Çocuklarla Beraber Adil Bir Dünya

Uzun zamandır karşılaştığım bir manzara var. Sabahları umutsuzca, sırtlarında kocaman ağır çantalarla, uykusuz ve aç, yavaş yavaş yürürken gözlerini  açmaya çalışan ve en iyi ihtimalle derslerine beş dakika geç kalan çocuklar.  Sürekli değişen eğitim sistemiyle beraber herkesin kendi mahallesindeki okula gittiği, öteki’sinin neredeyse olmadığı okullar var artık. Ekonomik farklılıkların artık çok fazla görünür olmadığı bir ortamda çocuklar başka dünyalara ancak filmlerle, dizilerle “dahil” olabiliyorlar.  

Çalıştığım okul da bunlardan biri. Bir kaç istisna hariç ekonomik gelirlerinin orta düzeyde olduğunu varsaydığımız öğrenciler, genellikle asgari ücretle geçinmeye çalışan aileler. Bir tık daha durumu iyi gibi görünenlerde ise anne, baba beraber çalışıyor ya da evde  asgari ücretle çalışan abiler, ablalar var. Durumu kötü diye gruplandırdıklarımız da ise “burada insan yaşamıyordur herhalde” dediğimiz penceresi kapısı olmayan evlerde yaşayan, sabahları erkenden kalkıp kardeşini de uyandırıp, şanslılarsa bir parça ekmek ağızlarına atabilen ve okula gelen çocuklar…  Ve işin “ilginç” tarafı okula geldiklerinde bambaşka bir dünyaya girmiş, bir yandan kendilerinin o an için hiç  de ihtiyacı olmayan bilgileri yüklemeye çalışan, yaramazlık yapmamaları, düzeni bozmamaları konusunda sürekli uyaran otoritelerle bir aradalar.

Onlardan birinden bahsedeyim; ismi Ali olsun. Ablasıyla beraber geliyor okula. Sürekli devamsızlık yapıyor Ali, okula geldiği günlerde de hep bir kavganın başrolünde kendisi. Okulu da pek sevmiyormuş, şaşırmış gibi yapıp soruyorum nedenini. Neden sorusunu önceden birçok şeye sormuş ve hiç tatmin edici cevaplar alamamış olmasından belki de omuz silkiyor sadece. Sorumu cevapsız bırakarak aslında çok şey söylüyor. Onun boş vermişliği bana dokunuyor. Öfkeleniyorum Ali’nin tek olmadığını, onun gibi binlerce çocuğun olduğunu bilmenin çaresizliğini hissediyorum onun umursamazlığında.

Bu çocuklar okulu sevmeyen ama okula gelince yaramazlıklarıyla, yaptıkları zorbalıklarla kendilerini hemen belli eden çocuklar… Aynı zamanda kime kızacağını bilemeyen,  kendileriyle de sürekli kavgalı, okulun belalısı denilen tipler yukarıda bahsettiğim hayatı ve benzerlerini yaşamak durumunda kalan çocuklar oluyor genellikle. Çoğu zaman disipline edilmesi gerektiği düşünülerek kızılan ya da göz ardı edilen bu çocuklar daha çok şiddet, daha fazla yaramazlıkla ancak görünür olabiliyorlar.

“…çünkü ancak iyi insanlar başkalarına yapılan kötülüklerden ötürü öfkeye kapılırlar.” 

Aslında çocukların olumsuz olaylarla başa çıkabilme kapasiteleri oldukça fazladır.  Haksızlıklara tahammülleri ise neredeyse yoktur. Gözleri dolar çocukların haksızlıklar karşısında, öfkelenirler hemen (biz yetişkinlerde de büyümemiş yanımız da bunu görebiliriz bazen).   Mesela “Bu dünyanın adaleti yoktur” cümlesini çok duymuşuzdur ama bunu bir çocuğa söyleseniz muhtemelen sizi anlayamayacaktır. Anlamaması da gerekir ki anlıyorsa küçük yaşta sorduğu sorulara cevap alamamasından, erken yaşta büyümek zorunda kalmasındandır. Maalesef, küçük yaşlarda haksızlıklara tahammül edemeyen çocuklar, zamanla yaşadıklarını benimsemeye ve sorgulamaktan ziyade hayatta kalmaya çalışıyorlar.

Tam da bu noktada sizi Hemmynia Zur Mühlen ile tanıştırmak istiyorum. Kendisi proleter edebiyat hareketi içinde yer alan devrimci masal yazarı bir kadın. Emekçi Çocuklarına Hikâyeler kitabında çocuklara (ve aslında yetişkinlere de) yaşanılan adaletsizliklerin hep böyle devam etmek zorunda olmadığının sürekli konuşulması gerektiğini hatırlatıyor. 

“Dünya çalışanlarındır, işçilerindir; yine onların olacak- hem de bütün dünya!”

Kitabı dört hikâyeden oluşuyor. Birinci öyküde gül ağacının, zenginliğin verdiği kibirle hareket eden kadına karşı gücünün farkına vararak direnmesini, hasta bir emekçi kadın ile nasıl beraber güçlenip nasıl iyileştiklerini okuyoruz.  İkinci öyküde serçe bize cesareti, fedakârlığı ve minnet edilmesi için verilen küçük lütuflara pabuç bırakmamayı öğretiyor. Üçüncü hikâye bize küçük boz köpeğiyle siyahi bir çocuğun yaşadıkları üzerinden mazlumların dilinin ortak olduğunu, vahşi bir timsahın zengin bir köle sahibinden daha merhametli olabildiğini gösteriyor. Son hikâyede ise küçük bir çocuğun dünyada ters giden bir şeyleri sorgulamasını ve aslında sorduğu sorulara neden kimsenin cevap veremediğini ve bu sorulara cevap arayanların bir araya gelmesinin önemini anlatıyor. 

Özetle, dünyada zengin insanlar olduğunu, aslında bu insanların çalışmadığını ve buna rağmen hayattaki en iyi şeylere zenginlerin sahip olduklarını çocuk yaşta öğreniyoruz diyor yazar. Bununla birlikte emekçi anne ve babaların çok çalıştıklarını ve ne kadar yıprandıklarını betimliyor. Tüm dünyada yaşanan eşitsizliklerin ortadan kalkmasının mümkünlüğü ise her hikâyede alt mesaj olarak veriliyor; sorgulama ve emekçilerin güçlerini birleştirmesiyle.  

Yetişkinler ve özellikle de eğitimliler olarak toplumsal adaletsizlikleri aklımızdan çıkarmadan çocukların özne haline gelebilmelerini, sorgulayabilmelerini sağlamamız gerekiyor. Bu anlamda Nuri Pakdil’in de işaret ettiği gibi yüzümüzü emekçi çocuklarına dönmeli ve umudu onlarla beraber yükseltmeliyiz.


* Öne çıkan görsel şuradan alıntıdır: https://egyptindependent.com/capmas-32-5-percent-of-egyptians-live-below-poverty-line/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.