“Türkiye’deki işçi sınıfını, göçmeniyle yerlisiyle yeniden bir sınıf olarak düşünebilmek, ikna edici ve mümkün bir anlatının inşasıyla olur.”

Arkadaşımız Fuat Kına, Marksizm Günleri etkiliği kapsamında 8 Mayıs 2019’da Göçmen Düşmanlığı, Irkçılık ve Direniş başlıklı oturumda bir sunum yaptı. Yaptığı sunumun metnini paylaşıyoruz.

Fotoğraf, etkinliğin Facebook sayfasından alınmıştır.

Sunumumda bir miktar yüksek lisans tezimden bahsedeceğim. Avrupa’da göçmen karşıtlığı üzerine çalıştım ve bunu temelde Neoliberal emek esnekliği – güvencesizleşme tartışmalarıyla birlikte anlayabileceğimizi iddia ettim. Kantitatif bir analizdi. Üç ülkedeki (Almanya Fransa ve İngiltere olmak üzere) üç ayrı analize dayanıyor. Temel iddiamsa Göçmen karşıtlığının emek meselesi ve çalışma ilişkileri bağlamında kesişimsel bir yaklaşımla anlaşılabileceği yönünde.

Sunumda üç başlık üzerinden ilerleyeceğim. Önce İngilizce literatürde yer alan genel yaklaşımları tarif edeceğim, sonrasında ise çalışmamdaki temel bulguyu anlatacağım. Çok sıkmadan hızlıca sona gelmeye çalışacağım. Son olarak Türkiye’de göçmenlere dönük tutuma dair tezi aşan bir yerden, mevcut durumla nasıl başa çıkabileceğimize, din dilinin bu gerginlik içerisindeki yerine ve önemine kendimce dikkat çekeceğim.

Tezimle alakalı kısma başlamadan şunu söyleyeyim, ben çalışmada göçmen karşıtlığını davranış düzeyinde değil, tutum düzeyinde tartışıyorum. Elbette bu ikisi birbiriyle çok sıkı fıkı ancak bu ayrım da yer yer önemli olabiliyor. Fransa’da da benzer bir durum görüyoruz. Fransızlar çok milliyetçi bilinirler ama milliyetçi dille konuşmayı daha kolay reddettiklerini görüyoruz, muhtemeldir ki Fransız milliyetçiliğinin etnik değil ideolojik temelli olması bunda etkilidir. Fakat ben bu kısmını biraz göz ardı ediyorum, çünkü elimde davranış düzeyinde bir data yok maalesef. Zaten onu yerlilerle yapılan anketlerden ölçmek de pek mümkün değil. Ben daha çok göçmen karşıtı tutum hakkında konuşacağım, elbette temel mekanizmanın çokça benzerlikler taşıdığını düşünmekle beraber.

1.

Literatür göçmen karşıtlığını açıklarken birçok faktöre bakıyor. Yapısal faktörler, ülke veya bölge düzeyinde faktörler ve bireysel faktörler ayrı ayrı sıklıkla ele alınmış diyebiliriz. Oldukça parçalı bir literatür.  Çok genel söyleyecek olursak psikolojik, sosyal, politik veya ekonomik faktörler söz konusu edilmiş diyebiliriz. Bundan daha özel bir kategorizasyonu kaldıramayacak kadar parçalı bir literatür.

Psikolojik faktörler çok çok baskın. Genel olarak kişiler arası güvene bakılmış. Sosyal faktörler de büyük oranda psikolojik bir yerden tartışılmış. Gruplar arası etkileşimin niteliğine ve niceliği irdelenmiş, yerli veya göçmen grupların sayılarındaki farklılaşma veya oran gibi unsurlar ele alınmış.

Politik faktörler büyük oranda sağcılık-solculuk-ideoloji ile beraber düşünülüyor ancak burada zaten tarihsel olarak solculuk ve sağcılık aslında kendilerini büyük oranda göçmen karşıtlığı veya taraftarlığı ile gerçekleştiriyor. Politik faktör dediğimiz şey bir açıklama olmaktan çok bizzat göçmen karşıtlığının adı gibi.

Ekonomik faktörler ise çoğunlukla iş piyasasındaki rekabete bakarak açıklamaya çalışıyor göçmenlere dönük tutumu. Sınırlı işler için rekabet eden iki ayrı grup. Yerlilerin işyeri statüsü, eğitim durumu, geliri, işsizlik durumu incelenmiş. Eğitim durumu çok tutarlı bir şekilde ilişkili bulunmuş ancak burada ufak bir paradoks var. Göçmenler zaten eğitimlilerin yapmakta oldukları işlerle rekabet etmiyorlar. Eğitimli insanlar daha pozitifler, daha anlayışlılar demek çok kolay değil çünkü zaten işi kapmak için göçmenle yarışmak zorunda olanlar mimarlar mühendisler akademisyenler olmuyor.

Ancak göçmenler ve yerlilerin sosyal anlamda neden “iki ayrı rakip grup” olageldikleri meselesi pek görülmüyor. Genel anlamda literatür psikolojik argümanlarla dopdolu, ekonomi de ziyadesiyle ele alınmış ama bu iki baskın kutbun arasında teorik bir rabıta yok. Bu da ciddi bir “sosyolojik muhayyile” yoksunluğundan ileri geliyor bence. Marksist terminolojiyle söyleyecek olursak “sömürü” ekonomik bir olguyken, “yabancılaşma” psikolojik bir duruma işaret eder, ancak “sınıfı” görmek sosyolojik bir bakışı gerektirir. Göçmen karşıtı tutum literatüründe temelde bunun eksikliğinden bahsedebiliriz.

2.

Göçmen karşıtı tutum derken kast ediyorum? Teknik tabirle bağımlı değişkenim ney? Elimdeki veriye dayanarak birçok sorudan oluşan bir ölçek oluşturdum. Göçmenler ülkemizin değerlerine zarar veriyorlar, suçun artmasına sebep oluyorlar, refah sistemi üzerinde ciddi bir yükler, topluma dönük bir tehdit arz ediyorlar, kendi ülkemizde kendimizi yabancı hissediyoruz, çok fazlalar, gibi gibi…

Açıklayıcı faktör olarak da ekonomik ve sosyal yönleriyle prekarite – güvencesizlik meselesini merkeze almayı denedim.

Bununla ilgili temel gösterenim öznel iş güvencesizliği, yani işini kaybetme korkusu idi. İşsiz olma durumu, statü, siyasal tutum (sağ-sol), genel güven, dindarlık vb. gibi literatürde konu edilmiş bir çok faktörü kontrol ederek yaptığım analizin sonucunda “işini kaybetme korkusu” oldukça anlamlı bir şekilde göçmen karşıtlığını belirlemede en önemli faktör olarak belirdi. Yani işini kaybetmekten daha çok korkan Fransızlar, Cezayirlilerden daha çok nefret ediyor diyebiliyoruz. İlginç bir şekilde işsizlik etkili değildi. Yani nesnel durumun kendisinin değil ama öznel olarak nasıl deneyimlendiğinin önemli olduğu bir tablo çıktı karşımıza.

Güvencesizlik olarak da tercüme edilen prekarite adı konmasa da genelde iki şekilde tarif edilmiş. Ekonomik ve sosyal prekarite. Ekonomik prekarite sizin iş değiştirme sıklığınıza, sözleşme sürenize göre tarif edilirken sosyal prekarite bunun bir tık ötesinde sizi piyasaya bağımlı kılan ancak bir türlü güvenli-güvenceli bir sosyal yaşam kurmanıza müsaade etmeyen görece daha sistematik bir ideolojik çerçeve tarafından dayatılıyor. Buna “kendi kendine yeterlilik yalanı” da deniyor. Veya daha popüler bir tabirle “Neoliberal öznellik” olarak sınıflaşmayı engelleyen bir unsur şeklinde düşünülebilir. İşçici, sınıfı temel alan anlatının hem içsel hem dışsal sorunlar dolayısıyla bir şekilde (nasılına girmeye gerek yok) çözülmüş olması ve Neoliberal projenin buradaki boşluğu oldukça esnek ve güvencesiz bir sosyallikle doldurmayı becerebilmiş olması, önemli. Yerli işçiler için milliyetçi dilin dayatmaları sınıfın sahici gerilimlerini gölgelemiş, birçok sorun sermayeye değil en güçsüz ve kırılgan grup olan göçmenlere yüklenmiş oluyor.

