Mısır’a Ağıt

Mısır’da darbenin hemen ertesi idi. BİSAV’da Mısır konulu bir seminer olacaktı. Mısır’dan henüz dönmüş iki sosyal bilimci darbe öncesini ve darbeye dair izlenimlerini konuşacaktı. Merakla gittim. O kadar üzüleceğimi tahmin etmemiştim. Hatta midemde kasılmalar ile çıktığımı hatırlıyorum. Mısır’a hangi misyon veya niyetle gittiğini bilmediğim, konuştuklarından oryantalizm ve post-kolonyalizm külliyatından haberdar olduklarını anladığım ve hemen o zamanlar adını unutmaya çalıştığım iki sosyal bilimci batılı bir beyaz efendi edasıyla, Arabın adam olmazlığını anlatmaktaydılar.

Onlara göre Mısırlılar siyasetten anlayamıyorlardı. Bencildiler ve keyfe keder bir ciddiyet yoksunluğu ile protestolara girişiyorlardı. Herhangi bir şeyi bahane ederek sokağa çıkabiliyorlar ve devlet mekanizmasını felç ederek işlemez hale getirebiliyorlardı. Çünkü bir kez üzerilerindeki baskı kalkmıştı ve bundan sonrasında birazcık kendine güveni gelmiş her kişi ya da grup devletin ve siyasetin ne olduğunu bilmeden ikide bir meydana dökülüyordu. Devlet böyle yönetilemezdi.

Tabi ki, başka birçok şey vardı konuşmada. Mısır’ın tarihsel coğrafiliği, ekonomi-politiği, toplumsal gerilimleri falan.. Ama devlet nasıl yönetilirdi, siyaset nasıl icra edilirdi, kendilerinin oradaki misyonu neydi? Bunlar cevabını konuşmada bulduğum sorular değildi belki ben çıktıktan sonra bir şeyler söylemişlerdir, bilemiyorum. Fakat konuşmadan anladığım kadarıyla bu iki arkadaş darbe başarıya ulaştıktan sonra Türkiyeli olduklarını söylemeye korkarak taksilerden taksilere kendilerini havaalanına atmışlar ve nihayet Türkiye’de felaha erişmişlerdi. Maazallah bu Mısırlıların hangisinin ne olduğunu bilmek mümkün değildi ve başa bir iş gelmesinden tırsmak zaten gerekliymiş.

O kadar yıl sosyal bilim tedrisatından geç, oryantalizm eleştirileri, post-kolonyal metinler okuması yap ama sonra bir kriz ve korku anı seni yakalasın ve için dışına böyle dökülsün. Rezalet! Ama bu rezalet, için dışa böyle dökülmesi; üstelik hadiseyi tropikal iklimde bir safari macerası imiş gibi sunabilme cüreti bir şeylerin semptomu. Türkiyeli İslamcının Mısırdaki kardeşiyle ilişkilenirken kurduğu temasın içerdiği arıza burada açığa çıkıyor. O arıza zaten en başta ilişkinin niyetine bağlı olarak şekillenmiş ve geçmiş okumaların hiçbiri de niyetteki arızayı sökemediği için kişi rahatlıkla cürmünü aktarır hale gelebiliyor. Gelebiliyor, çünkü kimsenin kendisini etik-politik bir tecessüse hadi şöyle diyelim ahlaki siyasete davet edişine hiç şahit olmamış. Olmamış ve o yüzden de kibrinde sakladığı şeytanını hiç bilememiş. İyi de bu durumda günah kimde?

Şuradan başlayalım, ilişkiyi kurduran niyet neydi? Kendi imparatorluğunu kurmaya heveslenen bir siyasetin Türkiye’de işlemesinden bağımsız mıydı? Elbette değil. Nihayetinde bu işlerin finansmanın nasıl sağlandığı aşikardı. Ve bu hevesin bürokrat-akademisyenleri, dirsek çürütürken edindikleri ilmin kendilerine kazandırabileceklerini bir kenara bırakmışlar, siyasetin etik-politik tarafına dair bir hesabın mükellefi olduklarını hırs ve şehvetle unutmuşlardı. Artık parçası oldukları o siyasetin inşacıları olarak kendileri dışındaki bütün mahlukatı yeni yapının nesnesi olarak bilmekten onları alıkoyacak ne içsel ne dışsal bir güç yoktu. Öyle zannediliyordu, bir süre öyle de gitti. Sonra başka bir şeyler oldu. Hevesler bir duvara çarptı. Nil ülkesine, Yusuf peygamberin vezirlik ettiği diyara işte tam o arada yazık oldu.

