Cem Somel’in Eşitlik Tartışmasına Katkı – Esat Arslan

Emek ve Adalet Platformu olarak Cem Somel’in Temmuz 2020’de yayınlanan “sosyal eşitlik mücadelesinde çözüp aşmak gereken bazı sorunları tartışmaya arz ettiği” yazısını gelen katkılarla birlikte yeni ufuklar açması temennisiyle dosyalaştırdık.

Tartışmaya gelen katkıların tümüne bu linkten ulaşabilirsiniz.

Tartışmayı sürdürmeye Esat Arslan’ın değerli yazısıyla devam ediyoruz.


I.

1960’lı yıllarda ABD’nin dünyaya model olarak sunduğu refah kapitalizmi altın günlerini yaşarken iki Amerikalı liberal düşünür eşitlik ideali hususunda kayda değer şeyler söyledi.

Bunlardan biri meşhur John Rawls. John Rawls kabaca ve benim cümlelerimle şunları söyledi: “Özgürlük ve eşitlik Soğuk Savaş koşullarında birbirine düşman olduğu söylenen idealler. Oysa değil. Evet, insan onurunu korumak için özgürlükleri ve onun temel bileşeni olan özel mülkiyeti korumalıyız. Fakat özgürlüklerin eşitlik idealini boğduğu bir toplum hiçbir biçimde adil değildir. Zenginden fakire sürekli kaynak aktarımı yapamayan ve sistemdeki statüleri giderek daha eşit hale getiremeyen bir toplum adil değildir. Konuya özel çıkarıyla değil de, vicdanıyla bakan hiç kimse böyle bir toplumu adil göremez. Fırsat eşitliğinin gerçeğe çevrilemediği bir toplumda yaşamayı vicdan sahibi hiç kimse isteyemez.”

Bu düşünürlerden ikincisi ise John Ford Kennedy’ye iktisadi danışmanlık yapmış, kapitalist sistemin işleyişi hakkında çok ciddi sözler söyleyen, fakat görebildiğim kadarıyla düşünceleri şu anki ana akım iktisat yazımında pek yer tutmayan Kenneth Galbraith.

Kenneth Galbraith kabaca ve benim tahrifatımla şöyle söylüyordu: “Refah kapitalizmini borçlu olduğumuz Keynes tam istihdamı güvence altına alan bir iktisadi mekanizma yarattı. 1945’ten beridir Keynes’in düşüncelerinin meyvelerini yiyoruz. Zira ABD toplumu işçi-burjuva çatışması yaşamak zorunda olmadan işçi sınıfına refahtan hatırı sayılır bir pay ayırabiliyor. İşçilerimiz maddi bir bolluk içinde yaşıyor ve refah kapitalizmini meşru bir sistem olarak görerek sisteme isyan etme gereği duymuyor.

“Fakat refah kapitalizmi yeni bir kurum daha yarattı. Artık piyasalara kimsenin hükmedemediği bir rekabet kapitalizmi döneminde değiliz. Neredeyse her sektöre bilgiyi ve patent haklarını elinde tutan sayıca oldukça az şirket hükmediyor. Ve iktisadi değeri büyük ölçüde bu dev şirketler sahipleniyor. Onların bu değere hükmetmesini sağlayan şey ise emeğe değil de, bilgi tekeline sahip olmaları.

“Bu dev şirketlerin gölgesi altında şu an bir nevi tekelci kapitalizm dönemi yaşıyoruz. Böylesi bir sistem altında bu dev şirketler ya kamu refahı uğruna kullanılacak. Ya da bu dev şirketler toplumu ifsad edecek.

“O halde ABD halkı ve hükümeti bu devasa şirketlere el atmalı. Ve Keynes’in reformlarını bir adım öteye taşımalı. Yani artık sadece tam istihdamı sağlamak yetmez. Dev şirketlerin hükmettiği kaynaklar zengin sınıfların tikel menfaatleri için değil, bugün temel maddi ihtiyaçlarını karşılayabildiğimiz toplumun alt tabakalarının ‘manevi kalkınma’sına yol açacak istikamette kullanılmalı.”

II.

1968 ile 1973 arasında refah kapitalizmi akut bir kriz geçirdi. Sistemi yönetenler bu kriz esnasında iki seçenekle yüz yüze geldiler. Sistem, ya değere hükmeden tepedeki sınıflar lehine yeniden yapılandırılacak.  Ya da sistem, yeryüzü ölçekli bir gelir adaletini sağlama istikametinde dönüştürülecek. O dönemde siyasete yön veren güçler yeryüzü ölçekli bir refah ve gelir adaleti politikasını değil de, öncelikle zengin sınıfların ve en tepedeki %1’in menfaatlerini kollayan neoliberal siyaseti yarattı.