Peki yerliler güvencesiz çalışıyor da göçmenler mi güvenceli çalışıyor. Elbette hayır. Göçmenler yapılan araştırmalara göre tabi ki yerlilerden çok daha güvencesizler. Ama ne var ki yerlilerin güvencesizliğinin bedelini de bir sosyal maliyet olarak göçmenler ödüyor. Dolayısıyla Noeliberal emek esnekliği rejiminin göçmenler üzerindeki maliyeti çift katlı, duble bir maliyete dönüşüyor. Hem daha güvencesiz çalışıyorlar doğrudan ekonomik bir bedel ödüyorlar, hem de yerlilerin güvencesizliğinin dolaylı bedelini yani sosyal bir bedeli daha ödüyorlar.

3.

Sınıf anlatısının çözülmesi ya da en azından yokluğu ile anlamak gerek meseleyi dedim. Yani bugün biz burada göçmen karşıtlığını masaya yatırırken emeğe dair kurucu bir siyasal anlatının da sistematik bir biçimde iptalini konuşmuş oluyoruz. Peki bu anlatı nasıl kurulabilir. Anlatının parçalanmasına dair çok hikaye var ama içinde bulunduğumuz zaman ve mekanda, yeniden nasıl kurulabileceğine dair ne yazık ki hem teorik hem de pratik manada pek bir aşama kat edebilmiş değiliz.

Mücadele için sınıflaşmak gerek. Sınıf maddi duruma atıf yaptığı kadar belli bir bilinç haline de işaret ediyor. Emek meselesine dayanan ve işçi sınıfını yatay değil dikey bölen patriarka ile ya da milliyetçilikle hesaplaşabilmiş bir anlatı olmadan (Bourdieu’cu anlamda bir habitus olmadan) sınıflaşabilmek de pek mümkün değil. Ben kısmen öznel görülebilecek bir yerden tutmaya çalışacağım. Din dilini ve dini bakışı önemli görüyorum.

Din inzal olduğu andan itibaren birçok konuda toplumu ıslahı amaçlayan bir anlatı şekline bürünüyor. Dinsel anlamda Tanrı haddi aşanların zalimlerin başlarına gelenlerle dolu kıssalar tarafından beslenen bir anlatı sunuyor, dolayısıyla bir yaşama formu da ancak böyle ortaya çıkıyor. Bu anlatının içerdiği mana, formlara şekillere yapılan aşırı vurgu yoluyla insanlar tarafından yozlaştırıldıkça, yeni formlarla mananın sürekliliğinin korunması veya ikame edilmesi gerekiyor. Buna ister Şeriati’ci bir yerden Dine karşı din diyelim, ister Fazlurrahman’cı bir yerden Dinde reform diyelim, pek fark etmeyecek.

Türkiye’de işçici (yani eşitleyici) bir anlatının inşası, ya da ihyası için din dilinde ve bizzat dinsel formlarda mananın öne çıkartılması yoluyla ciddi bir yenilenme hareketinin gerektiğini düşünüyorum. Zira kavramlar kelimeler kıssalar rivayetler özdeki manadan tamamen kopuk bir şekilde, dünyevi anlamda oldukça ideolojik (ideoloji derken kapitalizm – patriarka ya da milliyetçiliği kast ediyorum), uhrevi anlamda ise son derece yozlaştırıcı bir biçimde inşa ediliyor. Burada bir karşı inşa hareketinin gerekliliğinden bahsediyorum aslında. Kısa bir örnekle ne kast ettiğimi açayım. Malum Suriye savaşının başından beri ara ara hatırlanan bir ensar-muhacir meselesi var, Türk-Kürt Müslüman kardeşliğini andıran. Kürt-Türk kardeştir diyerek aslında meseleyi apolitikleştirmiş, bağlamından koparmış ve görünmez kılmış oluyordu iktidar. Ensar-muhacir söylemi genel olarak bizim ortamlarımızda çok eleştirildi çünkü yetkililer bu dille zaten oldukça muğlak ve herhangi bir güvenceden mahrum olan göçmenleri yerlilerin ve STK’ların insafına terk etmiş oluyordu. Çok çok haklı eleştirilerdi. Fakat bence bir tık öteye gidip Ensar-muhacir müesseselerini otantik anlamlarını merkeze alarak yeniden inşa etmeyi önermeliydik. Bu müesseselerin gerçekten ne anlamda ne ifade ettiği üzerine pek düşünülmedi. Halbuki oldukça bereketli bir alegoriydi.

