Mekke’ye Giden Yol

“1926 yılının Eylül günlerinden biriydi; Elsa ile birlikte Berlin metrosunda, birinci mevki kompartımanlardan birindeydik. Birden gözlerim karşımda oturan adama takıldı; görünüşe bakılırsa varlıklı, başarılı bir işadamına benziyordu. Düzgün kılığı, göz dolduran görünüşü ile bu adamın, o günlerde Orta Avrupa’nın her yerinde göze çarpan refah havasını çok iyi yansıttığını düşünüyordum. Halk şimdi iyi giyiniyor, iyi besleniyordu ve karşımda oturan adam da bu bakımdan bir istisna değildi. Ama adamın yüzüne bakınca, onun hiç de mutlu bir adam olmadığını sezinledim. Yorgun görünüyordu; sadece yorgun değil, vahim denebilecek ölçüde mutsuz. Gözleri ilerde, belirsiz bir noktaya boş bakışlarla takılıp kalmış, dudakları adeta ıstırap içinde kasılmıştı. Fakat bu ıstırap bedenî bir ıstırap gibi görünmüyordu şüphesiz. Sürekli adamı izleyerek kabalık etmiş olmamak için gözlerimi yana çevirdim ve onun yanındaki şık giyimli bayana çevirdim gözlerimi. Bu bayanın yüzünde de garip, mutsuz bir ifade vardı; sanki ona acı veren bir şeyi düşünüyor ya da tecrübe ediyor gibiydi. Ve o zaman gözlerimi kompartımanda dolaştırıp bütün öteki yüzlere, istisnasız hepsi iyi giyimli, iyi beslenmiş şehirli insanların yüzlerine baktım birer birer: Ve bu yüzlerin hepsinde aynı gizli ıstırabı yansıtan ifadeyi görebiliyordum; bu ıstırap öylesine gizliydi ki o yüzlerin sahipleri bile bunun farkında değildi. Tanık olduğum durumun üzerimdeki etkisi o kadar güçlüydü ki bunu Elsa ile paylaştım. Elsa, insanın özelliklerini incelemeye alışmış bir ressamın dikkatli gözleri ile etrafına bakmaya başladı. Daha sonra şaşkınlık içerisinde bana döndü ve şöyle dedi; ‘Haklısın. Sanki hepsi cehennem azabı çekiyor gibi görünüyorlar. Merak ediyorum, acaba kendileri bunun farkında mı?”

Böyle diyordu Muhammed Esed Mekke’ye Giden Yol isimli eserinde. Temel olarak Muhammed Esed’in manevi arayışını ve ihtidasını anlatan bu otobiyografik eser Türkiye müslümanlarınca çok sevildi. Kitabı bir macera, manevi arayış, siyasal analiz kitabı olarak da okumak mümkün. Muhammed Esed genç yaşta Taoculuğa yönelmiş, boş kaygılardan azade bir insan olarak kitapta bolca maceraya giriyor. Bu maceralar içinde çeşitli sınırları kaçak biçimde geçmek, çölde susuzluktan öleyazmak, haydutlarla silahlı çatışmaya girmek, cihada destek için Ömer Muhtar’ın yanına gitmek mevcut.

Esed Yahudi bir ailenin çocuğu olarak çocuk yaşta sıkı bir dini eğitim almış. Bununla birlikte musevilikteki ırka özgü ilah fikri onu pek tatmin etmemiş. O zamanlarda ne olduğunu tam bilmese de bir kitapçıda rastladığı Lao Tse’nin eserinden etkilenmiş ve Taoculuğa yönelmiş. Önce asker olmak için orduya yazılmış sonra gazeteci olmak için evi terk etmiş. Açlıktan nefesinin koktuğu günlerde babasına durumunu yazmak için eline kalemi aldıkça durumunun ne kadar iyi olduğunu yazmış.

Esed, o zamanlardaki soyadıyla Weiss, Freud’un talebelerinin aşık attığı Viyana kahvelerinde takılmaktadır. Birinci Dünya Savaşı ertesi İkinci Dünya Savaşı arefesinde Avrupa’da hava buhranlıdır. Dinin bir süre önce öldüğü, selasının Niçe tarafından verildiği günlerde ruha artık yer yoktur.

Esed, Madam Gorki ile bir röportaj yapar ve böylece şeytanın bacağını kırar. Bir süre çeşitli yerlerde gazetecilik yaptıktan sonra Kudüs’te yaşayan amcasının teklifiyle yolculuğa çıkmaya karar verir. Daha sonrasında çeşitli İslam ülkelerini ziyaret edecektir.

Esed savaş sonrası ortamda ideolojilerin salt anlamda kendi kârını maksimize etmeye dayanan bir anlayışı taşıdığını söyler. Bunlardan hiçbiri ona çekici gelmemektedir. “Tanrıyı bulamıyorsak, Tanrı yoksa; tek yapabileceğimiz bu dünyada daha rahat yaşamaya çalışmaktır” diyenlerin gidecekleri yerde huzuru bulamayacaklarını düşünür. Batı dünyası birbirine güvenmeyen ve birbirlerine güvenmek için bir sebep bulamayan insanlarla çevrilidir.

Esed psikanalizden de etkilenmesine rağmen tatmin olmaz. Önce müslümanları sevecek sonrasında da ihtida edecektir. Afganistan’da bölgede yetkili birisiyle tartışırken karşısındaki ona “fakat sen Müslümansın sadece bunu bilmiyorsun” der. Esed’in deyimiyle İslam onun kalbine hırsız gibi girmiştir.

Eserin Türkiye’de bu kadar çok sevilmesinde muhakkak ki akıcı anlatımı, içindeki maceralar, güzel çevirisi etkili olmuştur. Tüm bunların yanında kitap inancımızı karşı kamptan, Batılı bir insanın dilinden ikrar etmektedir. Hakikati bulan yeni bir kardeş sevinci, aşağılık duygusuyla çokça önemsediğimiz Avrupalılardan birinin bizi tasdik etmesi sevinci gibi bir çok sevinç bir araya gelmiş olabilir. Ben burada Muhammed Esed’le bizim aramızdaki farklılıklar ve benzerliklere dair aklıma gelen iki hususu paylaşmak istiyorum.

Muhammed Esed’le Farklarımız

Esed’in girişteki alıntısından doksan küsür sene sonra bir Avrupa şehrinde otobüste seyahat etmekteydim. Birden gözlerim ön tarafta oturan kadınlara takıldı. Şen-şakrak bir biçimde birbirlerine bir şeyler söyleyen kadınların gözlerinde Esed’in Viyana metrosundaki yüzlerde gördüklerini görmek istedim. Göremiyordum… Yanımdaki, sağımdaki, solumdaki yüzlere bakıyordum yine de göremiyordum. Bunun suçunu öndeki kadınlara yıkmak istedim, göçmen olmaları, işçi olmaları gibi birçok şey buna sebep olmuş olabilirdi.

Bununla beraber acı gerçeğin farkındaydım. Esed’le aynı gözlere sahip değildik. Esed Viyana metrosundaki hadise esnasında Müslüman ülkelere yaptığı -sanırım- ilk ziyaretini tamamlamış fakat henüz Müslüman olmamıştı. Batı toplumunun o anki halinden neredeyse tamamen farklı bir ruh halinde olan İslam toplumuna yaptığı ziyaretten çokça etkilenmiş bir haldeydi. Müslümanlardan etkilendikten sonra İslam’ı araştırmaya başlayan Esed İslam’da hayatı bütünüyle kavrayan bir bakış bulmuştu.

Muhammed Esed şöyle ya da böyle tamamen maddi bir dünya görüşüne dayanan bir alemden İslam dünyasına gitmiş ve müslümanların hayata bakışlarındaki farklılığı kavramış ve benimsemişti. Afganistan’da ona söylendiği gibi ikrar etmemiş olmasına rağmen İslam’ın hayat felsefesini tasdik etmişti. Bu halle Viyana’ya gidince çevresindeki gözler ona hüzünlü, bir şeyi kaybetmiş gibi bakar halde görünmüştü.

