Sosyal Adalet ve Ayrımcılık*

Hak mücadelesi verenlerimizin sıkça karşılaştığı yol ayrımlarının çetrefilli bir tanesine dair epey berrak bir güzergah çiziyor Alpkan Birelma, kulak veriyoruz…

“En önemlisi, dünyanın neresinde olursa olsun her haksızlığı kendinize

karşı yapılmış gibi hissetme kabiliyetinizi koruyabilmenizdir.

Bu bir devrimcinin en önemli özelliğidir.”

Ernesto Che Guevara

Çocuklarına yazdığı veda mektubunun sonu

Sosyal adaleti önemseyen insanların gözünde ayrımcılık kavramı, temel sorun ve mücadele alanlarından birine işaret ediyor. Bu yazıda evvela ayrımcılık kavramını sosyal adalet perspektifinden irdelemeye çalışacağım. Sonrasında ayrımcılığı diğer adaletsiz ilişki biçimleri ile birlikte ele alıp bütüncül bir çerçeve önerecek ve güzel bir ihtimale işaret edeceğim.

Sosyal adalet

Evvela sosyal adalet kavramını ele alalım. Sosyal adalet derken kastım istisnasız tüm insanların eşitliğini, eşdeğerliliğini ve hakkaniyeti gözeten ahlaki bir ilke. Doğrusu, ahlaki ve siyasi arayışlarım ve mücadelemde en kapsayıcı ve heyecan verici bulduğum pusula kavram eşitliktir. Ancak tüm dünyada muhafazakar bir liberalizmin hegemonyasının çok güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu sebeple eşitlik kavramına yönelik çok güçlü bir anti-propagandaya maruz kalıyoruz. Ve bu hepimizi o veya bu şekilde etkiliyor. Bu anti-propagandaya göre eşitliği savunanlar, herkesin cetvel gibi eşit gelire ve varlığa sahip olmasını hedefliyor. Bu uğurda insanları aynılaştırmaya ve otoriterleşmeye meylediyor.

Bu ideolojik iklim içinde eşitlik kavramı, gerçekçi veya hayırhah olmayan bir radikalizmle imlenmiş oluyor. Adalet ise eşitliğe doğru önemli bir adım olsa da eşitliğe göre daha makul ve makbul bir arayışı temsil etmiş oluyor. Feyz aldığımız bir ağabeyimizin söylediği, günün sonunda bana da makul gelen bir cümle bence iki kavramın bu ilişkisini güzel özetliyor: “Allah eşitliği murat eder, adaleti emreder.” Adalet kavramının Kuran’da sıkça geçen ve yüceltilen İslami bir kavram olması, onu bizim açımızdan, eşitlik kavramına göre, güçlendirmiş ve zenginleştirmiş oluyor. İslami kavram dünyası içinden düşündüğümüzde adalet kavramının zıddı zulümdür. Bu ikilik içinden bakıldığında adalet kavramının gücü ve kuşatıcılığı daha da anlaşılır olur. Adaletin başına sosyal sıfatının gelmesi ise adalet kavramının günümüzde evvela ve en çok hukuk alanına referansla düşünülmesi sebebiyledir.    

Ayrımcılık

Şimdi gelelim ayrımcılık kavramına. Sosyal adalet ilkesi açısından baktığımızda ayrımcılık, insanın insana ettiği zulümlerin, haksızlıkların bir biçimi. Yani insanlar arasındaki adaletsiz ilişki biçimi türlerinden bir tanesi. Modern dönemde Batı’da ortaya çıkan bir kavram olan ayrımcılık ilk olarak ırksal ayrımcılık için ve onun özelinde kullanılmaya başlanmış görünüyor. 

