Mehmet Efe’nin Edebiyatını Neden Sevdik?

Özellikle 90lı yıllarda İslamcı kuşak içerisindeki iç muhasabeye ve karşı çıkışa dönük yazılarıyla ve bu anlamda yayınlanan ilk roman olan Mızraksız İlmihal ile bilinir Mehmet Efe. Reel Sosyalizmin çöküşü, 80ler boyunca etkisi süren darbe atmosferinin buzlarının çözülmeye başlamasıyla ve artan başörtüsü yasağı uygulamaları nedeniyle (ve tabi daha birçok neden sayılabilir) ile birlikte 90lı yıllarda özellikle sistem dışılık iddiasını da taşıyan radikal, fundamentalist, “Humeyni’nin p.çleri” ilh. sıfatlarla zikredilen İslamcılık yükselmeye başlamıştı. Başlarda bu kopuşçuluk geleneksel kodlardan bağımsız ve diri bir görüntü çizer. Bazıları için geçmişin mirası, parti siyaseti, tarikatmeşrep tutumlar sadra şifa olmamaktadır. Özellikle o dönemin gençliğindeki hissiyatın rengi biraz böyledir… Meseleye dışarıdan bakan çevreler ise İslamcılık havuzundaki okuma merakı ve dünyayı anlama arzusu görüntülerine bir takım bagajlarını muhafaza etmekle birlikte kulak kesilmişlerdi. Mızraksız İlmihal böyle bir dönemde küçük cemaatçiklerde abilikler ve üstadlıklar üreten camiaları, Efe’nin de mesafeli olduğu geleneksel kodlarla olan meselesine katkı sunmalarına rağmen, sorgulayan ve yüzleşmeye çağıran bir metindir. Haliyle özellikle 90ların ikinci yarısında siyasallaşan İslamcı kuşaktaki gençler için bir takım sorgulamalara ve acebalara neden olur. Hatta muhtelif haklı kopuşların yaşanmasına da neden olur.

Mızraksız İlmihal ile cisimleşen edebiyatın, güncelimize değmesi için tariflenmemiş ve üzerine detaylı düşünülmemiş olması bir boşluk olarak duruyor. Daha önce bu bağlama işaret eden şeyler yazmıştım ancak bu yazıda tamamen Mızraksız İlmihal’in değdiği yere odaklanacağım. Böylelikle temayüz etmesi mukadder olana dair anlamlı bir cümle kurmuş olurum ümidi içindeyim.

Mızraksız İlmihal’in Köşetaşılığı

Mızraksız İlmihal’in özellikle bir roman olarak seslendiği kesimin anlatı dünyasının ilk örneği olma sıfatını hak etmesinin hem dönemin ruhuyla hem de karşılık geldiği yerle çok alakası var. Burada biraz arkeolojik değini ve politik analiz anlamlı olacaktır.

Türkiye’deki modern dönem İslamcılık bir takım sorunlu kodlarla ve güncellemelerle malül olarak tevarüs edildi. Özellikle Tanzimat Dönemi tartışmalarındaki beynelmilellik ve “kompleksizlik” modern Türkiye serencamı ile birlikte ağır tahribat aldı. Osmanlı’nın tasfiyesi sırasında güçlenerek artan “öteki” düşmanlığı, işgalden “kurtuluşla” birlikte güçlenerek aktarılan “anti-emperyalist” rüzgar ve özgün tartışmaları barındıran 19. yüzyıl yazınından şekli (Harf İnkılabı vb.) ve politik (bir amorf modernleşme pratiği olarak Kemalizm) kopuş daha çorak, millici, ürkek ve sistemle iç içe bir İslamcı auranın gelişmesine neden oldu. Ayrıca bir sığınak olarak modern Türkiye ile kavgalı olan ancak İslamcılık için hesaplaşılması gereken geleneksel camialarla yakınlaşma refleksi, “prematüre” bir İslamcılık fikrinin şekillenmesini beslemişti. Sonraki dönemlerde rahatlıkla vücut bulan Mücedele Birliği gibi sözümona İslamcı gayretlerin de 68 olayları ile birlikte görünürleşen öğrenci mobilizasyonları üzerinde (burada sağ camiaları kastediyorum) “doktiriner” etkiye sahip olması, MTTB pratiğinde görüleceği üzere taşra refleksi baskın ve tarikat çevreleriyle pek de kavgalı olmayan bir dindarlığın da teorik zayıflıklarıyla birlikte siyasallaşması, üstüne Türk İslam Sentezi gibi bir jenerikle dindarlık için meşru bir kanalı tercih eden 12 Eylül Darbesi özellikle radikal kopuşçu İslamcılığı gençler arasında popülerleştirdi. Haliyle MTTB’den kopan, İran İslam İnkılabından etkilenen, Selametçiliğin devlete teslim bir görüntü veren siyasetsizliğinden sıkılan birçok irili ufaklı yapı 80’lerde teşekkül etmeye başladı. O dönemde öne çıkan yoğun ve kompakt okumalar bir geç kalmışlıkla malül idi. Dünya değişmekte ama geçmiş birikimler bu değişimlere cevap üretememekteydi.

Tam bu noktada şahsen Sezai Karakoç’un en sevdiğim şiiri olan Hızırla Kırk Saat’in 2. şiirinden bahsetmeliyim. Cevapsız sorular biriktirmekte ustalaşan yaşlılara karşı gençler iyice mesafelenmişlerdi. Bu şiir böyle bir yakınmayı resmeder:

Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
….”
dizeleriyle başlar ve:

Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini” d
izeleriyle biter. [1]

Bu şiir 1967 yılında yayınlanmıştı. Ayrıca bu şiirin özellikle İslamcı gençler için hangi dönemde daha çok yaygınlaştığı bilgisi önemli duruyor. Kendi namıma bu şiiri hala diğer birçok Karakoç şiirinden ayrı bir yerde tutuyorum.

Bildiğim kadarıyla bu şiirin işaret ettiği rahatsızlıklara dair İslamcılar arasında Mızraksız İlmihal’e kadar herhangi bir roman yazılmadı. Üstelik Mızraksız İlmihal sadece gelenekle değil geleneğe rağmen söz ve siyaset üretme pratikleri geliştirdiği iddiasıyla yola çıkan 80 sonrası yapılara da bir itiraz barındırıyordu. Eğer ‘İslamcılığın sağcılıktan ayrı bir istidadı vardı’[2] ise bu istidat roman düzeyinde Mızraksız İlmihal ile görünürleşti.

Kelimeler Sivri, İsyan Mesajları Cömert, Cüretkar

Mehmet Efe o dönemde tekrarlardan yorulmuş olan kuşağın protest ve isyankar hallerini en başarılı şekilde metne döken yazarlardan biriydi. Kendisiyle benzer şairanelikte ve çekicilikte yazan yazarlar, şairler oldu ve bu etki AKP siyasallığı içinde varlık anlamı kazanmaya çalışan neo-epik diye adlandırılan şiire kadar sürdü. Şimdilerde o dönemin dilinin etki gücü ne kadar emin değilim. Ancak şunu biliyoruz Efe kuşağının politik hattını ve arayışını hala diri tutan çok az kişiden biri olmayı sürdürüyor ve yazım hayatına başlarken tercih ettiği kelimelerin hakkını veren bir yazar olarak anılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Burada Mehmet Efe’nin kayda geçen ilk yazısını aktarmak anlamlı olacaktır. Metni bölmeden olduğu gibi aktaracağım. Aşağıdaki yazıyı 1987 yılında (resimdeki 1989 bilgisi yanlış) henüz bir lise talebesiyken yazmıştı Efe..

“sizden öğreneceğim hiçbir şey yok.

uykularınızı bölen abus tecrübelerinizi giymeye, karanlık öğütlerinizle ayaklarımı bağlamaya niyetim yok.

herşeyi biliyorsunuz, bu yollardan geçtiniz belki ama bilmediğiniz bir şey var: yenildiğiniz hayatın içinizde kabarttığı kusmuğu benim cahil kafama boşaltmanıza izin vermeye niyetim yok.

yanınızdan ayrıldığımda arkamdan neler konuştuğunuz biliyorum. size benzemeyişime hayıflanıyor, beni kendi yüreğimin yönelttiği yoldan çıkartmak için yeni taktikler geliştiriyorsunuz biliyorum.

aranızdan bazıları, kurtaramadığınız insanılğı[insanlığı] bana kurtartmak niyetinde. direksiyonunda sizin oturduğunuz hiçbir dolmuşa binmeyeceğim.

gencim yakışıklıyım, üstünüze afiyet aşığım da.

beni rahat bırakın.

hiçbirinizin üzerimde hakkı olsun istemiyorum.

hiçbirinizden takdir beklemiyorum.

aynı yeryüzünü paylaşıyor olmaktan öte hiçbir ortaklığımız yok, olmasın da.

yoluma çıkmayın, kafamı karıştırmayın, kahkahalarla gülmeme surat asıp, içinde tilkiler dolaşan başlarınızı sallamayın yeter.

o kız için, diploma iş filan lazım olacak belki. bunun için gereken bedeli karşılamaya gücüm de var. müsaadenizle.”