Türkiyeli akademisyen veya bürokratların kendilerinden daha derin bir geçmişe sahip İhvan (İhvanül Müslimin) ile o aralıkta kurdukları ilişki, İhvan’ı kendi niyetinin basit bir aparatına dönüştürmeye çalıştı. İhvan çaresizdi. Çünkü seçimli ve parlamanter siyaset alanına uzun baskı yıllarından sonra girmişti, Mısır toplumu uzun kapatılmışlığını henüz aşmaya çalışıyordu ve Mısırlı yeni aktörlerin birbiri ile yeni siyaset alanında ilişkilenme tecrübesi çok zayıftı. Oysa diğer tarafta bürokratik güçlerin yerleşikliği ve ustalığı aşikardı. Bu içteki zorluk ve çaresizlikti. Bir de üstüne uluslararası alanda meşruiyet eksikliğine haksız şekilde maruz bırakılmış olmak ve bunu aşmayı sağlayacak dış partnerlerin eksikliği sorunu büyütüyordu. İlişki bu aralıkta kurulmuştu ve İhvan’ın çaresizliği onu Türkiyeli dostlarına mecbur bırakmıştı. Bu anlaşılabilir, çünkü Türkiye uluslararası alanda meşruiyet sıkıntısı çekmeyen ve Arap aktörlerin İslamcı kök atfettiği bir siyasi hareketin hakim olduğu bir ülkeydi. Bu dost, İhvana hem zorluktan çıkış yolunu sağlayabilir hem de devlet mekanizmasını Mısır toplumu ile nasıl ilişkilendirmesi gerektiğini öğretebilirdi. Umutları belki de buydu. Hem güçlü bir dosta hem akıl soracak bir tecrübeye ihtiyaçları vardı.

İyi de gidebilirdi bu ilişki. Çok şey beklemeye gerek yoktu ama iki tarafın kişiliğini koruduğu bir ilişki her halükarda gruptan gruba taşınan bir öğreticiliği haizdi. Ama öyle gitmedi. İlişkinin kurulduğu aralıktaki ilk niyet, başkasını kendinin bir uzantısına dönüştürme ve gücünün aracına dönüştürme niyeti bütün süreci zayıf tarafın aleyhine çevirdi. Bu ilişki Mısır toplumuna da İhvan’a da kendi öznelliği ve failliği içinde siyasal tecrübeye erişme şansını bırakmadı. İhvan’ın Mısır toplumunun farklılıkları ile nasıl ilişkileneceği kararı dışarıdan gelen dostların gölgesinde şekillendi. Elbette İhvan’ın kendi tarihselliğinden çıkan sınırlılıkları, Mısır toplumunun iç gerilimlerini yok saymak için söylemiyorum bunları. Ama biz buradan konuşuyoruz. Ayaklarımızı buraya basıyoruz ve Mısır’ın hayrına bir şeyi istediğimizi söylerken, ahlaki tecessüsü vazgeçilebilir bir sorumluluk olarak düşlemediysek eğer,  önce buradan oraya ilişkilenme tarzını, buradan oraya yönelen niyeti konuşmakla mesulüz. Teorik zanaatın, amelin kendiliğinden gelişmediğini aksine bir ahlaki kararda köklendiğini unutmadıysak eğer.. Çünkü evvelen burayı etkileyebiliriz, buradan bir dost sığınağı kurabiliriz.

Eğer Türkiyeli İslamcının Mısır’daki kardeşiyle kurduğu ilişkiyi anlamaya çalışıyorsak, ilişkinin kurulduğu aralıkta hızla şekillenen büyük krizleri atlamamalıyız. Mısır’daki krize eşlik eden buradaki bir krizin Türkiye’de aktörlerin duygusal istikrarını nasıl dönüştürdüğünü, dışa saçılan içlerin köhneliğini açık etmeyi nasıl kolaylaştırdığını unutmamalıyız. Mısır’da önce Tahrir sonra Adeviyye meydanlarına taşınan gerilimler ve siyasi iradelerin çatışması yaşanırken burada Gezi direnişi ile farklı bir toplumsal hareketlilik oluşmuştu. Doğrudan siyasal yapıyı etkilemeye yönelen bir hareketlilik. Bu direniş, iktidarın yeniden dağılımını önerirken Türkiyeli İslamcının hesap edemediği bir şekilde umutlarının yıkılmasını sağladı. Devlete mutlak hakimiyet üzerinden kendisinin ebedi imtiyazına gidecek yolun hiç de kolay olmadığını görmesini sağladı.

