Türklerin İslam Tasavvuru ve Halkçılığa Açılan Kapı

“Mey’de Bektaşi Göründüm / Ney’de Oldum Mevlevi” Neyzen Tevfik

Türkiye’yi ve halkı anlamak sarp, çetin, zorlu bir yoldur. Türlü engebeleri var. Lakin bu engebeleri aşma iradesi göstermezsek düzen bizi şemalardan birine hapsederek boğar. Madem bizi Rabbimiz bu sarp yola sürdü bunu layıkıyla yerine getirmemiz icap eder.

Bu yazıda yapmak istediğimiz Türklerin İslam tasavvurunu anlamaya çalışmak bunun aktüel yanlarını ortaya koymak ve sonuçta tüm bu tarihi-dini tecrübenin Halkçılık tartışmalarında yerini göstermek olacaktır. Okumalarım devam ettiği, birinci el kaynakları okuyamamak gibi bir zavallılığa mahkum olduğum için şimdilik okuduklarım ve ikinci el kaynaklar ışığında öğrendiklerimi aktarmak ve halkçılık tartışmasına ufak bir giriş dışında bir şey yapmayacağım. Yazdıklarımızda fesat ve sevap bulunabilir. Eski büyük alimler birbirlerine, eserlerini kritik etmelerini isterken bunu “fesadını ve sevabını göster” cümlesiyle ifade ediyorlardı. Biz âlim değil Halkçı olduğumuza göre eksiğimiz kuşkusuz daha çok olacaktır. Fatih Şeker’den alıntılayarak söylersek, “Mevlana gibi ‘noksanlar kemalin aynasıdır’ diyemesek de Abdülbaki Gölpınarlı’nın dediği gibi, ‘hatadan kurtulmak insanlıktan çıkmaktır’ diyebiliriz”

Halkçılık halklaşmayı da zorunlu olarak beraberinde getirir. Açık seçik  ifade edip bütün riskleri göze alarak şunu söyleyebiliriz: Müslüman ve halkçı siyaset Türk-Sünni halkı  anlamayı gerektirdiği için, içinde Türkleşmeyi ve Sünnileşmeyi de barındırır. Bunu ontolojilerin tartışıldığı bir zeminde izah etmek güç olsa bile, biz, Müslüman ve halkçı bir kişinin halk İslamını içselleştirebilmesini bütün giriftliği, devletli ve sivil tecrübelerinin sorunları ile beraber, burada görüyoruz.

Konunun açıklığa kavuşması Türk Düşünce Tarihi ile doğrudan bağlantılı olduğu için, bu durum bizi Fuad Köprülü, Ziya Gökalp, Erol Güngör, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yahya Kemal, Hilmi Ziya Ülken Selçuklu tarihini anlamak bağlamında Osman Turan, İbrahim Kafesoğlu gibi şahsiyetleri okumaya götürecektir. Bu liste uzatılabilir. Bunu sırf entelektüel bir faaliyet için değil belki halkçılık yolunda bir fener olur diye önemsiyorum. Zaten bu topraklardaki İslamı anlamak için Maturidi, Yusuf Has Hacip, Gazali, Mevlana, Yunus Emre, Hac-ı Bektaşi Veli, Ahi Evren gibi büyüklerin bilinmesi (daha bunun Osmanlı tecrübesi var) Dedem Korkut, Manas, Menkıbeler, destanların okunması gerekliliği izahtan varestedir. Bunları malumat furuşluk olsun diye değil meselenin hem zorluğunu görmek hem de nereden başlanması gerektiğine dair bir fikir vermek için söylüyorum. Bir de bu kaynakların hepsini henüz okumadığım için kendime liste yapıyorum.

Mesele o kadar büyük ki bu yazıda sadece küçük özetler halinde, Fatih Şeker’in kitabından bol bol alıntı yaparak Türklerin İslam anlayışına değinip bunun halkçılığa bağlanan yönlerini ortaya koymaya çalışacağım.

Halkçının dine yaklaşımı dinden hurafe ve bidatleri ayıklamak şeklinde olamaz. Türklerin İslamlaşma tecrübesi eski inançları ile iç içe gelişmiş, sufiler Maveraünnehir ve Türkistan’daki malzemeyi İslam’ın emrine vermiştir. İslamı Araplar vasıtasıyla alıp bir terkip haline getiren Türkler kimliklerini İslama gömmüşler ve eski inançlarını İslamın emrine vermişlerdir. İbni Sina’ya göre Şamanlar Ariflere dönüşmüştür.

“Araplar tarafından fethedilen bir coğrafyada, aynı kaynaklardan beslenen o kadar karışık unsurları,herkesin ortaklaşa benimsediği bir şekle dönüştürmüşler, kitabi, şifahi ve mistik verileri birleştirmişler, İslam’ı Türkistan coğrafyasının gerçekleri çerçevesinde yeniden yoğurup şekillendirmişlerdir. Çünkü insan nesebinin, tabiatının ve mizacının ürünü değil, adetlerinin ve ülfet ettiği şeylerin çocuğudur. Bu nedenle adetler, insanı itiyatlarından ibaret hale getirir. Huy, meleke ve adet halini alacak derecede ülfet edilen haller zamanla tabiat ve cibilliyet haline gelir. Haliyle İslamdan evvelki devirden beslenmeyen bir Müslümanlaştırma metodunun işlevsel olmayacağı ortadadır.” (1)

Gazali ise şöyle der: “Kalpleri alışılmış usulden kesmek son derece tiksindiricidir.” Muhammed İkbal “Hiçbir fikir eğer o fikir halkın kendi fikri değilse, bir halkın ruhunu saramaz. Belki de bir takım dış etkiler bu fikri bilinçaltındaki derin uykusundan uyandırabilir; fakat bu etkiler o fikri yoktan var edemez” derken aynı gerçeği ifade etmektedir. Yine Fatih Şeker’in aktardığına göre, Katip Çelebi, “Örf ve adetlere aykırı tekliflerin kimseye hiçbir faidesi olmayacağı için, yerleşmiş olan bidatlerde mümkün olduğu kadar bir kulpunu bulup iyiliğe yormak yeğrektir.”

“Bütün bunlardan dolayı İslam’ın şifahi ve mistik yorumcularının temsilcileri, ilk merhalede İslamın getirdiği değerleri, Müslümanlıktan önceki devrin çerçevesi içinde kalarak Türkistan coğrafyasına taşımışlardır. Şekli korur gibi yapıp İslami bir muhtevanın peşinde yürümüşler, eskinin içinde kalarak yeniyi aramışlardır. Eski devrin çocukları olan bu anlayışın Müslümanı ve temsilcileri Oğuz Kağan, Dedem Korkut, Er Manas, Kutadgu Bilig’deki sembolik tipler ve sufilerdir. Bu bakımdan islamlaşma bazılarının iddia ettiği gibi akşamdan sabaha olan bir şey değildir. Çünkü bir kere tarihin içinden süzülüp gelen hayat tarzı ve dünya görüşünü değiştirmek öyle kolay değildir. İslamlaşma merhalesinde eski inançlarla yeni inançlar karışır. Şifahi ve mistik kaynaklara dayanan İslam algısı zaviyesinden bakıldığı vakit Türklerin yaşadığı Müslümanlık hurafelerin menşurundan süzülerek bugüne akar.” (2)

Türklerin İslamlaşmasının siyasi, iktisadi, fikri, dini çeşitli sebepleri var. Bu sebeplerin ayrıntısı uzun olmakla beraber şu çıkarımda bulunmak tarihi bir gerçektir: Türk demek Müslüman demektir.

Kaşgarlı Mahmud’a göre İslamiyete dâhil olan Türkler kendilerini Türk, eski dinde kalan Uygurlar tat (gayrı Türk) olarak isimlendirmektedir. Teoman Duralı’ya göre Oğuzlar büyük bir coşkuyla İslam’ı kabul ettikleri ve bütün enerjilerini bu yeni dine harcadıkları için Tük iman denmiş sonra Türkmen şeklini almıştır. Diğer bazı görüşlerde şehirde yaşayana Türk dağda yaşayana Türkmen denmiştir. Neticede Müslüman olan Oğuzlara Türkmen dendiği hemen hemen bir mütearife halini almıştır.

Bernard Lewis’e göre “İslamiyeti kabul eden kavimlerden hiçbiri, kendine mahsus kimliğini İslam toplumu içinde eritmekte, kendilerini İslam’la bütünüyle özdeşleştirmekte Türklerden daha ileri gitmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laik ve milliyetçi yapısına rağmen, Müslüman ile Türk ve bunun mefhum-ı muhalifinden hareketle, Müslüman olmayanla da Türk olmayan birbirine muadil olarak görülmeye devam edilmiş ve Türk unvanı yaygın kullanımda sadece Müslümanlara hasredilmiştir. Dolayısıyla Türk ile Müslümanın nihai ayniyeti Türkiye’de hala rakipsizdir.”

Ortodoks İslam Hederodoks İslam ayrımı, bu topraklardaki dini anlayışı asla izah edemeyeceği için, Türklerin Sünniliği meselesi tarihi bir gerçek olduğu kadar, Hanefiliğin bu topraklardaki gelişimi ve yerleşmesi diğer dini düşünceleri bir yere kadar kapsaması bakımından da ortodoks-heterodoks ayrımında ortodoks olarak görülüp kapatılacak bir mesele değildir.

Fatih Şeker şöyle ifade ediyor: “Türkler fikri terbiyelerini Hanefilik üzerinden şekillendirirler. Hanefi mezhebi İslamlaşma asırlarında vücud bulan İslam yorumlarının toplandığı bir kemal noktasıdır.”

“İbn Haldun mezhepler içinde hususi bir yeri Hanefi mezhebine verir ve Irak, Hind, Çin, Maveraünnehir ve tüm Arap olmayan memleketlerdeki Müslümanlar tarafından taklit edilen Ebu Hanife’yi diğer mezheplerin menbaı olarak görür. Bu hususta Şafi’nin Irak’ta Ebu Hanife’nin talebelerinden ilim alıp Iraklıların tarikini Hicazlıların yolu ile meczetmek suretiyle kendine has bir mezhep meydana getirerek bir çok noktada İmam Malike muhalefet etmesi ve yine Ahmet bin Hanbel’in talebelerinin çok hadis bilmelerine rağmen Ebu Hanife’nin talebelerinden ders alması, İbn Haldun’un görüşlerini somutlaştıran örnekler olarak görülebilir.” (3)

İslamı yorumlamada en kadim okul olan Hanefilik bir manada Müslümanlıkla aynileştirilmiştir. Hanefilik kitabı İslamı temsil ettiği gibi, bu toprakların macerasında şifahi, mistik ve kitabi olan bir terkip halini almıştır. Fatih Şeker şöyle diyor: “Asırların birikimini neredeyse bir kalemde tasfiyeye tabi tuttuğumuz modernleşme asırlarında gâvurluğun İslami bir kisve altında yerleştirilmeye çalışıldığını biliyoruz. Yine aynı şekilde Selçuklu’dan Osmanlı’ya intikal ettiğimiz asırlarda Yunus Emre’mizin İbnü’l Arabi’de kemale eren düşünceleri, hemen herkesin hissiyatına hitap eder hale getirir. Benzer unsurlar, Hallac’ı yeniden aktüelleştirirken Ahmed Yesevi’mizde de tezahür eder.”

Eğer meseleye bugün modern araştırmalarda görüldüğü gibi düm düz bakacak olursak Türklerin İslamlaşma süreci ve özellikle Anadolu’daki aldığı hal birbirine aşılamayacak kadar tezat gibi görülebilir. Mesela kitabi olanla tasavvuf hemencecik iki karşı kutba dönüşür. Mesele hiç öyle değildir.

“Zihniyet dünyamıza ve sosyal hayatımıza tasavvuf istikamet verir. Hayata asıl büyük üslubunu ve rengini veren tasavvuf Müslümanlaşırken adeta orkestra şefi vazifesi görür. Hem mücadele edilen Batıni akımlar, hem de himaye gören unsurlar oradan beslenir. Mistisizm Batınilerin elinde bir zaaf haline gelirken Sünnilerde kuvvet kaynağı olur. (…) Fikrim şuna erdi ki tasavvuftan geçmeden Türkiye’yi anlamak kolay değildir. Halk kerametler vasıtasıyla Müslümanlığı benimser. Menkıbelerde görüleceği üzere eskiyi hatırlatarak yeniye hız verilir. (…) Fars menşeli, bir Eş’ari ve Şafi mütefekkir olan Gazali’nin, Oğuzların hakim olduğu, Hanefiliği resmen ve taassup derecesinde benimseyen bir devlette resmi ulema payesi almasının bin bir sebebi vardır. Lakin sebeplerin biri pirdir. O mihver şahsiyet olmasını biraz da düşüncelerini devrin aradığı mütefekkir sıfatıyla tasavvufa paralel olarak inşa etmesine borçludur. Mücerret bir Müslüman gibi düşünen Maturidi’mizin tasavvufa karşı perhizkâr tavrının onu nasıl gerilere ittiğini gözden kaçırmadığımızda bunu anlamak mümkün hale gelir. Nitekim Nesefi ve akranları bunu idrak etmiş, Maturidi’yi sufi haleyle kaplayarak dönemlerine hitap eder hale getirmişlerdir.” (4) Türk tasavvuf düşüncesi Horasan-Türkistan-Maveraünnehir hattının gerçeklerine paralel olarak realist anlayışa doğru evrilir. Türler cihadı İslam’ın şartlarından kabul eder. Bunu Hanefiliği bölgede aktüelleştiren Maturidi kitabileştirir.

Türklerin Kalu Bela’dan beri Müslüman olduğu görüşüyle, bu görüşün aksine Türklerin milli kültürden uzaklaşarak İslama dahil olduğu  yani milli hüviyetlerini İslam’a gömmeleri görüşü, Fatih Şeker’e göre doğru değildir, yanlış da değildir:

“İslamlaşma tecrübesini bir kül olarak göz önüne getirince, her iki yaklaşımında muayyen bir ayarının olduğunu söylemeliyiz. Ben bu fikirdeyim ki paradoksal olarak İslam tasavvurumuz Ortadoğu’ya akar gibi gözükürken Maveraünnehir’e bakar; Türkistan’a bakarken aslında Ortadoğu’ya akar. Bir diğerinin hem aynı hem gayrı zannolunan, tezatlardan oluşan bu hal. İslam tasavvurumuz Türkistan’a bakan taraflarıyla devrin/şartların ürünüdür. İslam’ın doğduğu ortama bakan taraflarıyla devrin/şartların üstünde yaşar görünür. Bu iki coğrafya tezat halinde birbirini kovalar. ‘Bir şey ne ise o değildir; ne değilse odur’ şeklinde özetlenebilecek paradoksu hatırlatır tarzda Türklerin Müslümanlığı iki kutbun arasında bir saat rakkası gibi gidip gelir.” (5)

Bütün bu tarihi tecrübenin aktüel tarafları var. Siyasal İslamcılık projesinin çöktüğü, memleketteki dini anlayışların toplumsal  kutuplaşmanın argümanı haline geldiği, Ortadoğu’da mezhepler üzerinden yapılan kavganın sonucu olarak oradaki halkın feryadının arşı titrettiği ve burada Aleviyle Sünninin bir arada yaşamasının geleceğinde türlü tehditlerin belirdiği bir ortamda, projelere değil Müslümanlığa ihtiyacımız olduğu açıktır. Ne Vahhabi bir anlayışla hurafe ve bidat kavramlarını silah haline getirerek asırların birikimini yok saymak, tarihinden kaçan bir Müslümanlık algısıyla modern olana meyletmek ne de kapitalizmi görmezden gelerek İslam medeniyeti türküleri söylemek çare değildir. Çare bütün projelerin, şemaların anlamsızlaştığı bir zeminde Melâmet hırkasını giyip halkın sinesine gitmektir. Halkçılık bizim için bu topraklara geri dönmeyi, karanlık kuyulardan çıkmayı ifade ediyor. Eve dönmek ithal olanla değil yerli olanla birleşmek demek. Bu topraklardaki tecrübeyi bilince çıkarmak, belediyeleri, şirketleri, gazete köşelerini vb. terk ederek mahallemizdeki camide halkla aynı safa geçmek demek.

Sezai Karakoç’un bir şiiri ile bitirelim:

ÇOCUKLUĞUMUZ

Annemin bana öğrettiği ilk kelime 

Allah Şahdamarımdan daha yakın bana benim içimde

.

Annem bana gülü şöyle öğretti

Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi

.

Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus

Ağaçlar ağlardı, Gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus

.

Babamın uzun kış gecelerinde hazırladığı cenklerde

Binmiş gelirdi Ali bir kır ata

.

Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından

Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte

.

Biz o atın tozuna kapanır ağlardık

Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü

.

Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü

Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman

.

Ali olmak bir sedef her çocukta

.

Babam lambanın ışığında okurdu

Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık

Fetihlerde bayram yapardık

İslam bir sevinçti kaplardı içimizi

.

Peygamberin günümüzde küçük sahabeleri bir çocuklardık

Bedir’i, Hayber’i, Mekke’yi özlerdik,sabaha kadar uyumazdık

.

Mekke’nin derin kuyularından iniltisi gelirdi

.

Kediler mangalın altında uyurdu

Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı

İnanmış adamların övüncüyle

Sabırla beklerdik geceleri

.

Şimdi hiçbirinden eser yok

Gitti o geceler o cenk kitapları

Dağıldı kalenin önündeki askerler

Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi

Dipnotlar:

(1) Fatih M. Şeker, Türk Dini Düşüncesinin Teşekkül Devri, Dergah yay., s. 154

(2) age. s. 155

(3) age. s. 150

(4) age. s. 263-264

(5) age. s. 266

3 Responses

  1. suat dedi ki:

    Çok güzel bir giriş metni olmuş, ayakları yere basmadan, mühendislik yapar gibi halka inanç bicimleri giydirmeye kalkanlara kapak olmuş. Bu yol önemli, inşallah devamını bekliyorum.

  2. Çipetpet dedi ki:

    Bu yerlilik meselesine dair bir soru var aklımda hep, israil vatandaşına veya mesela ingiliz vatandaşına da uygulanabilir sihirli bir formül müdür bu? Herkes kendi yerel doğruları neyse ona dönsün diye bir çerçeve olabilir mi yoksa ortak doğruları beraberce aramak daha mı akılcı görünüyor?

  3. mehmet talha dedi ki:

    herkes kendi yerel doğrularına dönsün değil de yerlinin bile yerli kalamadığı yerli adıyla global piyasaya katıldığı, misal etli ekmek gibi yerli bir lezzeti dünya devi bir restoranın menüsünde görmemiz gibi, onun içine dahil edildiği bir vasatta aslında bu anadolu topraklarından da hegemonyaya alternatif birşeyler çıkabilir, çıkmıştır demek ve böyle bir arayışa iman etmek olarak yorumladım ben. Umudumuzu tüketmemek ve nerede sahih bir kapı varsa ona dönmek fikri kıymetli ama bu arayışın sahih mi yoksa var olan ezberlerden mi doğru, meçhul ki ister istemez yavuz abinin bahsettiği gibi bir “sağcılaşma” içeriyor

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.