Ayrımcılığın en temel ve basit tanımı şu: bir kişiye ya da gruba sahip oldukları bir özellikten ötürü başkalarına olduğundan farklı ve kötü davranmak. Pek çok tanımda farklı ve kötü ibareleri daha netleştirilerek adaletsiz ve önyargılı davranmak şeklinde kullanılıyor. Benim de içinden düşündüğüm sosyoloji disiplinindeki tanım, ayrımcılık ve önyargı arasında güçlü bir bağlantı kuruyor. Negatif nitelikli önyargı ve stereotipleştirme meselenin düşünsel boyutu, ayrımcılık ise bu düşünsel boyutun eyleme geçmiş hali olarak ifade ediliyor. Ayrımcılığın mikro boyutu elbette ki iki insan arasındaki ilişkiden başlıyor. Ancak mesele bundan ibaret değil. Sosyolojideki mikro-mezzo-makro ölçeklerinin izinden giderek ayrımcılıkların sadece bireysel değil, örgütsel, kurumsal ve yapısal ölçeklerde cereyan ettiğini belirtmemiz gerekiyor. Pek çok ayrımcılık türünün gücü, bunları etkisizleştirmenin ve sonlandırılmanın zorluğu, kurumlara ve yapılara sirayet etmiş olmalarından kaynaklanıyor. Hatta pek çok ayrımcılık türü, kurumlar ve yapılar tarafından üretiliyor, savunuluyor ve yaygınlaştırılıyor. 

Evvela tanımdaki “farklı ve kötü davranmak” ifadesine eğilelim. Burada bir görecelilik söz konusu. Yani bir insanın ayrımcılığa maruz kalması için onun illa zarar görmüş olması gerekmiyor. Sahip olduğu bir özellikten ötürü başkalarına göre kötü davranılması, dezavantajlı bir muameleye maruz kalması yeterli. Zarar görmek elbette ki çoğu durumda söz konusu. Fakat kişinin ayrımcılığa maruz kalmadan önceki durumuna göre daha kötü bir duruma düşmesi şart değil. 

Felsefecilerin tartışmalarında gördüğüm şu örneği vereyim. Bir hayırsever bir yetimhanedeki bir grup çocuğa bağışta bulunuyor. Ancak beyaz çocuklara siyah çocuklara göre daha fazla bağışta bulunuyor. Burada da bir ayrımcılık söz konusu. Bu nüansın üzerinde durmamın sebebi ayrımcılık ilişkisinin, başka sosyal adaletsiz ilişki biçimlerinden, örneğin tahakküm ve sömürü ilişkilerinden farkını ortaya koymak. Ayrımcılık, tahakküm ve sömürü bir insanın insana ettiği zulümlerin, haksızlıkların farklı biçimleri. Üçü de analitik kavramlar ve işaret ettikleri zulüm biçimleri gerçek dünyada çoğu zaman iç içe geçip birlikte uygulanmış oluyorlar. Ancak farkları da yok değil. Ayrımcılık kavramı tahakküm ve sömürüye göre görece daha az zararlı gibi görülebilen pek çok davranışı da imliyor. Ancak ayrımcılığa yönelik hassasiyetin sebebi bir tür politik doğruculuk gösterisi değil. Görece daha masum ve göz ardı edilebilir görünen gündelik pratiklerin, minik tercihlerin, küçük jestlerin, yüz binlerce insanın hayatını zehreden yapısal ayrımcılıklarla karşılıklı bir besleme ilişkisi içinde olduğunun tespiti.  

Hak mücadeleleri ve ayrımcılık kavramının evrimi

Biraz da tanımdaki “sahip oldukları bir özellikten ötürü” kısmına odaklanalım. Ayrımcılık kavramı görebildiğim kadarıyla sosyoloji dışında ahlak felsefesi ve hukuk alanlarında yoğun olarak kullanılıyor ve tartışılıyor. Pek çok batı ülkesinde ve Birleşmiş Milletler’de ayrımcılık karşıtı yasalar ve anlaşma maddeleri yürürlükte olduğu için mesele etrafında büyük bir hukuki literatür de var. Böylesi soyut ve karmaşık tüm kavramlarda söz konusu olduğu gibi ayrımcılık kavramının da üzerinde konsensüs sağlanmış bir tanımı yok. Ayrımcılık tanımının içi, ayrımcılığın nesnesi olan grupların listelenmesi ve bu grupların maruz kaldığı ayrımcılığın betimlenmesi tarafından dolduruluyor. Dolayısıyla ayrımcılık kavramının içeriğinin, ayrımcılığa uğrayan grupların örgütlenip, bu ayrımcılığın adını koyması ve mücadele ederek bunu topluma bir düzeyde de olsa kabul ettirmesi yoluyla genişlediğini söyleyebiliriz. Yani hemen tüm büyük sosyal kavramlarda olduğu gibi ayrımcılık kavramı da politik mücadeleler tarafından şekillenip dönüşüyor.