Muhacirler Medine’ye göçtüklerinde Medine halkı (yani ensar) tarafından nasıl karşılandılar? Neyde ortaklaştılar? Çok çok önemli olan nokta şu: Ensar Medine’de kesinlikle ev sahibi bir konumda değildi. Muhacir de sürekli misafir değildi. Yani eşitsizliklerin sürekli yeniden üretildiği bir mekanizma açıkça reddedilmişti. Peki hangi yolla? Muhacir eli boş geldi çünkü tüm mal varlığını Mekke’de bırakmıştı, ancak geldiği yerde tarlası oldu, evi oldu vs. Muhacir sosyal yardıma muhtaç güvencesiz, ucuz iş gücü olarak bir hayat sürmedi. İnandıkları ortak bir üst değer için mülkü bölüştüler, üretim araçlarını (toprağı) bölüştüler, yani işleri paylaştılar.

Varmak istediğim nokta şu: Türkiye’deki işçi sınıfını, göçmeniyle yerlisiyle yeniden bir sınıf olarak düşünebilmek, ikna edici ve mümkün bir anlatının inşasıyla olur. Bu anlatının tümü olmasa da önemli bir parçası otantik dinin içerdiği anlamlardan beslenebilir. Anlatı zaten mutfakta pişirip işçilere servis edebileceğimiz bir şey değil. Ciddi bir saha pratiğiyle iç içe, uzun soluklu entelektüel bir efor gerekli. Buraya dönük eforun gün geçtikçe azaldığını gördüğüm için de bilhassa bu tarafı vurgulamak istedim. Elbette karikatür bir İslam kardeşliği tesis etmekten bahsetmiyorum. Bilakis İslam, ya da Müslüman olmayanın da anlayışla, barışla parçası olabileceği bir sınıf mücadelesini mümkün kılacak dini bir reformun gerekliliğinden, bu şekilde işçi mücadelesinin Türkiye gibi bir coğrafyada kendisini seküler-dindar gibi, yerli-göçmen gibi işçi sınıfını dikey bölen kesitlerden görece özgürleşme ihtimalinden bahsediyorum.

2 Responses

  1. Ahmet Örs dedi ki:

    “İnandıkları ortak bir üst değer için mülkü bölüştüler, üretim araçlarını (toprağı) bölüştüler, yani işleri paylaştılar.”
    Fuat, yazıda dînî söylemin emek mücadelesindeki rolü bağlamında işlenen vurguyu da göz önünde bulundurarak şunu sormak istiyorum: Medine’de oluşan İslam kardeşliğinin (senin ortak üst değer diye tanımladığın) oluşum şekli sınıf hedefi bağlamında bir örnek olarak mı sunuluyor işçilere yoksa müslüman olup olmadan da dâhil olunabilecek (tartışmalı bir durum olacak elbette) mutlak (İslamî) bir ideal mi?

  2. Fuat dedi ki:

    Selamlar Ahmet abi. Mutlak bir ideal demek çok zor. Nacizane herhangi bir tarihsel örnekliğin (ya da çıkarımın) mutlak ideal hüviyeti taşıyabileceğini düşünmüyorum. Daha çok günümüz üretim-bölüşüm meseleleri ve göç meselesine dönük ibret alınabilir bir örneklik olarak düşünmek gerek sanırım. Tarihsel örnekler Kuran’daki ilkeleri tefsir ederken başvurabileceğimiz enstrümanlar gibi geliyor bana, Kuran’da ise mesele şu yalınlıkta evrenselleşirilmiş: “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir rahatsızlık hissetmezler. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” Haşr-9

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir