Demokratik İslam Kongresi’nden İslamcıların Payına Düşen

DTK’nın çağrıcılığını üstlendiği ve çok sayıda melenin, akademisyenin ve aktivistin katıldığı Demokratik İslam Kongresi 11-12 Mayıs tarihlerinde Diyarbekir’de gerçekleşti. Kongrede; zalim, mazlum ve adalet kavramlarının İslam’daki yeri ve bu kavramlar çerçevesinde Müslümanların Kürt meselesine dair tavırları; bugün Diyarbekir’de İslam üzerine yeni şeyler düşünebilmenin imkanı; Medine Vesikası’nın bugün tekrar mazlum halklar arasında bir toplumsal sözleşme olarak nasıl gündeme getirilebileceği; Rojava’da, Mısır’da, Suriye’de ve Kürdistan’da zulme karşı ulemanın bir araya gelmesi gerekliliğinin yanı sıra pek çok başka mevzu da konuşuldu. İki gün boyunca takip ettiğimiz kongrede yaşını başını almış, ak sakallı, sarıklı melelerin Kürtlerin de Müslüman olduğunu Türkiye’nin batısındaki Müslümanlara duyurmaya çalışmaları oldukça üzücü ve düşündürücüydü.

Bugün devlet içerisinde ya da iktidar partisi bünyesinde; rejimle barışık olarak siyaset yapmak yerine daha çok sivil ve toplumsal alanda siyaset üretmeye uğraşan İslamcıların yönteme, usule ve mücadeleye dair Kürt siyasal hareketinden öğreneceği çok şey var. Onun için tüm ön yargı ve çekincelerimize karşın bu çağrıya kulak vermenin imkanına inanıyoruz. ”Ben, Allah’ın beni yarattığı gibi var olacağım” diyen ve adalet arayan herkesin bedel ödediği bu memlekette, bedelin en ağırını ödeyen ve ödemeye devam eden Kürt halkının öznelik kapasitesini yitirmeden, alternatif toplumsallaşma deneyimlerinin önünü açarak siyaset üretebiliyor oluşu oldukça kıymetli ve ufuk açıcı.

Kürdistan meselesini büyük aktörlerin, devletler düzeyinde gözettiği çıkar ilişkileriyle kayıtlamak ve anlamak, yalnızca uluslararası ilişkilerin bir parçası olarak ele almak Türkiye’de eşi olmayan düzeyde örgütlenen Kürt kadın ve gençlik hareketlerini göz ardı etmek anlamına geliyor. Demokratik İslam Kongresi’ni de Kürt siyasal hareketinin kendi içindeki dinamikleri değiştirip, dönüştürebilme kapasitesinin sınandığı ve böylelikle hareket içerisindeki farklı bileşenleri bir arada tutabilmenin imkanının arandığı bir deneyim olarak değerlendirmek mümkün. Kongrenin Kürdistan meselesine dair küresel denkleme denk düşen bir tarafı elbette ki mevcut. Ancak bu Kürdistan’dan, Irak’tan, Türkiye’den, Suriye’den, Rojava’dan, İran’dan gelen melelerin, akademisyenlerin, aktivistlerin ve gençlerin etrafında toplandığı ve Diba Keskin’in vurguladığı gibi İslamcılar tarafından yıllardır tozlu raflardan indirilmeyen ancak mazlum halkları bir araya getiren bir belge olan Medine Vesikası‘nın iki gün boyunca hatırlatılmasından, değerlendirilmesinden daha kıymetli değil. Yıllar sonra bugün Medine Vesikası’nı Marksist, seküler ve hatta ateist olarak lanse edilen, en azından bu ekolden neşet eden bir siyasi hareketin tekrar gündeme getirmesi ve tartışmaya açması, Türkiyeli Müslümanlar için düşündürücü bir durum olsa gerek.

İslamcıların, Kürt siyasal hareketine karşı olan tutumları ne yazık ki her defasında bu gibi deneyimleri görmezden gelmelerine ve kendi siyasal pratiklerine de farklı alanlar açabilecek fırsatları, buluşmaları kaçırmalarına sebep olmakta. Ya mevzuyu stratejik hesaplara indirgeyerek bir atalet hali yaratılmakta ya da her defasında Kürt siyasal hareketinin Marksist kökenlerine vurgu yapılarak bir tür siyasal konformizme sığınılmakta. Oysa ki İslamcıların, Kürt hareketinin içindeki farklı bileşenlerin bir araya gelirken yaşadığı zorlukları, bir araya gelince ortaya çıkan uzlaşmazlıkları görüp, bizzat bu deneyimin, çeşitliliğin bir kazanım olduğunun farkında olmaları ve bu deneyimin neresinde yer alacaklarına dair fikir-eylem üretme derdini taşımaları gerekmektedir. Suriye’de küresel dengelerin hesapları, makro siyasetin dinamikleri dile getirildiğinde, koskoca emperyal siyasetlerin üstünü çizip olağanüstü naif, iyimser, deneyim ve irade merkezli bir mikro siyaseti savunan Türkiyeli Müslümanların ve özelde İslamcıların, mesele Kürt meselesine, yani kendilerine değen ve mesul kılan bir deneyim siyasetine geldiği zaman bu mikro siyasal perspektifi, naif iyimserliği terk edip son derece kategorik bir reddiyeciliğe ve insaniyetten uzak bir makro siyasal tercihe makas yapmaları şaşırtıcıdır.

