Üniversiteler, Borçlandırılmış Gelecekler, Karşı Çıkmak

Öğrencilik eskiden şimdiki kadar zor değildi, eskiden kastım 90lı ve 2000li yıllar.. Öyle ya da böyle ödemesi ertelenebilir ve düşük faizli devlet desteğiyle, aile yardımlarıyla ya da biraz zorlayıp part time bir iş bulup çalışarak sürdürülebiliyordu. Üstelik üniversite tahsili, gerek üniversite sayısının iktisatlı tutulmasından gerek de eğitimin özellikle üniversite eğitiminin şimdikine nazaran çok daha ciddiye alınıyor olmasından sebep metalaştırılmış sayılamazdı. Haliyle öğrenciler ‘nasıl olsa iş bulurum’ düşüncesiyle daha rahat hareket edebiliyordu. Eğitimleri neticesinde sahip olacakları daha güvence altındaydı, eğitimin sağlayacağı gelecek az çok kestirilebiliyordu. Bu durum okul içi/dışı siyasetten tutun da kültürel üretime kadar, çokça olumlu etkiyi beraberinde getiriyordu.

Elbette pembe bir tablodan söz edemeyiz, görece bir iyilikten bahsediyorum. Bir şekilde mezun olabiliyor ve en azından hayata şimdiki durumdan daha güçlü atılabiliyordunuz. Üniversite kurumunun bu ülkedeki sicili pek de demokratik değil malum. Mesela 90larda ya da 2000lerde, polislerin hoşlanmadığı bir eyleme katıldığınız tespit edildiğinde savunmanız bile alınmadan yurttan atılabilirdiniz ya da size geri ödemeli/geri ödemesiz tahsis edilen devlet ve okul bursunuz pekala kesilebilirdi. Özel güvenlik terörü yaşanmasa bile okul yönetimi polisleri kapıda karşılayabiliyor ve canı her istediğinde polisi sınıflara sokabiliyordu. Şimdi özel güvenlik terörüne kadar varması ise aynı zihniyetin derinleşmesini işaret ediyor sadece. AKP öncesine geldiğimizde Oğuz Atay’ın Eylembilim’de resmettiği tablo üniversiteler için çoktan imkansızlaşmıştı bile. Mevzileri kaybede kaybede AKP günlerine kadar gelmiştik. Artık 68 kuşağının okul işgalleri ancak hatıratlarda okuyabildiğimiz ‘romantik’ bir anlatı malzemesi ve yakınlarda vefat eden Mümtaz Soysal gibi fakülte dekanlarını ise rüyamızda bile göremiyoruz.

Bunca gerileme ve sıkıştırmayla birlikte kendilerinden yetişkinlere nazaran ölmemiş cesaretleri gereği dışa dönük bir patlama, karşı çıkış, hareketlenme beklenen öğrenci kuşağı nerede? Hem okullarına müdahiliyetleri yok derekesine indirilmiş olan hem de gelecekleri günden güne daha karanlıklaşan bu insanlar neden suskun?  Bu sorular kanaatimce hem üzerine düşünülmeyi hem de bir politika üretmeyi dayatan sorular. Zira eğer bir toplumsal dönüşüm istiyorsak, bu dönüşümün failleri olacak insanların seslerine bakmamız gerekiyor. Görünen o ki, samimiyetleri, kabiliyetleri, parıltıları ve arzuları tartışılmayacak insanlar bir şekilde daha az konuşmak durumunda kalıyorlar.

“Eğitim satılamaz, savunulur.” Kaynak: https://www.facebook.com/derechos/photos/a.180331529486/10150993824304487/?type=1&theater

Bu hale gelişin anlaşılabilmesi için sadece günden güne iyice despotlaşan iktidara bakmak yeterli olmayacaktır. On binlerce üniversite öğrencisinin siyasi tutsak olarak hapishanelerde olması elbette üniversite siyasetini zayıflatıyor ancak siyaset alanına girerken mütereddit duranları da anlamak için son 20 yıldaki eko-politik dönüşümün üniversitelere etkisine bakmamız gerekiyor. Yazıyı yakın dönem ile sınırlamamızın nedeni ilk elden ve reel siyasete değen somutlukları göstermesi açısından daha anlamlı bilgi sağlaması.

***

Artan ve öğrenciler için artık taşınması çokça zorlaşan KYK borçları tartışmasından başlayarak bir resim çıkarabiliriz.

AKP öncesi sistemle birlikte işleyen KYK sisteminden mezun olmuştum. Faizler daha düşüktü ve muhtelif zamanlarda yapılan faiz afları ve taksitlendirmeler gibi kolaylaştırmalarla borçlarımı aileme yük olmadan kendi imkanlarımla ödeyebilmiştim. Pek kolay olmadı ancak çalışma hayatıyla birlikte sürdürebilmiş olduğum için şanslı sayılırım. Şimdilerde ise hem daha yüksek faizle geri ödemesi talep edilen hem de haciz uygulamalarına kadar varan KYK borçları, bu bursa mecbur olan öğrencilerin üzerine karabasan gibi çökmüş durumda. Bu halin bir sonucu olarak ara ara KYK borçlarının silinmesi talebiyle sosyal medyada kampanyalar başlatılıyor. Öğrencilerin bu haklı taleplerinin ise kısa vadede olumlu bir karşılık bulacağını kimse beklemiyor. Derinleşen ekonomik krizle birlikte bütçeye ek yük demek olan böyle bir uygulama, süregelen gayrı toplumcu politikalarla birlikte düşündüğümüzde herkes için sürpriz olacaktır.

Mevcut KYK borçları krizini büyüten bir takım yapısal sebepler var. AKP ilk dönemlerinden itibaren işsizlik rakamlarını düşük göstermek için (öğrenciler, askerler vb. istatistiklerde işsiz sayılmıyorlar) meslek edindiren teknik okulları yaygınlaştırmaktansa daha çok üniversite eğitimine ağırlık verdi. Meslek sahibi işsizlerin homurdanması çok daha görünür politik neticeler doğurabilirdi ve lisans diplomasına sahip olmak bireyler için ebeveylerinden daha yüksek bir toplumsal statüye sahip olma ihtimalini arttırıyordu. Bununla birlikte eğitim sektörünün büyümesi ekonomi dişlisini döndüren bir itkileyicilik de barındırıyordu. Adı her ne kadar ‘vakıf üniversiteleri’ olsa da bir ticarethane olarak düşünülen üniversiteler bu dönemde hızla yaygınlaştı ve teşvik edildi. Ayrıca daha çok beton demek olan ve taşraya akan inşaat yatırımları anlamına gelen devlet üniversiteleri bolca ihdas edildi. Eğitim kadrolarını dolu göstermek ya da boş göstermemek içinse ulufe kabilinde liyakat aranmaksızın dağıtılan ünvanları ise bahis konusu bile etmiyoruz. Eğitim kalitesi asla gözetilmeden bir endüstri olarak görülen üniversite kurumu hızla metalaşırken, meslek sahibi genç oranı hızla düştü ve bol miktarda diplomalı ve maalesef vasıfsız işsiz doğuracak olan bu ‘büyük eğitim hamlesi’nin çarkları işlemeye devam etti. Şehrin iş merkezlerine yakın, cam kaplama, apartman üniversitelerinin hatırı sayılır miktarda artması bu gidişatın en somut görüntüsü olageldi. Ayrıca çocukları iş bulmaya yetecek bir diploma sahibi olabilsin diye, gönderilen özel üniversitenin ücretine katlanıp, “eğitim kredisi alır bir şekilde okuturum” diyerek kolları sıvayan aileler de hatırı sayılır düzeyde arttı. Ekmek aslanın ağzında olunca çocukları için eğitim sektörüne bulaşarak bir çıkış kapısı aramak aileler için kaçınılmaz hale geldi. Benim zamanımda aileler okumayan çocuklarına meslek kazandırmaya çalışırlardı, şimdiki aileler işe yarayacağı meçhul de olsa çocuklarına diploma kazandırmaya çalışıyorlar.