Batı tarihinde ayrımcılığa maruz kaldığı tespit edilen, ayrımcılık kavramının kendisiyle alakalı olarak kullanıldığı ilk kategori ırk oluyor. Irkçılığı ayrımcılığın özel bir biçimi olarak düşünebiliriz. Bu kısa yazının sınırları içinde ırkı, kendisinden daha kültürel bir kavram olan etnisite ve vatandaşlık zemininde daha politik bir gruplaşmayı imleyen ulus ile birlikte düşünelim. Yani ayrımcılığa vesile edilen ilk kategoriyi ırk/etnisite/ulus olarak işaretleyelim. Bunun bir ayrımcılık vesilesi olarak kodlanan ilk kategori olması ezilen ulus milliyetçilikleri ve ırkçılık karşıtı hareketlerin ortaya çıkıp mücadeleye başlamasının 19. yüzyılın ortasına kadar giden uzun bir geçmişi olması ile alakalı. 

İkinci temel kategori ise cinsiyet. Yazının kısalığı sebebiyle bu kategoriyi de cinsiyetle ilgili farklı ayrımcılık türlerini, örneğin cinsel yönelim sebebiyle uygulanan ayrımcılığı içerecek şekilde genişletelim. Cinsiyet ayrımcılığının tanımlanması ve deşifre edilmesini de elbette 20. yüzyılın başında bir sosyal hareket haline gelen feminizme borçluyuz. Irk ve cinsiyet, önyargıya ve ayrımcılığa bahane edilen kategorilerin başında geliyor. Bunlara dini inanç, engellilik, yaş (çocuklara, gençlere ve yaşlılara yönelik ayrımcılıkları düşünelim) ve kast gibi kategoriler ekleniyor. 

Ayrımcılık, tahakküm ve sömürü: farklar ve kesişimler

Sosyal adalet derdiyle baktığımızda ayrımcılık, insanlar arasındaki adaletsiz ilişkilerin bir biçimi demiştim. Bütüncül bir sosyal adalet yaklaşımı için ayrımcılıkla birlikte tahakküm ve sömürüyü de deşifre etmemiz ve mücadelelerimizin hedefine oturtmamız gerekiyor. Tahakküm bir öznenin bir diğer özne üzerinde sahip olduğu güçten hareketle onun eylemlerini kontrol etmesi anlamına geliyor. Sömürünün ayırt edici yanı ise güçlü tarafın güçsüz tarafın emeğine el koyması. Böyle bir şart ne ayrımcılık ne de tahakkümde söz konusu değil. Sömürü, ayrımcılık ile açıklayamayacağımız için yukarıda anmadığım, ancak sosyal adaleti mesele edenler açısından önemli bir diğer kategori olan sınıf kavramıyla alakalı. 

Adaletsiz ilişki biçimlerini tanımlamamıza yarayan üç kavram olarak ayrımcılık, tahakküm ve sömürüyü birbirileriyle kesişim alanlarına sahip üç küme olarak düşünebiliriz. Bu üç temel sosyal adaletsizlik biçimini sosyal bilimlerin toplumu analiz edebilmek için kullandığı temel üçleme olan sosyal, ekonomik ve politik ile şu şekilde ilişkilendirebiliriz.  

Elbette gerçek hayattaki adaletsiz ilişkilerde üç kavramın imlediği pratikler çoğu zaman bir arada devreye girer. Klasik örneği verelim: İşçi sınıfı burjuvazi tarafından sömürülür. Ancak sömürünün gerçekleşebilmesi için işyerindeki emek sürecinde muhakkak belli bir tahakküm altına alınır, davranışları yönetilir ve denetlenir. Tüm bu ekonomik ve politik süreçlere çoğunlukla ayrımcılık da eşlik eder. Burjuvazinin, onun adına yöneticilik yapan kadroların ve hatta kendisini işçi sınıfından ayırma hevesinde olan okumuş işçi sınıfının pek çok üyesinde işçi sınıfına yönelik ayrımcı bir bakış vardır: Onların gözünde işçi sınıfı kabadır, eğitimsizdir, başarısızdır. Saygıyı değil, idare edilmeyi ve sömürülmeyi hak eder. 