Türkiye’deki Gezi direnişi ile aynı dönemde Mısır’da İhvan karşıtı protestolar birbiriyle çakışırken buradaki gerilimin yarattığı korku sayesinde Mısırla kurulan ilişkinin mahiyeti tamamen çürüdü. Artık hem İstanbul’da hem Mısır’da komploya maruz kalan aynı özneydi, ama bu özne evrensel bir İslami özne değildi imtiyaz peşindeki Türkiyeli İslamcı idi. Türkiyeli İslamcının kendini dünyanın merkezi bilen, batılı beyaz efendiye imrenerek edinmeye çalıştığı konum küresel bir saldırı altındaydı. Şer güçler onu devirmek için bir araya gelmişti. Sokaklardaki toplumsal gruplar, insanlar bir irade sahibi değillerdi, fail değillerdi. Uzatmak istemiyorum ama yazının başında andığım hikayedeki sosyal bilimcilerin aktarımları tam da bu düzlemde şekilleniyordu. Onlar yüzyıllık bir dilimde ilk kez açığa çıkan bir fırsat anında dünyayı kendi arzuları doğrultusunda yeniden inşa etmeye çalışırken Mısır’da ve Türkiye’de ortaya dökülen kalabalıklar kaosun güçleri, şeytanın nesneleri idi.

İslamcı akademisyenin, bürokratın hem kendi toplumu ile kurduğu ilişki hem başka Müslüman topluluklar ile kurduğu ilişki, ilim eşiğindeki bütün bekleyişlerine rağmen bu kadarcık bir karara eviriliyordu. Siyaset seçkinlerin ve güç sahiplerinin işiydi, kalabalıklar hadlerini bilmeli ve en fazla meydan failliği ile onlara destek sunmalıydı. Ötesinin yorumu ancak yukarıdaki aktarımda dile geldiği gibi olabilirdi. Oysa tam da bu bakış, toplumla bu şekilde ilişkilenme tarzı, bu ilişkiye sevkeden niyet İslam dünyasının halini anlamalarını, buradaki Müslüman ve Müslüman olmayan toplulukların arzu, öfke ve taleplerini kavramalarını, siyasete katılım yollarının nasıl şekillendiğini ve şekillenebileceğini görmelerini engelliyordu. Niyetlerinin muhasebesine girişmeden, niyetleri ile nefsleri arasındaki ilişkiyi görmeden kurdukları ilişkinin ne kadar acıya mal olduğunu da göremiyorlar.

Sayısını ve isimlerini bilmediğimiz Türkiye’den giden ve Mısır’da devleti yeniden şekillendirmeye hevesli bir çok akademisyen, aydın, bürokrat darbe sonrasında tıpış tıpış geri kaçarken Mısır toplumu firavunları ile yüzyüze kaldı. Elbette buradan gidenler darbe sonrasında orada kalmak mecburiyetinde değillerdi ama hiç olmazsa birazcık haysiyet, o ilişkinin karşı tarafın tecrübesini nasıl hiçleştirdiğinin gösterecek bir muhasebeye götürebilirdi. Götürmedi.

Açıkçası Mısır’daki iktidar harbinde tam olarak ne olduğunu, Türkiye’den gidenlerin ne tür bir rol oynadıklarını tam olarak bilebilecek durumda değilim. Bilgi kaynaklarımız kısıtlı ama açık kaynaklardan o süreci izleyen birisi olarak bazı şeyleri fark etmek mümkün. Yeniden hatırlatmayı hem Mısır toplumuna hem de İhvan tecrübesine hürmetin bir gereği görüyorum. İhvan doğal olarak parlamenter siyaseti kurma ve bürokratik aygıtları yönetebilme tecrübesine sahip değilken çokça hata yapıyordu, onu iktidara layık görmeyen düşmanları da bu hataların birikimini bekliyordu. İhvan’ın cumhurbaşkanı adayı çıkarmayacağını ilan etmişken mahiyetini tam bilmediğimiz bir süreçle aday çıkarmaya ikna oluşu – ki Tunus’ta biraz farklı olacaktı ve o küçücük fark baharın orada kışa dönüşünü engelleyecekti – onu kendi dışındaki güçlere bağımlı kılmıştı ve bu süreçte en önemli dostu da Türkiye olmuştu. Dostuna bağımlılık ondan akıl almasını gerektirmişti.

İstikrarsız siyaset alanında, iktisadi kaynakların kıtlığında başkanlık tecrübesine yol alan Mursi kendini ve İhvan’ı protesto edenlerle anlaşabilirdi ve uzlaşıya varabilirdi ama bunun için dostlarının onayına muhtaçtı. Ki Mısır toplumu uzun süre sonra ilk kez bir firavunu yıkan ve toplumu siyasete müdahil kılan meydan iradesi ile karşılaşmıştı. Bu meydan iradesi siyasetin ilksel meşruiyeti olarak kendini kurarken İhvan’ı hem iktidara taşıyan irade idi hem de iktidardaki İhvan’ı eleştiriye maruz bırakan iradeydi. Mursi bu irade ile müzakeredense karşıtlaşmaya gittiyse, güç denklemlerini okumaya çalışan herkesin göreceği gibi bu kendi başına alabileceği bir karar değildi ve muhtemelen almak isteyeceği bir karar da değildi. Çünkü bu doğrudan İhvan’ın güç kapasitesine bağlı bir durumdu. Kaldı ki Mursi’yi uzlaşmadan kaçınmaya zorlayan dostlarının etkisini de o kriz günlerinde hissediyorduk. Gerçi bilgi kaynakları kısıtlı, doğrulama imkansız bu nedenle elbette şimdilik subjektif bir kanaat bu.

Türkiye’den gidenler ne söyledi, hangi mesajı taşıdı, neye teşvik etti, neye mecbur bıraktı? Bilmiyoruz. Bunu asla açıkça konuşmadılar. Danışmanlık adıyla icra ettikleri siyasetin ne olduğunu bize asla açıklamadılar. O yüzden bazı işaretlerden tahminler yürütebiliyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var ki Mısır’a yazık ettiler ve hala da Mısır’a hayıflanmadan bütün süreci kendilerine yönelik bir şeytani komplo olarak okumaya devam ediyorlar.

Oysa başka bir ilişki mümkündü. Mısır toplumunun kendi tarihsel derinliği, İhvanın kendi tecrübesi içerisinde başka bir yol ortaya çıkabilirdi ama bunun için İhvan’ın Türkiye’ye mecburluğunu böyle arsızca kullanmayı ahlaki bir sorun olarak kuracak bir akıl gerekirdi.  Mısır toplumu uzun kapatılmışlık sonrasında kendi hatalarını yaparak siyaset icra ederken ona sadece dost olmak yeterdi. Dost olamadılar kendilerine köle kılmaya çalıştılar. O kuşatılmışlıkta darbeyi engellemenin tek yolu Mısır toplumunun çeşitli parçalarının birbiriyle müzakere etmesini sağlayacak yolu göstermekti. Tam tersini yaptılar, topluma kapıları kapatmanın iktidarda kalmanın yolu olduğuna İhvan’ı ikna ettiler. Şimdi acısını İhvan ve Mısır çekiyor. Şüphesiz darbenin asıl suçluları başkaları,  ama onlar zaten oradaydılar ve bekliyorlardı. Bunu göremediler değil. Gördüler ve tam da gördükleri için Mısır sadece bizim olsun diyen Türkiyeli İslamcı, kendisinin olmadığında Mısır’ın nasıl yanacağını galiba hiç umursamamış.

Mursi’nin mahkeme salonunda vefat ettiğini duyduğumda bu yazının başında aktardığım hikayeyi yeniden hatırladım. Mursi artık cezaevinde katledilmiş bir mazlum olarak hatırlanacak. Keşke kendi hatalarından öğrenebilme cesareti gösterebilseydi ve dost bildiği Türkiyeli İslamcılara o kadar da güvenmeseydi. Kendi hataları ile öğrenerek yürüyebileceği yol Türkiyeli İslamcının ona ve Mısır’a öğretebileceklerinden çok daha uzundu. Bir siyasetçiydi ve hata yaptı ama o yaşadığı sürece şunu gördük, meşru şekilde başkanlığını yaptığı Mısır’ın firavunlarına boyun eğmedi, onlara hak etmedikleri bir meşruiyet kazandırmadı. Meydanda haksızca öldürülen binlerce insanın hatırasına yargılama süreci boyunca hiç hürmetsizlik etmedi ve Mısır toplumunun geleceğinde onurlu bir yolun imkanını koruyacak iradeyi sahiplendi. Şimdi burada durayım ve bu yazının gerekçesi olan şeyi söyleyeyim. Şehide nasıl hürmet edilir, onun hikayesini tahkik ederek, değil mi? Şehidin hikayesine buradan bulaşan bir heves vardı, o hevesin hesabını dürüstçe çıkaralım önce. Sonrasında Mısır toplumuna buradan ulaşabilecek bir hayr, belki zamanla mümkün olur.

Napolyon’un gemileriyle Mısır’a akına giden bilginler vardı, yüzyıl sonra ortaya çıkan bir direniş hareketi, onlara ve varislerine karşı bir cephe inşa etmeye çalıştı. Düştüler, yenildiler belki. Ama hep ayağa kalktılar, yine kalkarlar.


*Öne çıkan görsel Reuters muhabiri Amr Abdallah Dalsh’a ait bir çekimdir. Kaynak: http://america.aljazeera.com/articles/2013/11/19/egypt-tensions-centeronnewtahrirmemorial.html

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.