Barışa dair…

Çocuğun gördüğü düştür barış.

Ananın gördüğü düştür barış.

Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.

Yannis Ritsos

Aslında Kürt Sorunu ve Emek ve Adalet Platformunun bu sorun karşısındaki tutumu ile ilgili bir şeyler yazmam gerekiyordu ama bu ülkede işler o kadar hızlı değişiyor ki, bir zamanlar Latin Amerika için söylenen bir, “Erken kalkan darbe yapıyor”, bizde de işler akşamdan sabaha bir anda değişebiliyor. 17 Kasım 2012 günü, Ankara’da Barış Meclisi sekreterya  seçimi vardı. Barış Meclisindeki arkadaşlar, gelecek dönem birlikte çalışmayı teklif ettiler. Aynı gün İznik’te Mazlum Der.’in  “Kürt Sorunu Forumu” vardı. Tabiri caizse bütün İslamcı mahallenin katıldığı forumda anladığım kadarı ile Kürt ve Türk İslamcıları arasında bir kırılma yaşanıyordu. Aslında Müslüman mahalle açısını da durum o kadar vahimdi ki, Barış Meclisi bizim gibi kuruluşundan itibaren bu konu ile ilgili olarak“eşitlik ve adalet” gibi gayet yuvarlak söylemlerin dışında bir şey söylemeyen ve bu yüzden epey eleştiri alan bir platformu birlikte çalışmaya davet etmekteydi. O günkü toplantıda konuştuğumuz tek şey açlık grevleriydi ve eğer bunun önüne geçilmezse gelecek hafta ölümlerin başlayacağı, bunun da bölgede Roboski’den sonra çok sert ikinci bir kırılmaya yol açacağı, çatışmaların daha da derinleşeceği yönünde endişeler dile getiriliyordu. Öyle ki Diyarbakır’dan gelen bir arkadaş çocuğuna düğün yapma arifesindeyken bu ortamda düğün yapılamayacağından bahsederek ertelediğini söylemişti bize. Toplantıdan çıktıktan sonra İstanbul’a gelirken otobüste açlık grevleriyle ilgili Abdullah Öcalan’ın açıklamasını dinledim, süreç tam bıçak sırtındayken Öcalan’ın çağrısı ile sona erdi ve görünen o ki devlet Öcalan’ın Kürt siyasi hareketi içindeki gücünü de test etti ve gördü. Hemen ertesi hafta BDP milletvekillerinin dokunulmazlığının kalkacağı ve yargılanacakları konuşuluyordu; bütün bunlar 4-5 ay önce oluyordu. Peki, şimdi ne konuşuluyor? Barış olacağı, silahların bırakılacağı, PKK’nın sınır dışına çekileceği gibi konular. 21 Mart günü belki dünya siyasi tarihinde, bu tür çatışmaların yaşandığı coğrafyalarda eşi olmayan bir şey oldu. Yüz binlerce kişi Diyarbakır’da, ülkenin geri kalanının büyük bir çoğunluğunun da televizyonlarda izlediği gibi, Kürt siyasi hareketinin mahpus olan liderinin yazdığı mektupla 30 yıldır devam eden bir savaşın sonlandırılması yönünde en önemli adım atıldı. Abdullah Öcalan’ın mektubu hemen herkeste bir şaşkınlık uyandırdı.

Belirli bir takvim, sistematik bir plan beklenirken, Öcalan’ın mektubu “Demokratik Modernite Sistemi” adında yeni bir şeyden bahsediyor, bir yandan kadim değerlere vurgu yaparken, diğer yandan aydınlanmacılığa referans veriyor, Sakarya ve Dicle’nin kardeşliğini hatırlatıyor, Misak-ı Milli sınırlarını telaffuz ediyor ve semavi dinlerin kurucusu üç peygamberden bahsederek sözlerini tamamlıyordu. Bu mektup bana göre iyi düşünülerek yazılmış, dikkatle kurgulanmış herkesi kucaklayan, çok dengeli bir mektuptu ve hem devletin hem de Kürt hareketinin makas değişiminin ipuçlarını vermekteydi. Bu vesileyle herkese bir kere daha oturup mektubu okumayı tavsiye ederim.

Fakat hem mektup okunmadan önce, hem de okunduktan sonra özellikle aydın, yazar ve entelektüel çevrede şöyle bir hal oluşmaya başladı, ne oluyor, neyin pazarlığı yapıldı, ne alındı ne verildi vs. Şimdi birkaç örnek vermek isterim. Geçenlerde,  aralarında Halil İnalcık,  İlber Ortaylı, Alev Alatlı, Hasan Celal Güzel, Edip Başer,  Hüsamettin Cindoruk, Talat Şalk gibi isimlerin de olduğu “Türk Milletine Çağrı” diye bir bildiri açıklandı. Bildiride, “Türk Milleti’nin adı, vatandaşlık tarifinden ve Anayasa’dan çıkarılamaz” deniliyor. Biran da bazı refleksler depreşiyor, sanki herhangi bir ırka vurgu yapılmadığında devlet oluşamayacakmış gibi bir algı insanların zihnine zerk ediliyor.  Diğer taraftan Sosyalist solun bir kısmı, özellikle ÖDP, TKP vb. metinde misak-ı milli ya da İslam kardeşliği gibi sözleri görünce tüyleri diken diken oluyor,  hemen Kürt’lerin AK Parti ile aynı düzleme geleceği, uluslar arası güçlerin Ortadoğu’da taşeronu olacağı gibi şeyler söylüyorlar. Yıllardır, Kürt hareketi mücadele ederken üniter devletin ne kadar önemli olduğunu anlatıyorlardı. Şimdi ise tam tersi bir pozisyon alıyorlar. MHP veya CHP ise daha mektubun ne anlattığına bile bakmadan bir bayrak krizi yarattılar. Baskın Oran, Ece Temelkuran, Cengiz Çandar, Hasan Cemal gibi isimlerin ise bu olan biten şeyler hiç hoşlarına gitmedi. Sanki oyuncakları elinden alınmış gibi yorumlar yapıyorlar. Uzun zamandır bölgede bulunan bir arkadaşımız gözlemlerini anlatırken şöyle dedi. “Abi benim gördüğüm şu, bölgede uzun zamandır süren bu çatışma halinden mağdur olan, acı çeken kim varsa hepsi diyor ki artık bu iş bitsin, barış gelsin, fakat tabiri caizse, ne kadar “Beyaz, orta sınıf Kürt” varsa, özellikle de İslamcı olanlar, barışın gelmesinden tedirgin oluyorlar. Adamlar o dönem hiçbir bedel ödememişler, mücadele sürerken İslamcılık yapıyorlarmış, şimdi süreç barışa giderken ortaya çıkıyorlar.” Bir de şöyle bir haleti ruhiye var, arkadaş madem iş böyle olacaktı, bu kadar insan niye öldü. O kadar acılar niye yaşandı. Bunu seslendiren halktan ziyade daha çok okuryazar takımı ve entelektüeller.

Fıkrada olduğu gibi; Ağa ile marabası faytonla köyden çıkmışlar gidiyorlar. Ağa yerde bir tezek görür ve marabaya “Eğer şu yerdeki tezeği yersen bu arabayı sana vereceğim.” Der. Maraba araba sahibi olmanın hırsıyla hızla yere atlar ve tezeği yer. Yolda giderlerken ağa kendi kendine “Ulan ne zevzek bir adamım, bir şaka yapalım derken arabayı marabaya kaptırdık” diye düşünür. Maraba da “Ya arkadaş bir araba uğruna tezek yedik, hiç olacak iş mi diye düşünür. Bu ruh haliyle, akşama doğru köylerine dönerken maraba “Ağam, şu yerdeki tezeği yersen bu arabayı sana geri vereceğim” der. Bunun üzerine ağa arabayı geri almanın heyecanıyla, hemen atlar yere ve tezeği yer. Tam köye girecekleri sırada maraba ağaya dönerek “Ağam bu köyden çıkarken bu araba senindi, köye giriyoruz bu araba yine senin, peki, biz bu tezeği niye yedik?”

 Entelektüel cephede böyle bir “tezeği niye yedik” havası, bir tür hayal kırıklığı var. Bunca iş niye oldu, bunun pazarlığı nedir vs. Benim gibi 50 yaş üzeri olanların çok iyi hatırlayacağı günlerden geldik; bilmeyenlere hatırlatayım, Kürt sözünün yasak olduğu, insanların Kürtçe konuştuğu için içeri tıkıldıkları, Şiwan Perwer gibi Kürtçe türkü söyleyenlerin sırf bu yüzden yurtdışına kaçtıkları zamanları gördük. Cezaevindeki oğlunu ziyarete giden Türkçe bilmediği için oğlu ile Kürtçe konuşmaya çalışan, başına diktikleri asker yüzünden konuşamayan kendisi bir yandan, oğlu bir yandan gözyaşlarına boğulan anaların olduğu bir coğrafyadan; bugün dört ulus devlet içinde kendi kimliğini oluşturan ve tarih sahnesine çıkan Kürtler aynı mı? Otuz yıldır, Abdullah Öcalan’a etmediği hakareti bırakmayan devlet ile 21 Mart günü siyasi bir özne olarak muhatap alan ve çözüm sürecinin en önemli aktörü olduğunu zımnen kabul eden devlet aynımıdır? Kısacası çok şey değişmiştir ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.

Peki halk ne düşünüyor. Ona geçmeden önce isterseniz Eduardo Galeano’nun “Tersine Dünya, Tepetaklak” kitabından “Bakış açısı” adlı hikayesine kulak verelim.

Güneyin bakış açısına göre Kuzeyin yazı kıştır. Hinduların kutsal bir inek gördüğü yerde, başkaları koca bir hamburger görür.

Hipokrat’ın, Galeno’nun, Maimonides’in ve Paracelso’nun bakış açısına göre, hazımsızlık diye bir hastalık vardı, açlık diye bir hastalık yoktu.

Cardona köyündeki komşularının bakış açısına göre, yaz kış aynı elbiseyle dolaşan Toto Zaugg müthiş bir insandı;

– Toto asla soğuk almaz, diyorlardı.

Toto bir şey demiyordu. Soğuk alıyordu. Alamadığı tek şey paltoydu.

 

Yani gerçek insanların bakış açısına göre değişir. Çocuğu askerde veya dağda olan aile sizce şu anda ne düşünür, yahut çocuğu bölgede polis veya memur olan; peki ya yakınları tutuklu olanlar ne düşünür? Köyleri boşaltılıp büyük şehirlerin dehlizlerine sürülen, buralarda yaşamak zorunda kalan, şimdi ise tekrar köylerine dönüp huzur içinde bir hayat sürdürme ihtimali beliren insanlar ne düşünürler? Bunca yıldır, çocuklarını kurban verenler ne düşünüyor, ocaklarına düşen ateşin; başka ocaklara da düşmesini isterler mi sizce? Boğulmakta olan bir insan denizin dibinde o an balıkların ve denizin ne kadar güzel olduğunu düşünemez, onun düşüncesi bir an önce yüzeye çıkmaya çalışmaktır. Geçen hafta annemin bana sorduğu ilk soru şu oldu “Oğlum ne olacak gerçekten bu iş bitecek mi?”

50 yaşındayım ve kendimi bildim bileli bu ülkede gencecik çocuklar ölüyor. 12 Eylül darbecileri “size huzur getireceğiz” diyerek yaptıkları darbeyle daha fazla insanı katlettiler ya da işkence yaptılar.  İlk defa olarak, ama öyle, ama böyle; gerçekten bir barış umudu belirmişken, son derece duygusuz ve stratejik analizlere girmek bana anlamlı gelmiyor. Onun için bu tür analizler yerine Barış Meclisi’nin 26 Ocak 2013’te düzenlediği “Barışa Omuz veriyoruz” toplantısında arkadaşımız Mustafa Emin Büyükcoşkun’un yaptığı konuşmasından bir parça aktarmak bana daha anlamlı görünüyor.

“Burada benden evvel yapılan konuşmalardan iki tanesi çok kıymetliydi ve ben bu iki konuşmanın, bu iki hattın, deneyimin ve bilginin bize tam da barışı nasıl inşa edebileceğimize dair, birbirimizle tekrar nasıl yan yana gelebileceğimize dair koşulları ve imkanları yaratan hattı kurduğunu düşünüyorum. Bunlardan birisi burada konuşan Barış anamızın sözleriydi. Kürt anaları 35 yıldan bu yana kaybettiklerinin, yitirdiklerinin hem hesabını sormayı sürdürdüler, hem de hala bir mezara, bir mezar taşına sahip olmamalarına yitirdikleri evlatlarının yasını tutma imkanını kaybetmelerine karşın barış elini uzatmayı, o mübarek beyaz tülbentleri de başlarından çıkarmamayı da bir görev, bir borç bildiler. Bu çok kıymetli bir deneyim. Türk anneleri vatan sağ olsun demediği andan itibaren biz de Türkiye’de gerçekten barışı konuşmaya başlayabiliriz diye düşünüyorum.”

Yani entelektüeller ne derse desin, analistler ne yorum yaparsa yapsın bu barışı halk kuracaktır, binlerce yıldır olduğu gibi. İşte biz de barışın tam da bu istikamet üzerinden kurulmasına katkı sunabiliriz. Daha sonra silahların kalıcı bir şekilde susması, toplumun halleşmesi ve helalleşmesi ve herkesin en azından “Anayasal Vatandaşlık” bazında eşitlenmesi gerekir ki, ondan sonra her şeyi konuşabilelim. Bu yüzden bizlere düşen bu sürecin sağlıklı ilerlemesi için gerekli desteği vermek barışmayı toplumsallaştırmak, cem kılmak olacaktır. Gerisi sadece lafı güzaftır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.