Kongre süresince dinlediğimiz tartışmalarda kongrenin ismine, sonuç bildirisinde geçen birtakım ifadelere ya da kongre katılımcılarının genel tutumlarına yönelik eleştiriler sürekli gündemdeydi. Bu noktada faili olmadığımız, bedelini ödemediğimiz bir mücadeleye karşı tavır alırken ya da eleştiri getirirken duracağımız yeri de önceden kestirmek önemli. Faillerin siyasi duruşlarının, kırmızı çizgilerinin, hafızalarında yer eden acılarının ve ödedikleri bedellerin izin verdiği ölçüde meseleye müdahil olmak; esas olarak ise fikir ve pratik arasındaki ilişkinin nasıl inşa edildiğine dair öğrenmeyi öncelikli kılan bir tavır sergilemek bizce daha makul ve adil olanı. Öğretmeyi değil öğrenmeyi önceleyen siyasal perspektifimiz, Kürt siyasal hareketinin pratiğine dokunmadan ve onunla temas etmeden bu meselenin insana değen ve insana sorumluluk yükleyen tarafını es geçmek olduğunu öğütlüyor bize. Tam da bunu kuşanarak iradenin iyimserliği ve aklın kötümserliği ile bu yola düşmeye niyetliyiz. Selam ve rahmet üzerimize olsun.

1

 

2 Responses

  1. Ahmet Örs dedi ki:

    muhakkak her gelişmeden, tecrübeden payımıza düşenler var.
    bu kongreden de payımıza düşen bir şeyler olacak.
    uzun süredir iktidarla ortak atılan adımların öcalan’ı getirdiği bir yer var.
    hazır el-kaide vahşetleri suriye üzerinden ürkütücü bir tablo çizmişken araya zaten akp taraftarı islamcılarca çoktan şeytanlaştırılmış hizbullah’ı, iran’ı falan sokuvermek; bu yolla iki sene önceki nevruzda ilan ettiği misak-ı milli arzusunu ortadoğu’da oyun kurucu sevdasındaki tr’nin idealleriyle birleştirmek olan öcalan’ın direktiflerinden de payımıza bir şeyler düştü.
    islamcılığı kültürel söylemle baypas arzusunu da bu vesile ile görmüş olduk.
    tablo netleşip araç kılıcı politikalar alabildiğine hız kazandıkça kendi işimize daha da yoğunlaşmak gerektiğine sanırım bir kez daha kani olduk.
    selametle.

  2. Alp Çıracı dedi ki:

    Ahmet abi tabii uzaktayım, pek hakim değilim olan bitene. Ama kadrican abinin yazısını okuyunca üzüldüm biraz, bana biraz fazla iddialı göründü. İki gün boyunca toplanan, iyi kötü bir emek verilen, kürt hareketi açısından ilginç-garip bir deney olan bir kongreyi eleştirirken somut olarak gösterdiği tek veri öcalan’ın kongreye gönderdiği metin olması bana biraz aşırı-okuma yaptığı hissini verdi. Zikrettiği bir diğer somut veri iktidara yakın yazarların kongreyi çok eleştirmemesiydi ki bence bu da pek sağlam bir veri değil. Ne oradaki o kadar insan, ne iki gün boyunca yapılan konuşmalar, tartışmalar, ne sonuç bildirgesi vs. o analizde yoktu. Şimdi sen de böyle yazınca dedim belli ki düşündüğünüz, netleştirdiğiniz bir şey bu eleştiri.

    Öcalan, benzer büyük siyaset figürlerinde her zaman olduğundan bile daha fazla bir şekilde söyledikleri ile yaptıkları arasında ciddi açılar olmuş olduğunu geçmişte sıkça gördüğümüz, pragmatik, eklektik, esnek ve söz üretme konusunda fazlasıyla bonkör bir figür. İddialara ilişkin somut veriler varsa öğrenmek çok isterim, ikna olmaya da açığım yani kürt hareketine kategorik bir sempatim yok. Ama şundan eminim ki bu hareketi değerlendirmek, gömmek ya da yüceltmek için öcalanın kimi momentlerde söylediği sözlere odaklanmak pek doğru bir yöntem değil. Solcu, Kemalist ya da liberal yazarçizerlerde yüksek sesle dillendirilmeye başlanan “kürt hareketi akp ile tam ittifak kurdu, akp zulmüne sessiz kalıyor” söyleminin çok sağlıksız olduğunu düşündüğüm için kadrican abinin söylemi de bu söylemin bizim cenahtaki olası bir yansıması gibi geldi.

    Kürt hareketi çok büyük bir şey ve elbette en çok kürtlerin talep ve beklentilerini öncelemeye de hakkı var. Bence bazı arkadaşlarımızın bazen yaptığı gibi romantize etmek de birkaç momente/veriye odaklanıp böylesi sert yargılarda bulunmak da yanlış olur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.