Ben ve biz, İslam toplumunun atalarından devralarak getirdiği düşünme ve yaşama biçiminin son kalan parçalarının da yok olduğu; memleketin neredeyse tamamen karşı kamp Batının düşünme ve yaşama biçimine geçtiği bir zamanda yaşıyorduk. Bizim için İstanbul’da, Sivas’ta gördüğümüz gözle Londra’da, Viyana’da gördüklerimiz arasında fark kalmamış olması artık normal. İkinci bir husus da şu ki artık bizim gözümüz de bu şekilde bakıyor. Esed bizim yüzümüze baksa belki Viyana metrosunda hissettiklerinin aynısını hissedecek.

Muhammed Esed’le Benzerliklerimiz

Biz artık Esed’le aynı mahallenin çocuğuyuz. Belki Lviv’de değil de Şereflikoçhisar’da doğduk, bunun çok bir önemi yok. Esed’inki kadar maddiyatçı bir dünyada yaşıyoruz. Eski zamanlarda Esed bizim için, bizi ziyarete gelmiş, karşı kampta doğmuş fakat ihtida etmiş bir kardeşimizken şimdi daha çok kendisiyle beraber bu maddiyatçı toplumdan hicret edeceğimiz bir yol arkadaşımızdır.

Esed bir arayış insanı olarak karşıt görüşlere daima açıktır, doğruluklarını otomatik olarak ret ya da kabul etmek yerine tartar, biçer. Müslüman olmasına kadar Kur’an-ı Kerim’in hakikaten Tanrı kelamı mı yoksa çok zeki bir insanın sözleri mi olduğu hususunda kafası net değildir. Esed bir anlamda Hz. İbrahim gibi kendi başına emekleyerek hakikate erme çabasındadır. Bu hakikate erme çabasında kendinden geçmenin, vecdin hakim olduğu tasavvufa daimi bir şüpheyle bakarak ilerler. Esed için asli olan aklı uyuşturmadan, düşünerek hakikate ulaşmaktır.

Esed’in ihtidasındaki son nokta olan metrodaki sahne Esed’in eve gelmesi ve açık halde bulunan Kur’an’ı Kerim’de Tekasür suresini görmesiyle nihayet bulur. Esed 14 yüzyıl öncesinde yazılmış olmasına rağmen bugünün insanının sorunlarına ve yaşadıklarına direk hitap edebilen bu kitabın Allah haricinde başkasının kelamı olamayacağına kanaat getirir.

Bugün Esed’in Kitab-ı Mukaddes’te, Kur’an’da okuduğu sahneleri gördüğünü hissettiği bedevi toplumu ve çöller yok artık. Müslüman olarak doğduk ve sadece maddiyatın, görünenin egemen olduğu bir çağda yaşıyoruz. Esed gibi, Esed’den önceki tüm insanlar gibi çıplak gözle Tanrı’yı göremiyoruz. Aynı şüphelere, aynı acılara sahibiz. Yolculuklarımız belli ki başka başka yerlere olacak. Bununla birlikte hayatta bir hakikate sahip olmaktan başka hayatı anlamlı kılabilecek bir diğer asli yol hakikati aramak gibi görünüyor. Eskiler yaratılanlar adedince Allah’a giden yol olduğunu söylüyor. Hem kişiye özgü hem ortak örüntülerle dolu bu yollar arasında kendi yolumuzu çizmek, hayatı yaşamak ve duyumsamak, yaşadım diyebilmek için oldukça önemli. Arayışta son durağa gelmek İslam düşüncesinde pek mümkün görünmüyor. İslam’a girmek ya da salt anlamda hakikati aramak, köprüden karşıya geçmekten çok yolda yürümeye benziyor. Sonsuz bir yolculuk…

Muhammed Esed’in Mekke’ye Giden Yol’u aynı yolun yolcuları, yani her birimiz için bir dostun yola bıraktığı işaret taşları gibi. Esed şüpheleriyle, tatminsizlikleri ve arayışlarıyla hepimiz için iyi bir yol arkadaşı ve rehber. Tam Ramazan’da okuyup tefekkür etmelik.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.