Töre ve Din: Ayrılan Yollar

Çok ilginç ve kışkırtıcı bir yazı. Tayfun Atay’ı en çok “Din Hayattan Çıkar” kitabıyla biliyorum. Ülkemizin ortalama solcu/seküler insanına dinin önem ve anlamını ikna edici ve tanıdık bir dille anlatma görevini üstlenmiş – ne zor bir görevdir o! – hoş bir kitaptı. Kendisini bir süredir radikaldeki dizi ve televizyon programları yazılarından takip ediyorum. Sonuçta ben de fani bir insanım ve elbette dizi izliyorum. Yabancı dizi izleyemeyenlerden olduğum için de bu hususta fena halde “yerlici” sayılırım. Atay’ın dizilere yönelik tüyoları, önerileri ve ele aldığı dizi kötü olsa bile oradan hareketle yaptığı gözlemler hemen her zaman ilginç oluyor. Mesela “kayıp şehir”i onun sayesinde fark etmiş, merceğini günümüzün ezilenleri ve garipleri üzerine odaklayan bu sürprize onun sayesinde bağlanmıştım. 
 
Bu yazı ise dolaylı değil, dosdoğrudan konumuzla alakalı. Müslümanların modernleşmesi/kapitalistleşmesi (ikisi çoğunlukla aynı şeydir) üzerine. Küçük Gelin’i henüz izlemedim. Atay töre kavramı çerçevesinde modern-öncesi ataerkilliğe işaret ediyor, dizinin bu tip ataerkilliğe yönelik ciddi bir eleştiri projesi olduğundan bahsediyor. Bu “yeni” diziyi ve “yeni” eleştiriyi haklı olarak müspet bulurken, bu gelişmenin burjuvalaşma sayesinde gerçekleştiğini iddia ediyor. Burjuvalaşmanın/modernistleşmenin otomatik olarak kadının kısmi özgürleşmesi sonucunu doğurduğu modern sosyal bilimlerin oldukça eski, klasik ve güçlendirilmiş bir iddiasıdır. Ancak feministler tarafından bile oldukça eleştirilmiş ve sarsılmış bir iddiadır da. Üstelik bu iddianın dayandığı varsayım, yani “modernizmin pek çok açılardan hayırlı bir süreç olduğu” varsayımı da oldukça tartışmalı ve rahatsız edicidir. Batı burjuvazisinin, önce kendi yoksulları sonra da tüm dünya üzerinde kurduğu iktidarını meşrulaştırmak için bol keseden savurduğu güzellemelere fazla itibar etmemek gerekir.
 
Her şeye rağmen Atay’ın yazısı tüm provokatifliği ile tartışmaya, üzerine düşünmeye değer bir yazı. Popüler kültür üzerinden ülkemizde olan bitenlere dair ince bir gözlem.     


Töre Ve Din: Ayrılan Yollar

Tayfun Atay

 

 

‘Küçük Gelin’in önemi, törenin karşısına dindar-muhafazakâr kesimden ilk kez kararlı ve tok şekilde yükselen bir ses olarak çıkmasında. Buna pek alışık ve aşina değiliz.Türk basınında, sinemasında ve tabii televizyon dizilerinde töre sorunu çok işlendi, eleştirildi, reddiyelere uğratıldı. Ancak bunlar genelde seküler-modern zihinlerin, aynı doğrultuda düşünce ve yaşam biçimini benimsemiş kesimlere seslenen ürünleridir. Üstelik töre sorunu bunlarda hemen her zaman dinle ilişki ve etkileşim içinde olduğu hissettirilerek, yani dinden beslenmekte algısı üretilerek sunulur. Kısaca din ve töre, birbirinin tamamlayıcısı olarak anlaşılmış ve açıklanmıştır.Samanyolu televizyonunun dizisi din ve töreyi ‘tefrik etme’ yolunda İslâmi-muhafazakâr perspektiften, tematik olarak çarpıcı, kurgusal olarak çekici, oyunculuk olarak da etkileyici bir çalışma. Ben bunu ‘burjuva’ bir girişim olarak da nitelendirmeyi teklif ediyor ve bunu tartışmaya açmak istiyorum.Dinle törenin yolu, zamanda ve mekânda çok buluşmuştur; dolayısıyla töreden büyük ölçüde dini de anlayan seküler-modern katmanlara çok fazla kızmaya hakkımız yoktur. Özellikle kabile ve köy toplumlarında inanç-mit-töre iç içedir. Bunların ayrışması esas itibarıyla modernleşmeyle, şehirleşmeyle, cemaat örgütlenmesinden cemiyet örgütlenmesine geçişle ve bu örgütlenmenin bam telini oluşturan bireyleşmeyle olmuştur.Türkiye’de dindarlık uzunca bir süre Cumhuriyet’le önü açılan modernleşme çığırının kıyısında ve dışında kalan, cemaatçi toplumsal örgütlenmenin mevcut olduğu kırsal-geleneksel kesimlerin kültürel dokusunda başat öge olarak karşımıza çıktı. Aynı toplumsal örgütlenme içinde ‘cemaat hukuku’ olarak töre de hayatın akışını belirleyen temel düzenektir.Böyle bir yaşam tablosu içinde seküler-modern kesimler, töreye her baktıklarında hemen yanı başında dinselliği de veri olarak tespit etmiştir. O yüzden düne kadar töre cinayetlerini, kan davalarını, okutulmayıp çocuk yaşta evlendirilen kızları, bunlara bir ‘faktöriyel’ olarak dini de ekleyerek ele alıp dert etmek onlara mahsustu. Doğrusu 1980’lerden itibaren yükselen İslâmi hareket bünyesinde de bu konuda pek net bir tavır sergilenmemiş, aksine ikircikli kalınmıştır. Büyük ihtimalle seslenilen hedef kitle evreninde töreyle dini ayırt etme girişiminin psiko-kültürel parçalanma ve huzursuzluklar eşliğinde tepkilere yol açabileceği endişesindendir bu.

Ama bugün Türkiye’de dindar-muhafazakârlığın töre ile yollarını gayet kararlı ve özgüvenli biçimde ayırabileceği bir noktaya geldiğini görüyoruz. ‘Küçük Gelin’de izleyiciyi büyüleyici bir performansla kendisine bağlayan kız çocuğu (Çağla Şimşek), seküler burjuvazimizin öncülüğünde yıllardır devam eden ‘Baba Beni Okula Gönder’ kampanyasının tanıtım spotlarından çıkıp gelmiş gibi adeta!..

Peki, neden böyle oldu? Çünkü İslâm, daha doğrusu Müslümanlar Türkiye’de burjuvalaştı. Kırsal-geleneksel yaşam biçimini terk edip şehirli-modern ve ‘profesyonel’ bir hayatın içine girdiler. Gezi olayları boyunca gördüğümüz üzere, kimlik ve kültür (yaşam biçimi) bağlamında yılların husumetiyle ve tabii rövanşist duygular eşliğinde dehşet verici bir nefret kutuplaşması yaşadıkları seküler kesimle aslında ‘modernleşme’ bağlamında aynı yolun yolcusu oldular. ‘Cemaat’ yaşantısından çıkıp ‘cemiyet hayatı’ yaşar oldular.

Bu yeni, ‘burjuva’ Müslümanlığın “Baba beni kocaya verme! Ben okumak istiyorum” diyen kızın sesini duymada seküler kesimlerden geri kalmayacağı, hatta bu bakımdan da bir rekabetin karşımıza çıkacağı umulabilir. Seküler töre-karşıtlığı karşısında bir ‘helâl’ töre-karşıtlığı mesela!..

‘Töre’nin işi şimdi çok daha zor. Çünkü din artık arkasında değil karşısında…

3 Responses

  1. Bu yazıyı Cuma günü gazeteden okudum, dizi-film okuması yapan yazıları hep merak ederim, ‘Küçük Gelin’ denen diziye Trabzon’da evdeyken bir kaç kez maruz kaldım, bu işkence dolu saatlerden sonra yazıyı görünce bir
    heves ile okumaya koyuldum. Ama sukut-u hayale uğradım.

    Bir kere dizinin kendisi oryantalist bir perspektiften yapılmış ve bence bütün stv dizilerinde olduğu üzere görüntü kalitesi, kurgu vb.işlerde oldukça başarısız. Siyah-beyaz ikiliğinde kurgulanmış netlikler
    var; bir tarafta şeytani bir karanlığın içindeki aşiret politbürosu,öbür tarafta karanlığın içinden fışkıran bir öğretmen… dizinin içeriğine devam etmeye çok gerek yok sanırım. Ama yazarın, dizinin oryantalist bakışına hiç değinmeden konuşması ve diziyi oyunculuklar olarak beğendiğini söylemesi başlı başına bir fiyasko. Kürtlerin ve gelenekle birlikte gelen toplumsal yapılarının bir merak objesi haline getirilerek fantaziler çerçevesinde kurgulanması türkiye dizicilik tarihi için artık klişe noktasına gelmiş bir durum.Bu konuda gayet kafa açan yazılar için Nükhet Sirman ve Feyza Akınerdem’in metinlerine bakmak yeterli olacaktır.

    Tayfun Atay’a gelirsek nedense kendisini her okuyacağımda yazılara bir ümitle dalıyorum ama aradığımı bulamıyorum. Bu yazı hem teorik hem tarihsel hem de siyasal olarak sınıfta kalmış.

    Teorik olarak; türkiyenin cumhuriyet devrindeki ilk sosyal bilimciler kuşağından biri olan Mübeccel Kıray bunu yıllar önce söyledi, ondan sonra kaç kişi söyledi Allah bilir; Hoca bir sanayi bölgesine gidiyor, oraya göçle gelenlerdeki değişen yapıyı filan görecek, kadın bir de bakıyor ki kitaplarda okudukları modernleşme teorilerinin tam zıttı bir durum olarak sanayi bölgesindeki gecekondu halkı daha da fazla dinselliğin içine girmiş durumda(bu da sahanın faydaları), o yüzden şehirleşme ve din ilişkisi bunlar çok klişe tespitler. Ha tabi bir de mit-ritüel meselelerinde bugün ayakları yere basan pek çok antropolojik çalışmaya göre, içinde bulunduğumuz modern dönem insanlık tarihinin en fazla mitler ve ritüellere saplandığı dipsiz bir kuyu.

    Tarihsel olarak; Yükselen islami hareket bu tür konularda hiç tepki koymamışmış, yani bunu bir hakaret olarak kabul ederim. Yani yazara nerede yaşıyorsun, ne okuyorsun diye sorarlar; bu ülkede islamcıların en sert kavgaları yaptıkları, hatta belki de belli noktalarda kaybetmelerine
    sebep olan şey; gelenekle aralarına koydukları mesafedir. Türkiyedeki islamcılık veya kendini islam referansı ile tanımlayan hareketler için töre-din ilişkisinin ilk kez açıkça ayrıştığını söylemek, maalesef ‘Muhteşem Yüzyıl’ üzerinden Osmanlı öğrenmeye benziyor. Bu meseleye dair ek bir şey söylemeye daha fazla ihtiyaç duymuyorum. Buna ek olarak yazıda kemalizmin din ile ilişkisinde de eksik bir yaklaşım var; Türkiye’de kemalizmin dini tamamen boşladığı dönemler olduğu gibi, ‘doğru dinin’ ne olduğunu tanımladığı zamanlar da oldu. Bir de 20 yıldan fazla bir
    süredir çalışmalarının merkezine okulu koymuş bir hareketin kanalındaki bir diziyle ilgili söyledikleri çok tarihsiz. Yani biraz televizyon ekranının dışına bakma imkanı olsa; Fetullah Gülen cemaatine mensup insanların önemli bir bölümü için kan bağıyla bağlı oldukları ailedense, cemaat bağlılığı üzerinden oluşmuş kurgusal aileyi öncelikleri görülebilir.

    Siyasal olarak; yazarın derdi ne, aslolarak ne söylemek istiyor. Yok ‘Gezi’de’ boğazlama seviyesine geldikleri kitleyle, modernleşme bağlamında aynı yolun yolcusuymuşlar filan; yani çok bitik ve sinik bir tespit bence.
    Yobaz mı kalalım, adam mı keselim memnun değilsin, bunlar doğru şeyler değil yapmayın etmeyin mi diyelim; mal bulmuş mağribi gibi hee bak bak siz de aynısınız diyorsun. Totalci cümleler…

    Yazara ateist şirin payzına karşı, siyasal savunma yapan hizbullahçı abinin videosunu gönderiyorum
    http://www.youtube.com/watch?v=PiuP4htnf1Y

    Gelelim böyle bir yazının neden bizim sitemizde yayınlandığı meselesine; ben muhalefet şerhimi açıkça koyuyoru. Evet, bazen siyasal olarak karşısında durduğu bir yazı da olsa çağırdığı tartışmayi gündemine taşımak için kullanabilirsin ama bu yazının bize yeni bir tartışma sunduğunu sanmıyorum.

    • alp dedi ki:

      alperen reis,

      kızmanı bir miktar anlıyorum, ama bana biraz fazla göründü. yazının başına yazdığım not, çok açık olmayabilir ama senin anlayamayacağın kadar değil. tabii ki tayfun bey allahına kadar modernist/batıcı/burjuvacı. bunların üçü de aşağı yukarı aynı şeyler ve yazar en azından bu yazısında bu açılardan tavan yapmış, evet. bu konuda bu kadar ifrata kaçmasına kızdım, bu ifrata işaret etmek istedim.

      ama yazının bir önemi var bence yine de. o da bağlandığı meşhur islam-modernizm-ataerkillik ilişkisi. evet modernizm/emperyalizm/kapitalizm tarafından suyu çıkartılana kadar istismar edilmiş biraz leş bir mesele. ama işte genelde hep olduğu gibi ateş olmayan yerden de duman çıkartamaz ya hegemonya. biz ezilenler olarak ufak ya da büyük bir hata yaparız, o da onu alır tepe tepe kullanır, nadir/ufak bir hataysa da onu yaygın/büyük olarak gösterir. bizi döver de döver, kendini güzeller de güzeller. bu zor ve kişisel/gündelik meseleye dair atay, iyi kötü ilginç bir gözlem yapıp kışkırtıcı bir şeyler söylemiş olduğunu düşündüğüm için bana anlamlı göründü.

      yani bizim hep eleştirdiğimiz modernleşme/burjuvalaşmanın atay’ın abarttığı kadar olmasa da hayırlı bir (tanecik) yönü olabilir, yani müslümanların ataerkilliğin aşırı formlarına mesafelenmelerine vesile oluyor olabilir. ben ömürümün son beş senesinde bu teze karşı durdum hep, çürütmeye çalıştım, çok tartıştım vs. ama işte çok da ikna edici olamıyoruz sanki belli çevreler açısından. üzerine düşünmeyi bırakmamak lazım, ona vesile ettim herhalde.

      bir de: radikal islamcıların öteden beri gelenek/töre karşıtlığına işaret etmek tabii ki doğru ama biraz fazla içeriden düşünüyorsun bence. yani böle bişi vardı evet ama radikal islamcılar hep marjinal kaldılar ve hala da öyleler. gülen cemaati gibi artık türkiye islamcılığını ve müslümanlığını belirleyen ana güçlerden biri olmuş bir grubun bu işe girmesi biraz daha farklı bişi, “haber” değeri taşıyor.

      yine de çok ehemmiyetli bir yazı olmayadabilir yani çok iddialı değilim.

      son olarak: bence atay çok tatmin edici olmasa da, pek kimsenin kalem oynatmadığı bu meselelerde okuyabileceğimiz en iyi isim hala.

  2. sinan dedi ki:

    zenginleşen ve kendine benzeyecek müslümanlarla barış içinde yaşayacağını buna azmedeceğini önceden söyleyen bir yazar var karşımızda. doğal olarak yazının içeriği de buna göre çatılmış. demek ki biz doğru yerdeymişiz, önermesini doğrulatmak için geri-den gelip kendisini tarihsel ilerleme yolunda yakalayan gruplara-uluslara falan filanlara bakarak, kendini teskin etmeye ihtiyaç duyan bir tereddüd hali. dindarlarda “doğru yaşam” olarak modernlerin sayıltısını propaganda etmeye başlayınca artık uzlaşılacak payda belli oluyor ve ruhlar teskin edilmiş oluyor falan..
    madem moderniz, çocuk-luğun, eş-liğin, genç-liğin nasıl kurgulandığını, tarihin modern döneminde nasıl icat edildiğini de düşünsek ya. ama yok o konforu bozar. mesela alıp bütün töresel kalıntılar dediğin kötülükleri kürtlere yıakrsın, mesela cahillikleri çingenelere yıkarsın sen de kalkar kurtarıcı türk kuşu çalı’yı oynarsın ve bunun ideolojik içeriğini sorunlaştırmazsın olur biter.
    sonra öznel deneyimini yaşayan insan modeline sadece kendi ufkun içinde yer tanırsın, gerisi kırsal-geleneksel-cemaat oalnın dünyasında hep başkasının kuralını yaşayandır dersin, kendi güzelliğine bir daha aşık olursun falan da-, abi niye her seferinde köylüler bu adamlardan küfür yiyor, onu anlamadım.
    hayır yani yazıya bakıyorum hiçde zenginleşmeye şahit olan fakat “onurlu ve yoksul” dindarlarla uyuşma derdinde olan bir yazı da değil gibi. yani en çok buna alındım ben.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.