Yazı iddialı ve cüretkar bir cümle ile başlıyor, kelimeleri sivri, isyan mesajları gayet cömert, lafını sakınmayan türden, -bir İsmet Özel mısrasından ilhamla- göğe çeviklik katma arzusu[3] metne işlemiş. Bu köşeli ve gürlek dil Efe’nin tüm yazın hayatına sirayet etti ve şu güne kadar yazdığı hemen her yazıda ilk yazdığı yazıdaki coşkuya sadık kalmaya çalıştı. Teberri edişle başlayan ve birçok gelenekçi için kadirşinas olmayan böyle bir çıkış şüphesiz birçok açıdan döneminin ruhunu da gösterir niteliktedir. Mevcut arayışları İslamcılık içinde konumlandırabilmenin imkanları ve o zamanların gözle görünür sıkıştırması böyle bir sivriliği meşru bir yere koymak için yeter de artar. Dönemin atmosferine sirayet eden bu halet içinde Efe, anlatım tekniğini en yetenekli şekilde ortaya koyan kişilerden biridir. Lise 2’de ya da 3. sınıfta okuyan birisinin yazdığını göz önünde bulundurursak demek istediğim daha kolay anlaşılır.

Peki bu cüretkarlık eleştiriden muaf mı? Pekala eleştirilebilir ve belki de eleştirilmeli de. Ancak bu gibi eleştriler, böyle bir teberri dilinin kıymetinden ve gördüğü teveccühün gerçekliğinden herhangi bir şey eksiltmez.

***

Geçenlerde İslamcı camia içinde entelektüel derinlik bakımından önemli bir yeri olan ve yazmadığı, sahneye çıkmadığı ve birebir muhabbet halkalarında arzı endam ettiği için pek de meşhur olmayan biri ile Efe’nin bu ilk metni üzerine konuştuk. Metnin geleneğin birikimini dışlayan köşeli halinden ve isyan dozajı yüksek karakterinden bahsettik. Bu  metnin neden önemli olduğunu vurgulamaya çalışırken aslında üzerine pek de kalem oynatılmamış yazının başlığındaki soruyu da düşünme fırsatım oldu.. (Bana bu yazıyı yazdıran şey de bu muhabbettir.) Her ne kadar geleneğe karşı kadirşinas bir itaatsizlik fikrinde olsam da yani geçmişin mirasını bir şekilde anlamlı görsem de geleneğe ve dünyaya söz söyleme kabiliyetini kaybeden figürlere olan alerjiden muaf değilim. Haliyle muhabbette Efe’nin tarzını ve kuşandığı dilin neden anlamlı olduğunu söylemeye çalışırken buldum kendimi. Ancak eleştiriden münezzeh olmadığını da belirterek.

İki argüman üzere gittim. Birincisi yukarıda bahsini ettiğim “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz” dizesiyle başlayan şiir diğeri de o sıralarda henüz neşredilmiş olan Tomris Uyar’a ait 1999 tarihli bir röportajdaki[4] Picasso anekdotu… Tomris hanım mezkur röportajda İtalyan edebiyatındaki bazı isimleri kendilerinden 50 yıl önce denenmiş olan tarzı tekrardan yeni bir icatmış gibi kullanmalarını eleştiriyordu. Picasso’nun insan anatomisini bozarak yaptığı resimleri ancak anatomi bilgisine sahip olarak yapabildiğini ve geleneği bilmeden yeni bir söz söylemenin imkan dahilinde olmadığını söylediğini aktardım.[5] Gelenekçi damarını, eleştirelliğini muhafaza etse de sürdüren abimizin hoşuna gitti bu örnek. Bu minvalde eleştiriler özellikle o dönemde “Amerika’yı yeniden keşfedermişçesine” İslamcılık yapan camialar için gelenekçi mecralardan gelmişti. Haklılık barındıran bu eleştirileri yapanların başımıza gelenlere ve yaşadıklarımıza söz söyleme kabiliyetlerinde bir artış olmamasını ayrıca aklımızda tutarak, böyle bir eleştirelliğin mesuliyetten kaçış anlamı da taşıdığını görmek gerekiyor. Bununla birlikte Mehmet Efe’nin merakını hiç öldürmediğini, geçmişi ve olan biteni sürekli takip ettiğini de yazın macerasından az çok biliyoruz.

Eleştiri de, söz de bedeli olan ve karşılığında beklenti üreten şeyler. Eleştiren kişinin eleştirdiği şeye rağmen sergilediği siniklik eleştiriyi ister istemez batıllaştıracaktır. En azından söylediklerinizden ya da söylemediklerinizden sebep yargılanmanız ve/veya bedel ödemeniz beklenir. Gelecek olan ve göğe çeviklik katacak bir sözün imkanlarını bence cüretkarlık, sorumluluk sahibi olma ve geleneğe karşı kadirşinas bir itaatsizlikte aramak icap eder.

***

Efe’nin yazını, “geleneğe rağmen”likle birlikte usül sınırlarını zorladı hep. Esasla bağını diri tutmayı hep gözetti. Yenilikçiliği aynı zamanda en zayıf tarafıydı ve gücünü de yenilikçiliğinden alıyordu. Bu nedenle de eleştiri aldı.

Son olarak “Bugünün ruhunu temsil eden form tam olarak nasıldır?” meselesi üzerine birkaç cümle kurup yazıyı nihayete erdireyim. Anlatının şekli, tedavül imkanlarından kıymet kazanıyor. Genelde anlatılmak istenen temel mesajlar ise birbirine çok benzer (eşitlik, özgürlük, dayanışma vb.) oluyor. Hiç beklenmedik tarzlar üzerinden meraklı kuşaklarla temas kurmak dünyaya dair bir değiştirme arzusu taşıyan herkesin meselesi… Şunu biliyoruz, hemen her dönem sınıfı, eşitliği, özgürlüğü, adaleti gözeten mesajların bir kıymeti harbiyesi var ama mesajın adresine ulaşabilmesi için form çok önem kazanıyor. 50 yıl önce sazlı sözlü çalınan türkülerdeki ruh, bugün #Susamam diyerek rap müziğiyle tebarüz edebiliyor. Çağın hızlı değişimine rağmen İslamcılık anlatısının hayata çeviklik katabilecek bir sözü, form adaptasyonuyla üretebildiğini söyleyemiyoruz.

Tam bu noktada aklıma Orhan Pamuk’un Kar romanından bir anekdot geldi. Romanda Necip adında bir İmam Hatip öğrencisinin talihsiz ölümü de anlatılır. Necip ilk İslamcı bilim kurgu romanını yazmak isteyen arzulu bir gençtir. Tiyatro darbesi sırasında kafasına isabet eden kurşunla ölür. Romancının böyle bir hikayeyi metne giydirmesinin maksadını elbette bilmiyorum ama 1999-2001 arasında yazılmış bir romana muhtemelen bir gözleme dayanarak dahil olan böyle bir arzunun çağrıştırdıklarının anlamlı bir karşılığı olduğu düşüncesindeyim.

Hülasa form meselesi hala büyük bir muamma… Zarf-mazruf diyalektiği tartışması sürüyor.


[1] Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat, sf. 9

Şiirin tamamı:

“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti

Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
nasıl sileceğimi öğretmediniz

Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini”

[2] Bkz. https://www.emekveadalet.org/soylesiler/tanil-bora-islamciligin-sagciliktan-ayri-bir-istidadi-vardi/

[3] “Hata yapmak
fırsatını Adem’e veren sendin
bilmedim onun talihinden ne kadar düştü bana
gençtim ben ve neden hata payı yok diyordum hayatımda
gergin bedenim toprağa binlerce fışkını saplar idi
haykırınca çeviklik katardım gökyüzüne
bir düşü düşlere dalmaksızın kavrayarak
bulutu kapsayarak açmadan buluta içtekini
tanıdım Ademoğlu kimin nesiymiş
ter döküp soru sormak nereye sürüklermiş kişiyi.

Çeşme var, kurnası murdar
yazgım
kendi avcumda seyretmek kırgın aksimi.“ Münacaat Şiirinden, İsmet Özel

[4] Bkz. https://cdn3.andyayincilik.com/dergi/kitap_dergi_2019-78.pdf

[5] “Öncesini merak etmiyorlar. Neyi devraldığını bilmiyor, sanki dünyaya gökten zembille inmiş, orijinal olacağım zannediyor. Orijinal olabilmek için daha önce ne yapıldığı bilmek gerek ki, sen neyi bozacaksın bil. Örneğin Picasso anatomiyi o kadar iyi bilmeseydi anatomiyi çarpıtamazdı ki. Çurpuk resim yapardı. Bilip değiştirmek var, bilip karşı çıkmak…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir