Unutulan Bir Kuşağın Romanı: Sarsıntı

Yaşamayı bileydim yazar mıydım hiç şiir?

Yaşamayabileydim yazar mıydım hiç şiir?

-Yaşama!

-Ya bileydim?

Yazar: Mıydım

Hiç: Şiir. 

İsmet Özel

Türkiye’de literal anlamda İslamcılığın geç politikleşmesinin ve radikalleşmesinin ciddi yan etkileri oldu. Özellikle 80lerde ve kısmen toplumsallaşmaya başladığı 90larda devlet ve geleneksel cemaatler nezdinde tehlikeli görülen İslamcılık bir siyasal iddia olarak kayda değer anlamlar kazanmaya başlamıştı. 80lerde daha çok kadrocu ve ‘yer altında’ örgütlenen bir görüntü verirken 90larda gençler arasında popülerleşmeye başlamıştı. Siyasal alana müdahiliyet iddiası ve devrim gibi taleplerin açıktan beyan edilmesi bu mobilizasyona heyecan verici anlamlar katmıştı. Geç politikleşme ve sağcılıktan/devletçilikten uzaklaşmaya çalışarak radikalleşmenin muhtelif tarih yazımları pekala yapılabilir ve yapıldı da.. Yazının girişindeki bu kısa değini bir kitap tanıtımı için ön bilgi amacı taşıyor haliyle fazla detayına girmeyi düşünmüyorum. Bu yazı ile arkadaşım İbrahim Halil Balçık’ın ilk romanı olan Sarsıntı romanına dair bir şeyler yazmak niyetindeyim. Hem kitabın değdiği tartışmanın güçlenmesini hem de dikkate değer ve ilgilisi için kesinlikle okunması gereken başarılı bir metni tanıtmak ve romanla birlikte aklıma düşenleri yazmak niyetindeyim. Ayrıca yeri gelmişken Ayşe Çavdar’ın kitap üzerine yazdığı yazıyı okumanızı özellikle öneririm.

Kitapla ilgili yazmadan önce İslamcılık üzerine bir tanım aralığı çizmem anlamlı olacaktır. İslamcılık kavramı AKP ile birlikte hayli yıpratılmış durumda ancak değdiği yer bugün anlaşılanlardan biraz daha farklı. Şöyle; İslamcılık şimdilerde bolca beyan edilen ve AKP ile eşitlenen “Siyasal İslamcılık” kullanımıyla meşhur bir olgu değildi. Çıkışının tarihlendirmesi muhtelif farklılıklar arz etse de özünde geleneksel olana ve yerel ya da küresel kurumsal yapılara rağmen dünyaya, Müslümanlıktan mülhem siyasal bir iddia ile seslenme söyleminin adıdır. İster başlangıcını Cemaleddin Afgani’ye, ister Tanzimat dönemine ve Namık Kemal’e, ister Kemalizmden ve modernizmden tevarüs ettiği sorunlu bakiyeye rağmen modern Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlayın; İslamcılık tüm bu hikayelendirmelere rağmen bir itiraz ortaklığı barındırır. Sahip olduğu bu itiraz kültürü, bütün noksanlıklarına rağmen geleneksel cemaatlerden ayrı ve görece daha anlamlı bir yerde konumlandırılmasını gerektirir. İslamcılık sadece devleti değiştirme iddiasını değil, geleneksel tarikat çevrelerini, geç modernleşmiş Türkiye’nin ürettiği, tarikatlardan mülhem ama farklı restorasyonlara da işaret eden Süleymancılık ve Nurculuk gibi çevreleri ve siyasal mobilizasyonunu taşrada kalan ve tarikatlerle çok içli dışlı olan Selametçiliği de nötralize etme iddiasını barındırıyordu. Haliyle hem devletle hem de geleneksel yapılarla uyumlu olmayan ayrı bir karaktere sahipti. Özetle, birçok hastalıklı mirasla birlikte ve farklı tarihlendirmelerle karşılaşılabilecek İslamcılık, eksiklerine rağmen barındırdığı itiraz ve yeni bir dünya ideali nedeniyle kolayca harcanmamalı. En azından sağ popülizm ile aynı anlamda kullanılan “siyasal İslamcılık” kavramı ile AKP’ye hasredilmemeli. Bununla birlikte hala AKP elitleri içinde ve etkili kadrolarında yukarıdaki tanım aralığı içinde değerlendirilebilecek İslamcılar var ve partinin temel diskurlarında belirleyici pozisyonlarını koruyorlar. Ancak İslamcılığın büyük anlatısı ve başat aktörleri göz önüne alındığında bu kişilerin temsil kabiliyetleri pekala tartışılabilecek düzeyde bir dahiliyetten ibarettir diyebiliriz. Hülasa yazının esas öznesi olan radikal İslamcılar içindeki bir kuşaktan bahsederken yukarıdaki mezkur yapıları (Tarikatler, Nurcular, Süleymancılar, Selametçiler, AKP) kastetmediğimi özellikle belirtmek isterim. Kitabın başkarakteri Hakan yukarıdaki gibi bir İslamcıdır. Yaşadığı sarsıntının kaynağı olan İslamcılık, geleneksel cemaatlerden ya da AKP’den başka bir mecradır.

Muhtelif nedenlerle geç politikleşen ve rengini 80lerden sonra kazanan İslamcılar (devletin kodlamasıyla, fundamentalisler, radikaller, şeriatçılar ilh.) 90larda kitleselleşmeye ve önemli okullarda aktif öğrenci grupları oluşturmaya başlamışlardı. Söylemde ve pratikteki sorunlar ister istemez bu kitleselleşme döneminde görünürleşti. Haliyle ilk itirazlar ve homurdanmalar 90ların ilk yarısında başlamıştı. En somut ve kayda değer itiraz Mehmet Efe’nin 1993’te yazdığı Mızraksız İlmihal romanı idi. Roman özellikle gençler arasında çokça okunmaya başlandı ve radikal İslamcı çevrelerin sözü dinlenen büyükleri bu durumdan pek de hoşnut olmamışlardı. Mızraksız İlmihal hatırı sayılır kopuşlar ve etki yarattı. O dönemlere kadar sekter ve devrimci retorikle güçlü bir görüntü veren İslamcı yapılar, sadece 28 Şubat gibi bir şey yüzünden değil kendi iç tutarsızlıkları ve gayrı insani siyasetleri yüzünden de iflas etmişti. Bu iflas İslamcılık ile politikleşen ve 28 Şubat sonrası hem devletle hem de kendi politik yapılarındaki tutarsızlıklarla da yüzleşen genç kuşağın travma geçirmesine neden olmuştu. Aşağı yukarı 97-2002 arasında öğrenci hareketlerinde yer alan, benim de içinde bulunduğum kuşağın buluştuğu yer, bu iflasla birlikte vuku bulan sarsıntılar idi.

İbrahim ile ayrı fraksiyonlardan gelmemize ve aramızdaki yaş farkına rağmen kitabında kendime dair çokça şey bulmam yaşadıklarımızın benzer olmasıyla çok alakalı. Mehmet Efe bir itiraz romanı yazmıştı. 28 Şubat’ı ve İslamcılığın iç çözülmelerinin ızdırabını yaşayan kuşağın romanı ise bildiğim kadarıyla Sarsıntı’ya kadar yazılmış değil.

***

Sarsıntı dünyayı değiştirmeye dair arzusu hayli törpülenmiş ancak rahatsızlığını hala koruyan bir öğretmenin iç buhranlarını anlatıyor. Yaşamayı öğrenmeden politikleşmiş, devrimci ideallerinin geleceksiz heyecanlanmalar olduğunu fark ettikten sonra gardını düşürmüş,  hayatın sıradan akışı içinde kendine yer bulamayan ve gündelik meşgalelere bir türlü alışamayan, boşandığı eşinin ailecek beraber gezmek gibi sıradan ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz birinin hikayesini anlatıyor roman. Kitaplara hapsolmuş ve okuduklarının karşısında ezilmiş, okumaktan yorulmuş ve hayatı ıskalamış, büyük anlatıların ve “mutlak doğru”ların peşinde koştururken nefesini tüketmiş, hayata karşı yabancılıktan sebep ortaya çıkan beceriksizlikleri üreten bir siyasal atmosferin mağduru olmuş, dünyada kendine bir yer bulamamış… Hakan böyle biri… Sonunda kendini içinde hapsolmuş hissettiği anlamsızlıklar dünyasından da kurtarmayı düşünen bir yalnız adam.

Romandaki bazı kelimeleri özellikle seçmek mümkün; sis, yalnızlık, boşvermişlik, gündelik tüketim nesneleri arasında seçici olmamak, dünyaya dair olanı küçümsemek, bilginin insan özneliğine çöreklenen yapısını öne çıkarmak, anlaşılma arzusu, kitaplar ile hayat arasında çatışmalı bir ilişki kurmak, hayat ile ideal dünyanın uyumsuzluğu…

Oğuz Atay Tutunamayanlar’ı ve Tehlikeli Oyunlar’ı 1968 hareketini görmüş bir akademisyen olarak yazdı. O dönemde yazdığı ve işaret ettiği travmalar ve çıkışsızlıklar dönemin hızlı politik atmosferi içinde pek anlaşılmamıştı. Yazdıklarının kıymetini çok sonraları anlayabildik. Atay’ın hala bugüne seslenebilen bir yazar olması bireyin çıkış bulamadığı durumlardaki handikaplarına dair güncelimize işaret eden şeyler söyleyebilmesidir desek abartılı konuşmuş olmayız. Ancak Atay’ın açtığı yol üzerinden kayda değer sayıda edebi eser bıraktığımız söylenemez. Sarsıntı bu anlamda bir post-Atay romanı olarak pekala değerlendirilebilir.

***

Kitapta alıntılanabilecek çokça pasaj var. Genel olarak edebi açıdan okuyucuyu tatmin eden bu metinden sadece bir pasajı aktarmak istiyorum. Kitabın beşinci bölümünde Hakan evine girdikten sonra kitaplığı ile konuşmaya başlar, kitaplıkta yer alan yazarların atışmalarını, tekfirlerini, yüklerini aktarır. Büyük büyük yazarlar karşılıklı atışarak Hakan’ın kafasında devasa bir gürültüye neden olurlar, Hakan “Artık Yeter” dedikten sonra birden sessizlik kaplar, mikrofon artık Hakan’dadır. “Artık Yeter”den sonra şöyle devam eder:

“Bugüne kadar hep siz konuştunuz. Siz konuştunuz ben dinledim. Yanlış anlamayın. Hiç birinize saygısızlık etmek istemem. Nankörlük etmek de istemem. Nice zor ya da mutlu zamanları birlikte geçirdik. Bazılarınıza şimdi fikren katılmasam, hatta tehlikeli bulsam da, en beğenmediklerimden bile… Kim bilir kaç bin çay kaç bin sigara içtik beraber, dost olduk kardeş olduk. İnsanlardan ve –ancak yeni yeni kavrayabiliyorum- kendimden kaçıp sığınacak bir yer aradığımda, uzun ve soğuk gecelerde; kafelerde, otobüste, vapurlarda, parklarda, onu, şu gelmeyeni işte, beklediğim her yerde yoldaşım oldunuz. Sağolun.

Ancak artık şunu açıkça söylemeliyim ki, başlarda çok etkilendiysem ve kendimi illa taraf tutmak zorunda hissettiysem de, aranızdaki kavgalar beni pek ilgilendirmiyor. Bana ne ki? Boşuna bağırıp çağırmayın o yüzden.”

Yukarıdakine benzer itirazları o dönemi yaşamış bir çok İslamcıda görebilirsiniz. İdeolojileri zihninde anlamsızlaştıran ve tartışmaya değer bulmayan…

***

Kitabı okurken İbrahim ile çok benzer nedenlerle radikal İslamcı çevrelerden uzaklaştığımı fark ettim. Kitabın başlarında bir kitapçıda geçen sahneye değinmem gerekiyor. Toplumu anlamak ve onların küçük görülen ama önemli noksanlıklarını gözetme noktasında İslamcıların duyarsızlıklarını anlattığı bu sahnede, kitap satan kişi, devrimci heyecanla bilginin peşinde koşan ama yol parasını bile denkleştiremeyen bir gence karşı duyarsız bir tutum takınıyor. Meraklı gencin yol parası dahil cebindeki tüm parayı aldığı kitapların ücreti olarak ödemesini normal karşılıyor, eve nasıl döneceğini mesele etmiyor satıcı kişi… Hakan bu sahneden etkileniyor ve böyle bir duyarsızlığı hazmedemiyor. Diğer bir bölümde ise elinde “hidayet sopasıyla” dolaşan ve toplumu ve hayatı mağdurlardan çok daha fazla bilen(!) büyüğü ile yaptığı hayali karşılaşmayı aktarıyor. Aralarında teorik ve ithamlarla dolu bir tartışma geçiyor. Uzlaşamadan ayrılıyorlar. Toplumu aydınlatacak sihirli kelimelerle konuştuğunu söyleyen İslamcı abi olan zat, Hakan’ı gündelik heveslerinin kurbanı olmakla ve davaya ihanet etmekle suçluyor.

Bu anlamda bir “hidayet sopası” taşıyor olma eleştirisini sadece İslamcılar için dillendirmek haksızlık olur. Zira, kanaatimce Lenin’in erken dönem eserlerinden biri olan Ne Yapmalı? kitabından kalan bilgi doğrultusunda sosyalist yapılar da bu tarz bir siyasallaşmayı benimsiyorlar. Sosyal homurdanmaların politik özneler üretebilmesi için parti müdahalesini teklif eden bu yaklaşımı, Lenin’in sonraki dönemlerinde sahiplendiği bir şey olmadığını düşünüyorum. Yazdıklarında bu tarz bir siyasetle uyumlu olmayan beyanları ve Bolşevik Devrimi’nin bizzat kendisi bu tarz bir tepeden aydınlatmaya aykırı duruyor. (Sopa sahiplerini eleştirirken Lenin’i ve Bolşevik Devrimi de harcamış olmayalım.)

Bu iki bahis siyaseten yaşadığım farklılaşma açısından önemli bir yerde duruyor; hidayet sopası ve topluma rağmen devrimcilik beni farklı siyasal arayışlara iten iki başat etkendi.

***

Sarsıntı eksiğiyle-fazlasıyla, bir kuşağın yazılmamış romanıdır denmeyi fazlasıyla hak ediyor. Zira o döneme ışık tutan içeriden yazılmış neredeyse hiç metin yok. Hakan gibi yaşayan ve aşağı yukarı benzer sorgulamaları ve yüzleşmeleri yaşamış çokça tanıdığım var. Kendimi ayrı tutmadan, devrimci anlatıların güdümünde kalıştan dolayı ciddi yüzleşmeler yaşamak durumunda kalan çok insan biliyorum. Ateist olanlar, deistleşenler, mahalle değiştirenler, aşık olmayı beceremeyenler, karşı cinsle normal bir ilişki geliştiremeyenler, kitap okuma hevesi hiç kalmamış olanlar, boşananlar ve daha birçok görüntü maalesef o dar çevre içinden geçmiş olan kuşak için pek sıradışı sayılmaz.

Son olarak, radikal İslamcıların bu denli büyük sorunlar çemberinde debelenmesi, sadece sistemin karşısında “aşağılayıcı” bir yenilgi yaşamalarından kaynaklanmıyor. Literal anlamda İslamcı sayılamayacak olan geleneksel çevrelerin kendilerini kapattıkları bir takım evleri oldu, korunaklı alanları, sorgulamadan münezzeh kılındıkları “irrasyonel” mecraları… Hayatın dayattığı soruların hepsine cevap verme zorunluluğu hissetmeden yaşayabildikleri alanlar… Hakan gibiler ise kendi dünyalarından apayrı bir izleği olan (kitapta da değindiği gibi) İstiklal Caddesi gibi alanlara her çıkışlarında ayrı bir şok dalgasıyla karşılaştılar, bildiklerine ve ezberlerine hiç ama hiç uymayan bir dünyada kültür şoku yaşamaktan geri duramadılar. Haysiyetli olanların büyük kısmı ya radikal bir değişim geçirdi ya da içine kapandı. İddialarından taviz verip devrim idealinden uzaklaşanlar ise bol maaşlı ve saygı duyulan makamlarda koltuklarını kaybetme korkusuyla boğuşuyorlar şuan.

Kitapyurdu linki: https://www.kitapyurdu.com/kitap/sarsinti/438820.html&manufacturer_id=200689

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.