Ülker’e Tutmayan Cila

Murat Ülker’in bir suçu yok. O doğuştan bir burjuva. Burjuvazi böyledir. Eli mahkum.

Bu kadar kötü bir dünyada bu kadar “büyümüş” olmanın bir bedeli olmalı. Murat bey o bedeli ödemiş gibi görünüyor.

Burjuvazi cilaya çok meraklıdır. Ama cila tutmaz. “Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” demiş bir milletin evladıyız. Tutmayan cila tutmuş gibi yapıyorsak gerçekten inandığımızdan değil. Bizim de elimiz mahkumdur. Çünkü devir onların devridir, bizeyse ecirlik düşer. Evde çoluk çocuk rızkını bekler. Ve “işi beğenmiyorsak” işte kapı oradadır. Bu mahkumiyete alışmazsak bir ömür nasıl geçer?

Patronumuzu, büyüklerimizi “iyi” biliriz biz. Baba biliriz. Eliaçık, alicenap, becerikli biliriz. Bizi sevsin, biz de onu sevelim isteriz. Hem kızar hem imreniriz. Ne yapalım; sorumluluk ve zorunluluklarımızdan bile ağır, sınıf yaralarımız ve korkularımız var çok derin. Ve evet, direnmek bedel ister. Ama o kadar az şeyimiz var ki bedel için ayırabileceğimiz. Bunlar da işte bizim kusurumuz. Biliriz elbet, utanırız. Ara ara hatırlar efkarlanırız. Allah bizi affetsin.

Hal böyle olunca işten bile değil ağaların, beylerin havaya girmesi. Kendi yalanına kendinin inanması. Bir de yalanı gerçek kılacak, geceyi gündüz, kışı yaz yapacak adı batasıca para olunca. Hem de çok para… İşte o zaman her şey mümkün, her yalan gerçek…

Tam da Ülker’in cilasına çizik atan, cakasını bozan sekiz güzel adam yalan söylemeyi bırakmış, hakikatin bedelini ödemeye razı gelmişken, bir “haber” yapılır gazetenin birinde, pek radikal. Murat bey şöyledir de böyledir de, ne ayrıntılar ne ayrıntılar…

Fakat dedik ya bu cila tutmaz, güneş balçıkla sıvanmaz.

Hz. Ebubekir’in bir sözü ile başlıyor “haber”. Murat Ülker ile -zengin olduğu bilinen- Hz. Ebubekir arasında bir ilişki, bir paralellik kurmaya yönlendiriliyoruz. Peki, yönlenelim. Yazar bilmiyor olabilir, ama biz elhamdülillah biliyoruz. Hz. Ebubekir malını mülkünü İslam davasına, fakire fukaraya, köleleri özgürleştirmeye harcamış bir “zengin”dir. Bu ilişki, bu paralellik, bu ima bir hayli garip değil midir? Bir yandan zenginleştikçe zenginleşen, bundan sebep kendisini alkışlamamız gerektiği ima edilen bir Müslüman, öbür yanda Müslüman olduktan sonra önceki servetini davaya adayıp bitiren bir Müslüman. Ne talihsiz bir ilişkilenme, ne büyük bir çıta?

“Haber” der ki Murat Ülker’in çalışanları ile arası çok iyi, çok tevazu sahibidir. Mal mülkte hiç gözü yoktur. O kadar ali cenaptır ki sektöründeki iki sendikalı şirketten birini işletir. Milyar dolarlık son satın almadan sonra Murat Ülker işçi temsilcileriyle toplanır; işçiler “doğal olarak” ücretlerinin değişip değişmeyeceğini sorar: “3,2 milyar dolar verdiniz. Dünyanın büyüğü oldunuz. Bu büyümeden biz de etkilenecek miyiz?” Ülker “esprili yaklaşımı ile” işçilere şöyle der: “Artık çok borcumuz var. Bundan sonra çok daha fazla çalışıp, borcumuzu ödeyeceğiz.” Bu anekdot burada biter.

Sanırım burada tatlı tatlı gülümseyip, “ay ne kadar tatlı, ne kadar şirin, işçisini insan yerine koyup karşısına alıp konuşuyor, bir de üzerine espri yapıyor” dememiz gerekiyor. Bu nasıl bir halkla ilişkiler çalışması Allah aşkına? İş hayatının ucundan kıyısından geçmiş herkes bilir ki bu klasik bir lafı çevirme diyaloğudur ve basbayağı kibirdir karşımızda duran. İşyerindeki üstünüze bir şey sorarsınız, o işine gelmediği için lafı anlamamazlıktan gelip, lafı çevirip, size doğru düzgün cevap vermeye tenezzül bile etmeden kendince sizi ters köşeye yatırıp yollar. Siz bir şey istemeye yeltenmişken bir bakarsınız borçlu çıkmışsınız. Yarabbi o ne kadar kötü, ne kadar sinir bozucu bir andır. Esprili yaklaşım görünümünde basbayağı dalga geçilmek! Dişinizi sıkarsınız. Ya sabır dersiniz. Bugün Ülker’in kapısı önünde direnen işçilerin söylediği şeyin, yani Ülker büyüdükçe, işçilerinin küçülmesinin nasıl cereyan ettiğinin bir canlandırmasıdır adeta bu diyalog.

“İşçilere göre Murat Ülker kendi ile barışık bir insan. Sosyal yönü güçlü, modern, demokrat ve hukuka saygılı…”

MFÖ’nün rahmetli Fikret Kızılok için yazdığı bir şarkı vardı; “Sen Neymişsin be abi”. Sanırsınız yazar Murat Ülker’in işçileri ile anketler, mülakatlar yapmış. Aylarını vermiş fabrikalarında bu araştırma için. Bu nasıl iki cümledir Allah aşkına? Murat Ülker’in normalde şu ana kadar hiç lafı edilmeyen “işçilerine” yönelik bu ilgi, bu alaka, bunca saçma sapan laf nedir, niyedir, nereden çıkmıştır?

Murat Ülker tevazudan adeta ölen, yani inanmayacaksınız ama ekmeğini fırından alan, düşünün yani fırın diyorum, fırından alan, boş zamanlarında tevazu üzerine derin twit’ler atan birisidir. Ancak… “Tevazu sahibi olduğunu bildiğimiz Ülker’in bu niteliğiyle örtüşmeyen hobileri de var”dır. “Arabalara ve hıza, silaha meraklı olması gibi…” Burada bir yoruma ihtiyaç bile yok. Hızlı, yani lüks arabalara ve silaha meraklı bir tevazu abidesi ile karşı karşıyayız.

Murat Ülker çok demokrat biri. Bunu hem Boğaziçi Üniversitesinde okumuş olmasından hem de işçilerinden biliyoruz zaten bu açık. Kendisi ile barışık. Ancak belli ki işçileri gibi onun da derin ve gizli yaraları var bir türlü kapayamadığı. Yoksa insan niye 10-15 sene öncesine kadar kendisini hor gören, kendisine saldıran bir çizginin mensuplarını şirket yönetim kurullarına alsın, bunların vakıflarına destekler versin, basınıyla iyi ilişkiler kurmaya uğraşsın, saçma sapan bir “sanat eseri”ne dünyanın parasını döksün değil mi? O bir pragmatist, o bir faydacı.

Bir burjuvanın ödemesi gereken ilk bedeldir bu.

Çok enteresan bir yazı ile karşı karşıyayız. Kasıtlı olarak över gibi görünürken aslında yermek değilse yazarın niyeti, yazının başına geri dönerek bitirelim: Burjuvaziye cila tutmaz, güneş balçıkla sıvanmaz. Yazının orasından burasından patlayan çelişkiler bundandır. Malzeme belli, yazar ne yapsın?

Yerseniz…

Radikal’in bu yazıya ilham veren haberi: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/jale_ozgenturk/yeni_turkiyenin_yolu_ulkerden_gecti-1227635

1 Response

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir