklamış oldular.

İktidar ilk zamanlarında 15 Temmuz’un tüm yönleriyle ve siyasi bağlantılarının ortaya çıkarılması için tam yetkili komisyon kurulması için verilen önergeyi kabul etmemiş, tavşan bayırı aştıktan sonra araştırma çalışması ise güdük kalmıştı. “Bu bize Allah’ın lütfu oldu” dedikleri darbe kalkışmasının üzerine nasıl bir süreç başlayacağı belli olmuştu.

Kaosun büyüklüğü kadar üretilen nefret söylemi belki daha da büyük olmuştu. 15 Temmuz’un perdesi çekilip aktörleri ortaya çıkarılacağına, ne yapsan ortaya çıkarılamayacak kadar efsunlu bir yapının, düşmanın varlığı algısı oluşturuldu.

Belki tüm azmettiriciler birer birer ortaya çıkarılabilseydi ülkede muhalefeti, büyük sendikaları, yazarları bu algıya ikna edecek şansı bulamayacaklardı. Ama hukuksuzluğu yasalaştırabilecek ve buna pek çok insanı, hatta batılı parlamenterleri ikna etme şansını başka nasıl bulabileceklerdi ki?

Yüzlerce hukukçusu, siyaset uzmanı olan muhalefet partileri mecliste engel olunan bu duruma; yargı bağımlı haliyle sivil soykırımın artacağı, üretilen söylemlerin hedef saptırıcı olacağı ve ilgisiz yüzbinlerce insanın, kamu emekçisinin bu cadı kazanına doldurulacağı gerçeğine odaklanmadılar.

Neredeyse tamamına yakını önce bu önemli noktaya direnmek yerine iktidarın söylemini kabullenip sonra “bu kadar da olmaz” babında KHK meselesiyle ilgilenmeye başladılar. 5 yıl geçtikten sonra yeni kurulan ve yıldızı gittikçe parlayan muhalefet partisini ziyaret ettiğimizde bize “Bir fil zücaciye dükkânına girdiyse, onu ürkütmeden çıkaracaksınız. Yani onu kızdırmadan yumuşakça çıkarmalı” demişlerdi.

Oysaki fil, dükkânı çoktan dağıtmıştı. Dahası ezberlerini bozmak istemedikleri için kapıyı büyüterek fili çıkarmak akıllarına gelmiyordu. Zaten filin girdiği yer zücaciye dükkânı değildi; filin her darbesiyle masum insanların canını kaybettiği, talana dönüşen büyük evimiz, ülkemizdi.

Yine bir muhalefet başkanı 19 Haziran 2020’de Halk TV’deki “liderler özel söyleşi” programında “Devletin de belli hassas noktaları var, buralara ‘acaba’ (!) dediğiniz birisini görevde tutmak zorunda değildir. Devlet kendisini koruyacak elbette. Yargı kişinin suçsuzluğuna karar verse de devlet şüpheyi kaldırmaz, önemli görevlere değil de önemsiz, pasif pozisyonlara alır. Yargıda aklansa bile müdürse göreve iade edilse herhalde müdürlüğe dönecek değil” diye beyanat vermişti. İktidarın asıl yapmak istediği devletin şüphesinin suçlama için yeterli olmasının artık yasalaştığını idrak edemiyordu. 1,5 sene oldu özür dilemiyor.

İktidar zaten aynı tezi savunuyordu. Yüzbinlerce kamu emekçisinin adli bir suçu olmasa da devletle akitleri yara almıştı ya da artık onlardan devlete yar olmazdı. Bir okulda okul müdürünün zorlamasıyla ilan panolarında reklamı yapılan sendikaya üye olanlar, okullarda parasız, bilimsel eğitimi savunanlar, demokratik haklar için direnenler, cemaatçi diye hedefe koyulanlar, aynı çuvala doldurulmuştu.

KHK’lar, politik hedefi için düşman üretmek, kendisiyle çalışmak istemediği kamu emekçilerini temizlemek (!) için çok kararlıydı. Yargı iktidarın güdümündeydi, muhalefet iktidarın gölgesindeydi. KHK’lılar bu üçlü cenderedeydi. Üstelik kendilerini savunacak muhalefetin olmayışıyla, toplumda oluşan linç kültürü ve sessizlikle, çıkarılan sivil ölüme mahkûm edici çalışma yasağı gibi çeşitli yasaklamalarla da kuşatılmıştı.

Tam bu olumsuz durumda, İstanbul’da farklı yerlerde direnen işçilerin emek mücadelesini konuşma ve söyleşi davetleri geldi. Bizi birliktelik duygusuyla içine alan bu davet ile yalnızlık ve anlaşılamamak yerine emekçilerin bağımsız umut verecek mücadelesinin bir parçası olabilmenin fırsatı gelmişti. Toplantıların tamamına platform arkadaşlarımız dönüşümlü katıldı. Toplantılar sona ererken işçi-emekçi sınıfı için neler yapılabileceği konuşuluyordu ve katılan kurumlardan bazıları İstanbul için miting teklifi yaptılar. Kurumların tamamına yakını teklife olumlu geri dönüş yaptı. Hem KHK’lılar hem de KHK’lılara benzer Kod-29 ile kıskaca alınan tüm emekçilerle birlikte platform olarak katılmayı uygun bulduk. Bunun için imzacı olduk, çalışmalara katıldık. Mitingin coşkusuna misliyle katıldık, İstanbul KHK’lılar Platformu’nun miting katılımcıları neredeyse her kurumun halayına katıldı.

OHAL’de KHK’lar ile eli kolu bağlanıp, patronların hukuksuz düzeninin karanlığında ağaç kökü yiyerek silinip gitmesi beklenen bizler; haksızlığa, hukuksuzluğa uğramış insanlarla yan yana olmanın mutluluğunu doyasıya yaşadık 24 Ekim’de. Katıldığımız bu çalışmada başından beri bizi en iyi anlayan buradaki farklı işçi yapılarıydı.

Bu mitingi düzenleyen 40 civarı bağımsız emekçi örgütler içinde olduğumuz sürede, hiçbirimizin aslında yalnız olmadığını gördük. Bu anlayışa sahip emekçi örgütler içinde yeter ki elimizi kaldırıp “buradayım, yol arkadaşınızım” dersek; eşit, özgür ve onurlu bir çalışma hayatını savunan herkesin burada yeri olurdu zaten. KHK’lılar zaten hakkı gasp edilenin kimlik ve ideolojisine takılmayacak noktadaydı. Bu nedenle, onurlu bir yaşamı ve çalışma hayatını isteyen, bunun için mutlaka bir yere gelmeli ve emeğin, haklılığımızın gücüne güvenmeliydik. “Yaşasın sınıfların dayanışması” demeliydik. Mitingin en büyük başarısı direnme gücünü bulacağımız yeri işaretlemesi oldu.

24 Ekim Miting Günü

Mitingin amacı şöyle özetlenmişti: “Bizlerin örgütsüzlüğünden faydalanan kapitalistlerin, iktidarın ve tüm kurumlarının sefil çıkarları için insanlığa dayattığı yıkımlara karşı sınıfımızın gücünü gösterme zamanıdır.”

Miting günü tamamına yakını farklı yapılardan sol örgüt ve bağımsız katılımcılar oldu. Miting çağrısını duyup gelen vatandaşlar vardı. “Bir şey yapmalı” diye megafonla semt pazarlarında, caddelerde ve İstanbul’u boydan boya, 1 Mayıs’ı andıran afiş çalışmasından dolayı da gelen vardır herhalde.

Yakından tanıdığım için ayrıca bahsetmek istediğim Emek ve Adalet Platformu diye isimlendirilen, “sömürüye karşı” şiarıyla, 2011 yılından bu yana taşeron ve prekar emekçilerin, kadınların ve gençlerin örgütlenmesine odaklanan Müslüman, sosyalist gençler vardı. Sakarya’dan gelenler, benzer zeminden gelenlerle buluştular mitingde.

Emek ve hak arama meselesine duyarlı vekiller de vardı. Ama miting için alınan karar gereği kürsüde değil alanda bizimle beraber dikildiler.

Ankara’dan gelen ve “Zincir kırıldı” başlığı ile bu gazetede, tüm haberler bölümünde yayınlanan “Ankara’dan bir işçi” rumuzlu emekçinin mektubunda 24 Ekim mitinginin ulaştığı şeyi ve sonrasını güzel anlatmış. Tek başına heyecanını çevresinde örgütleyerek canlı tuttuğunu samimi anlatmış mektubunda. Okumanızı tavsiye ederim. Sanırım 40 küsur civarındaki miting bileşenleri sonradan katılan bağımsız örgütler, sendikalar, direnişçi işçiler mektuptaki anlatılanı meydanlara taşımış olduk.

Beklentiler & Eleştiriler

Mitingin yarattığı etkiyi ve sonuçlarını devam eden çalışmamızda gereğince değerlendiremezsek, miting süreci güzel bir anı olarak kalacaktır.

Konuşanların sesi, alanın arkasına ulaşamadı ve bu alan kürsüden koptu. Sunucular yüksek sesle konuştuğu için duyulabildi.

Kendime yönelik eleştiri! Kürsüde konuşan direnişçi işçiler varken KHK’lı vekilimizi KHK’lılar kortejinin yanına davet ettim. Orada seri röportajlar oldu doğal olarak. Ancak görüntü hoş değildi. Bu vekilimiz sonuna kadar kortejde ayakta bizimle hiç ayrılmadan devam etti. Ama hatayı işledik bir kere. Oysa kürsüde konuşanlar varken tek yapılacak şey slogan veya halay olabilirdi. Sonra baktım birkaç köşede daha röportajlar var. Neyse bir dahakine olmaz söz.

Duyduğum kadarıyla miting öncesi diğer illerde çalışmalar, çağrılar yapılması isteniyordu.

Benim çok özel beklentim; mitinglerde yürüyüş kortejlerinde her kişinin elinde bayrak, flama olması bir renklilik ve coşku sebebi iken miting alanında bu durumu değiştirmeliyiz. Bu bayraklar bazı mitinglerde olduğu gibi alanı çevreler şekilde dikilebilir.

Ama her grup kendi dövizini önüne koyar elbette ki tanıyalım; ama bayrak ve flamanlar miting sonuna kadar indirilir, herkes kürsüyü, birbirini görsün değil mi? Belki tanışma ve kaynaşma daha kolay olur. Dövizlerin arkasındaki yoldaşları, kardeşleri, emekdaşları, halaydaşları ile göz temasıyla konuşmak isteriz değil mi?

“Fabrikalardan sendikasız işçiler ve sendikalı daha fazla işçi olmalıydı” diyenler olmuştur. Zor bir zamanda, kısa vakitte mitingin organize edilmesinin zorluğu ile büyük sendika ve partilerin olmadığı ama bağımsız işçi örgütlerinin, bu kısa süreçte bu kadarını yapabilmesinin başarı olduğu söylenebilir. Bazı fabrikalardaki direnişçi işçilere ziyaret ve mitinge davet amaçlı gittiğimizde işçiler 50 metre mesafedeki kapıya kadar gelemiyorlardı.

Katılmayacağını gördüğümüz işçilere; mitingde hedeflenmiş olan tüm bağımsız emek örgütleri yan yana gelerek; şirketleşen devlet ile devletleşen şirketler ve onlara karşı işçileri yalnız bırakan arasında kalmış, 3’ncü yolu arayan işçilere zemin kurulabilir miydi?

Miting bunun resmini verebilmiş miydi? Evet ise, o zaman gelemeyenlere bunu sembolize edecek resim verilebilmiş ve maksat hasıl olmuştur ilk miting için. Bundan sonra bu resmi hayata geçirecek çabalarda ortaklaşmaya bağlı elbette.

Bu gazetede yazısını okuduğum Muharrem’in sözüne hak verdim:

“Mitingi duymayan kalmadı. Bir yoldaşın ifade ettiği gibi miting pek çoklarına özgüven sağladı. ‘Yapamam, edemem’ söylemleri, miting sayesinde ‘yapmaya, etmeye çalışırım’a dönüştü. Teorik olarak kesinlikle böyle. Pratikte ise, katılmasa bile mitingin oluşturduğu zemine ayak basan işçiler de böyle düşüneceklerdir.

Bu miting sonrası hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Buz kırılmış, yol açılmıştır!”

***

Kortej, “Al yazmalım” gibi güzel oldu,

Kürsü hep işçinin oldu

Halaylar birleştirdi umutları,

Bıraktık artık, “yine mi” demekten

Kararlı olan haklı olan yolda artık,

İçimizde bir buz daha kırıldıysa

Ne mutlu öyleyse sınıfın kardeşliği başladı

Sınıf dayanışması işçilerin birliği için

Bu daha başlangıç mücadeleye devam!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.