İşçi sınıfı yerine kadını, burjuvazi yerine erkeği koyun, şemanın hemen hemen tamamen aynı şekilde işlediğini görürsünüz. Erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünün şüphesiz sömürü arayışının ötesinde saf tahakkümle, yani erk(eklik)le ilgili yanları vardır. Ancak ev içi emek sömürüsü hemen her zaman ataerkil ilişkinin bir yerinde mevcuttur. Bu politik ve ekonomik süreçlere, kadınların zaten idare edilmeye muhtaç, erkekler yanında ikincil varlıklar olduğuna yönelik bir ayrımcılık eşlik eder. 

Bu iç içe geçmişlikler yaygın olsa da üç adaletsizlik biçiminin saf örnekleri de yok değildir. Örneğin yukarıda andığımız siyah çocuklar içine tahakküm ve sömürü karışmayan saf bir ayrımcılığa maruz kalmış olurlar. Engellilere yönelik adaletsizlerin büyük bir bölümünü ayrımcılık kavramı ile açıklayabiliriz. Öte yandan örneğin küçük burjuvazi genelde büyük sermaye tarafından sömürülür, ancak işçi sınıfına benzer bir tahakküm ve ayrımcılığa maruz kalmaz. İçine ayrımcılığın hiç karışmadığı tahakkümcü bir eylem bulmak daha zor olsa da örnekler düşünülebilir. 

Ayrışmalar ve buluşmalar: Yoksa %99 muyuz?

Ayrımcılık, tahakküm ve sömürü arasında kurduğumuz ilişkiye benzer bir mantıkla ırk, cinsiyet, engellilik ve sınıf gibi kategorilerin de analitik kategoriler olduğunu unutmayalım. Gerçek hayattaki gerçek bireyler tüm bu kategorileri de kesişimsel şekilde deneyimlerler. Erkek ve burjuva bir engellinin engellilik tecrübesi ile kadın ve işçi sınıfı bir engellinin engellilik tecrübesi, ortak yanlara sahip olsa da pek çok açıdan farklı olacaktır. Bu durum sosyal adalet mücadelesi için bir sorun teşkil ediyor şüphesiz. Çünkü ortaklaşmakta ve ortak mücadele vermekte zorlanıyoruz. Dahası, bir ilişki zemininde mazlum konumunda olan bir kişi, bir diğer ilişki zemininde zalimleşebiliyor. İnsanların kendilerini de mağdur eden bunca zalimliği içine sindirebiliyor olmasının temel sebeplerinden birisi bu. İlerde fırsatını bulsak zalimleşme ya da bugün bir başka ilişki zemininde zaten zalimleşiyor olma ihtimalimiz…

Sosyal adalet mücadelesini fazlasıyla karmaşıklaştıran ve zorlaştıran bu durum öte yandan bir imkanı da barındırıyor. Çok çok küçük bir azınlık dışında, belki gerçekten de %1 dışında, hemen hepimizin maruz kaldığımız sosyal adaletsizliklerden kaynaklı yaraları var. Sistem hemen herkesi içindeki zalimleşme potansiyelinden, kendine ve insana dair kötümserliğinden yakalıyor ve ikna ediyor. Bizlerin de aynı özgüvenle tersini yapmamız, hemen herkesin içindeki mazluma ve iyimsere seslenmemiz gerekiyor. En güçsüz düşürüldüğümüz nokta en büyük gücümüzün gizlendiği yer belki de. Hepimizin içindeki mazlumu ve adaletsizlik yarasını, “herkes için adalet” mücadelesini yükseltmek için çağırmamız, harekete geçirmemiz ve ortak bir zeminde buluşmamız mümkün. Zor, ama mümkün. 

Ne büyük ve güzel bir buluşma olurdu bu!

*Ayrımcılıkla Mücadelede Yörünge dergisinin, 3. Sayısında yayınlanan yazının gözden geçirilmiş versiyonudur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.