1973’ten beridir, en tepedeki %1’in menfaatlerini önceleyen ve ancak bu menfaatlerin korunması istikametinde fakir sınıflara ve uluslara refahtan pay ayıran neoliberal sistem, aşama aşama refah kapitalizminin tüm kazanımlarını gasbetti ve bu güne kadar geldi. Görebildiğim kadarıyla neoliberalizmin şimdiye kadar merkez ülkelerde ayakta kalabilmesini sağlayan sebepler (1) bu sömürünün en büyük yükünü merkezdeki halkların değil de; Türkiye, Arjantin, Meksika, Afrika ülkeleri gibi çevre ya da yarı çevre ülkelerin yüklenmesi (2) bilimin ve teknolojinin gelişimiyle gelen sürekli verimlilik artışlarının alt tabakalardaki sınıfların kazanımlarını yitiriyor oluşunu ‘hissedilmez ve görünmez’ hale getirmesi ve (3) sürekli borçlandırma yoluyla sanal bir refah artışı vehmi yaratılabilmesiydi.

2008’de neoliberal makine işlemez hale geldi ve sadece ekonomik yapı değil, siyasal, toplumsal ve kültürel yapı da sarsıldı. Bugün yükselen popülist siyasetin arkasında büyük oranda neoliberal düzenin suiistimallerinin son on iki yılda halklarda yarattığı hoşnutsuzluk yatar. Popülizmi besleyen ve Batılı toplumsal yapılanmaları sarsan ikinci olgu olan mülteci sorunu ise önemli bir boyutuyla neoliberalizmin mağduru olmuş ve 1970’den beri aşama aşama fakirleşmiş çevre halklarının küreselleşme süreçlerinin eşliğinde ‘mutlu bir yaşam’ uğruna kendi ülkelerini terk edip, nimetin çok daha bol olduğu Batılı ülkelere önlenemeyen göçünden doğar. Neoliberal sistemi gelir adaletinin sağlandığı ve daha eşitlikçi bir sisteme çevirememenin yarattığı üçüncü sonuç ise, halkların artık sistemi meşru görmemesi, fakat komünist deneyimin hüsranından sonra kendine yön ve pozitif enerji verecek bir gelecek tahayyülünün yokluğunda olumsuz bir kolektif ruh haline girmiş olmasıdır.

John Stiglitz’in 2011 yılında kaleme aldığı Eşitsizliğin Bedeli adlı kitabı, iktisadi değere hükmeden ve değere hakimiyet sayesinde hukuk, medya, siyaset, akademi gibi kurumlara perde arkasından yön verebilen %1’lik ‘şımarık/mütref’ kesime bir hitaptı. “Eğer,” diyordu kitap, “eşitlik istikametinde yol almazsanız saltanatınız kalıcı değil. Böyle devam ederse halkların isyanını kimse engelleyemez.”

2011 yılından 2020 yılına geldiğimizde büyük oranda iktisadi sistemin çatlamasından kaynaklanan siyasi bir altüst oluşa tanık olduk. ABD’de Trump’ın, İngiltere’de Johnson’ın iktidara gelmesi, AB’nin  yaşadığı kriz, Hindistan’ın giderek faşistleşmesi, Çin’in giderek daha da otoriter hale gelmesi gibi süreçlerin arkasında, yegane olmasa da en öncelikli bir sebep olarak, dünya sisteminin 2008 ekonomik kriziyle baş edememiş olması gerçeği yatar.

Coronavirüs salgını ise içinde yaşadığımız türbülans sürecini yaratmadı; fakat sanıyorum nereye gidiyor olduğunu bilmiyor olduğumuz bu küresel ölçekli dönüşümü alabildiğine hızlandırdı. Coronavirüsten hemen önce Roubini gibi ciddi finans uzmanları 2008 krizine karşı alınan ‘palyatif’ önlemlerin on-yirmi yıl içinde 2008’den çok daha büyük bir ekonomik kriz doğuracağını söylüyordu. Coronavirüs salgını bu ekonomik krizi daha yakına çekti.

Şu anda yaşadığımız süreç, 1970’lerde tohumu atılan, 1980’lerde temel mimarisi ortaya konan, 1990’larda küreselleşme süreçlerinden sonra yeryüzünün en kılcal damarlarına yayılan neoliberal ekonominin krizinden ibaret değildir. Bugünkü kriz bir bütün olarak 1945 sonrası yaratılmış ABD barışının krizidir. ABD hala en büyük maddi ve askeri güç. Fakat dünya sisteminin normlarını teşkil etme ve koruma yeteneğini tamamen yitirdi. Dünyada şu an için tam anlamıyla ‘orman kanunları’ hükmediyor.

III.

Eğer bu cehennem atmosferinden çıkılacaksa ve yeni bir yeryüzü barışı yaratılacaksa bunun altyapısı iktisadi sistemin yeniden inşasında yatıyor. Ve iktisadın, %1’in menfaatlerini gözeterek değil, dünyanın tüm yoksul halklarının temel maddi ihtiyaçlarının karşılanabildiği ve insanların salt para kazanmak zorunluluğuyla değil, manevi gelişimlerine vakit ayırabilecekleri ve maddi hazzın maksimize edilmesi hedefinin ötesinde duran mutlululuğu (eudomonia) tadabilecekleri bir hedef istikametinde yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Hele ki küresel ısınma tehdidi artık büyüme ekonomisinin bir sınırına dayandığımızı söylüyor. Yani eğer insanlığın bir geleceği olacaksa, artık ekonomide amaç, daha fazla büyüme, kar etme ve zenginlerin ayrıcalığı olan lüks tüketim yolunda çabalama değil de, sanal ve gerçek ihtiyaçlar arasında bir ayrım yapılarak temel ve ‘gerçek’ ihtiyaçlarımızın kanaatkarane karşılanması olmak zorunda.

Kısa konuşursak insanlığın bir geleceği olacaksa, ekonomiye hükmeden dev şirketleri kar maksimizasyonu etrafında değil, ekosistemi korumaya özen göstermekle beraber insanlığın ‘gerçek’ maddi ihtiyaçlarının karşılanması hedefinde yeniden örgütlememiz gerekiyor.

Ekonomik mekanizmayı bu minvalde dönüştürme çabası bir zorunluk olsa da, bu çaba tek başına yeterli değil. Zira küresel ısınma koşulları bizlerin bireyler olarak ruhlarımızı ‘büyümeyen bir ekonomide mutluluğu düşünme’ istikametinde dönüşmeye de zorluyor.

Fakat ne yazık ki tüketim kültürünün hükmetmeye başladığı 1945’ten beridir her çeşit biyoiktidar mekanizması yoluyla kılcallarımıza kadar hükmeden kapitalist ahlak yüzünden, maddi hazzı maksimize etme, sürekli zenginleşme, lüks tüketim peşinde koşma hedefleri dışında mutluluğun (eudomonia) dini, sanatsal ve felsefi kavranışlarını unuttuk. Bu bozuk biyoiktidar yüzünden ‘manevi kalkınma’nın ve ‘kendini varoluşta gerçekleştirme ideali’nin ne olduğunu düşünmeyi unuttuk.

Bu ideali tek bir cümleyle özetlemek gerekirse… Mutluluk, insanın ruhsal ve bedensel potansiyelinin kendini etkinliğe geçirebildiği bir süreçtir. Bu mutluluğu tadan insan daha fazla para, daha fazla tüketim hedefi gibi maddi saiklerle değil, kendi içinden ve ruhundan gelerek emek sarf eder. Güzel idealler namına bir meyvesi olduğuna inanıyorsa, zahmet çekmekten ve alın teri dökmekten çekinmez. Ve maddi açıdan kanaatkarane yaşar. Fakat bu mutluluk toplumuna ulaşmanın ön koşulu insanların fıtratları gereği eşit saygıya layık olduğu gerçeğinin kabul edilmesidir. Zira mutluluğu arama hakkından mahrum bırakılan kesimler var olduğu sürece, toplum bugün küresel olarak yaşadığımız üzere iç çalkantılarla sarsılmaya mahkumdur.

Aristo’nun öğrettiği, Marx’ın modern zamanlarda yeniden hatırlattığı, fakat kapitalizmin unutturduğu bu mutluluk ahlakını ve onun zorunlu önkoşulu olan eşitlik idealini yeniden hatırlamadan dünya sisteminin bugün içine girdiği krize insan evladı olarak yanıt verebileceğimize inanmıyorum. Şu an için krizi konuşuyoruz. Fakat ne yazık ki kapitalizmin önceki krizlerinin hilafına, gelecek namına pozitif bir projemiz yok insan evladı olarak. Eğer bu projeyi yeniden inşa edeceksek, unutulmuş bazı düşünceleri yeniden hatırlamamız gerekiyor. Mutluluğa ve eşitlik idealine dair unutulmuş düşünceleri yeniden hatırlamak… Ve eğer 1968 yılında ABD ekonomisi krize girdiğinde öncelikli olarak en zengin %1’e hizmet eden neoliberaller değil de, eşitliği özgürlükle beraber düşünebilen John Rawls ve ekonomiyi insanlığın manevi kalkınmasına hizmetkar ettirmeye çalışan Kenneth Galbraith’in düşünceleri galip gelseydi bugün nasıl bir dünyada yaşıyor olabileceğimize dair senaryoları insanlığa hayal ettirmemiz gerekiyor, eğer bugünkü sistemik krizden alnımızın akıyla çıkmak istiyorsak…          

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.