Resmi özetlersek karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Burs imkanları kriz nedeniyle sınırlı olduğundan sonradan geri ödemeli KYK bursları yaygınlaşıyor, bu bursların geri ödemesi için kolaylaştırmalar eskisi kadar esnek değil, yeni mezun olan öğrencinin iş bulma imkanları fevkalade azalmış durumda, eğitim endüstrileştiği için çok fazla mezun var, eğitim kalitesi fevkalade düşük olduğu için çoğu diplomalı kişiler artık vasıfsız işsiz olarak görülüyor, sadece devlete faizle borçlanan öğrenciler değil aynı zamanda aileler de eğitim masrafları için kredi sistemine dahil olarak daha çok çalışmak durumunda kalıyorlar.

***

Bu tablonun kazananı öğrenciler değil ve büyütülen öğrencilik kurumu üzerinden topluma yüklenen yük günden güne artıyor. Vakıf üniversitesi adıyla devasa ticarethaneler açan sermayedarlar (muhtemelen ailelerin çektikleri eğitim kredisi faizlerinde ve yapılan inşaatlarda payı olan kişiler bunlar)  ve genç işsizliğini azaltmakla kalmayıp haliyle toplumsal homurdanmayı “işsizlik sopasıyla” susturan ve azaltan iktidar cephesi… Kazananlar bunlar. (Belki ek olarak devlet kademelerinde etkili olmayı pazarlayarak öğrenci enerjisini kendi yapılarına mal etmek ve genç kuşağı ‘uslu’ bireyler haline getirmek için iktidara gönüllü taşeronluk yapan yapılar da sayılabilir, zira mezuniyet sonrası için zımnen olsa da iş garantisi ve kariyer teklif eden dernek ve vakıflarla dolu ortalık.) Böylelikle bir şekilde siyasi hareketlenmeler konusunda taşıyıcı gövde olan gençlik hareketlerini ve yeni mezun kesimler ‘uslulaştırılarak’ sistemin azgın çarklarına insan kaynağı olarak dahil oluyorlar.

Mevcut borçlandırma sistemiyle intihar etmeyip ya da okulu bırakmayıp hayata atılabilenleri bekleyen zor koşullar cari. Piyasa, ya en ‘yetenekli’ olanları ya da en büyük işveren olan devleti yönetenlerle ters düşmeyip uyumlu durmayı kanıksayanları çağırıyor. Şimdi iş bulabilmiş olsa bile KYK borcunu ödeyemeyen ya da öderken zorlanan çok fazla mezun var. İş bulamayanlar ise can sıkıntılarını kendilerine saklıyorlar. Sokağa çıkıp terörist damgası yemektense susmayı tercih ediyorlar.

Türkiye’de üniversiteler tartışılırken daha çok akademinin kalitesi konuşuluyor. Ancak mesele gördüğümüz üzere bundan fazlası… Gündelik hayatın her yerinde borçlandırılmış mezunlar, iş bulamadığı ya da atanamadığı için intihar eden insanlar da mevcut üniversite tartışmalarının içinde değerlendirilmeliler. Sadece birçokları için karabasana dönüşen ve gündelik hayatı zehir eden borçlanma halleri değil, tıkanan siyasetin de ucu üniversitelerde biten öğrenci hareketleriyle çok alakalı. Diri bir öğrenci hareketi hala bu işleyişi sermayedarlar ve iktidar için pekala zorlaştırabilir.

Haliyle reform talep eden esaslı bir eğitim mücadelesi üzerine düşünmeliyiz. Somut kazanımlar kendisine bahçenin sahibi zannedenler değişmeden biraz zor olacak belki ama gayret etmekten başka şansımız yok.  Bizden çalınanları tekrardan talep ederek mevzi kazanmayı düşünerek başlayabiliriz. Böyle bir mücadeleye ise ancak geleceği karartılanlar önderlik edebilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.