Uyur İdik Uyardılar!

Soma olayları olduğunda biraz emeklilik tadında yaşamaktaydım. Hayır hasenat işleri, dil öğrenme gibi meşgalelerin arasında kendi ufak, huzurlu ve zibidilikle itham edilmeye meyyal hayatımı kurmuştum.

Siyasi tartışmalarda iki tarafa da bok atarak ortamı flulaştırıp aradan sıyrılmayı becerebiliyordum. Herkesle konuşabilmek ana “triklerimden” biriydi. Derken oda içine dolan pembe duman fırtınayla dağıldı gitti. Soma oldu.

Soma kendini dayatarak iki tarafa da bok atma imkânımı elimden aldı, kötülüğün ve iyiliğin flulaştığı dönemleri bir kenara itip hak ile batılı bir an dahi olsa açık bir şekilde gösterdi. Çakan bu şimşek aydınlığında gözlerimiz ayan beyan açıktaki vaziyete baktı.

Kanımda “ordularla yenilmez bir gayız” hissettim. Kendimi Boğaziçi’nden başlayan yürüyüşte buldum. Yürüyüşün önü polislerce kesildi. Hak ile batılın açık bir şekilde kendini ortaya koyuşu beni ezilenlerin safında aktif bir şekilde ne rol alabilirsem almaya zorladı. Ben de kendimi Emek ve Adalet’te buldum.

Doğru ve yanlışın bu durumda bana göründüğü gibi başkalarına da, -en azından- benimle aynı değerlere inananlara da görüneceğini ummuştum. Böyle düşünmemde fıtrat hakkında bana aktarılan rivayetlere inancım da etkili olmuş olabilir[1] Buhârî, “Cenâiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ķader”, 22-25 . Nasıl her çocuk Müslüman/Hanif doğuyor da ana babası onu değiştiriyorsa ahlaki doğruların da çocuklarda benzer şekilde doğuştan bulunduğunu, ana babaları onları bozmazsa hepsinin kötü bir eyleme “kötü bir eylem” diyeceklerini varsayıyordum. Bununla birlikte benimle aynı sosyal, siyasal, sınıfsal kökenden gelen ve aynı değerleri paylaştığım insanlar benim gördüğümü görmüyorlardı. Bazılarına anlatmaya çalıştım, çoğunda beceremedim. Yine de kalplerinden fetva sorduklarında benimle aynı cevabı alacaklarına inancımı daima korudum[2] Müsned, I, 194 .

Bununla birlikte farklı değerlere inandığımız insanlarla aynı tavır etrafında birleştiğimiz oluyordu. Buna dair kafamda canlanan iki anıdan biri kermes sırasında Disk önlüğü giymek (bir şekilde kaytardım) ikincisi de gazı yiyip göz gözü görmez şekilde ara sokağa dalınca yanıbaşımda LGBT-İ bayrağı görmek.

Benimle farklı değerlere sahip insanlarla aynı mücadele içerisinde nasıl bir ilişkilenmeye sahip olmalıydım? İran İslam Devrimi sırasında olduğu gibi devrim sonrasında hayatı düzenleme hususunda farklı düşündüğümüz bu insanları illa ki yok mu etmeliydim? Ortak düşmana karşı birlikte mücadele ne zamana kadar sürdürülebilirdi ve sınırları nelerdi? Ortak mücadele sadece araçsal zeminde mi devam etmek durumundaydı?

İslam’ı temel değer kabul eden birisi olarak ezilenlerin mücadelesinde katıldığım her eylem ve girişimi İslami bir açıdan değerlendirmem gerekiyordu. En basitinden “bu helal mi, haram mı?” diye sormam gerekiyordu. “Helal mi, haram mı?” sorusunun taktiksel genişliği büyük ölçüde tıkadığı malumdu. Bununla birlikte helal, haramlık meselesinin taktiksel olarak ortaya çıkardığı engeller çeşitli zaman ve zeminlerde Müslümanlar tarafından çeşitli şekillerde aşılmıştı. Bu çözümlemeler aynı norma inanan insanlar arasındaki farklılıkların da temellerinden birini teşkil ediyordu. Buna iki örnek verebilirim.

Birincisi İran İslam Devrimi öncesinde Velayeti Fakih doktrininin klasik Şii düşüncesinde yer alan siyasete karışmama ilkesini aşmak ve İran İslam Devrimi’ne giden süreçte ulemanın önderliğini -ya da İmam Humeyni’nin önderliğini- meşrulaştırmak için kullanılmasıdır. Böylelikle beklenen İmam’ın gelmesi beklenene kadar dünyanın fesatla dolu olduğu bu karışık dönemde ehveni şer, kötünün en iyisi yönetimin fakihlerin yönetimi olduğu kabul edilmiş ve bu doktrin sayesinde ulema önderliğine getirilebilecek eleştiriler cevaplanmaya çalışılmıştır. İslam’da herhangi bir iddiayı desteklemek için genel olarak yapıldığı gibi bu doktrin için de Kur’an ve sünnetten çeşitli deliller getirilmiştir.

İkinci örnek istişhad eylemleri olarak adlandırılan intihar bombalamalarıdır. İntiharın İslam’da haram olduğu genel olarak söylenir. Bununla birlikte İsrail’in ağır teknolojik gücü karşısında kullanacak pek bir malzemesi kalmayan Hamas, bu eylemlere girişmiş ve bu eylemler klasik İslami kaynaklardan getirilen kimi delillerle desteklenmeye çalışılmıştır[3] Tekruri N., İslam Fıkhına Göre İstişhad, Dua Yayıncılık, 2007 .

Yani aslında istediğimiz şeyi İslam’a dayatmak ya da kendi şartlarımız içinde bize en mantıklı gelen hareketi bir şekilde İslami göstermek çok da zor, en azından imkânsız değildir. Bu durum tüm Müslümanlarda görülebildiği için de çok sayıda ahlaki meselede birbirinden tamamen alakasız ama aynı derecede İslamilik iddiasında olan yanıtlar ortaya çıkabilmekteydi. Nitekim Soma olaylarında ikna edemediğim ve bir şekilde aynı değere inanmamıza rağmen karşıtlaşmak zorunda kaldığımız insanlar da kendilerince benzer bir meşrulaştırma biçimi içerisindeydiler.

Yıllar önce Çeçenler okul bastıklarında bu durum selefiler arasında kimi tartışmalar ortaya çıkarmıştı. O yıllarda genç bir selefi, akşam vakti saldırıya geçince atların ayakları altında kalan kadınlar ve çocuklar hakkında sorulan Rasulullah’ın “onlar da onlardandır” hadisini işaret ederek çoluk çocukları hedef almanın haram olduğunu fakat büyük bir saldırı sırasında arada telef olurlarsa bu konuda yapacak bir şeyin olmadığını, konu hakkında hadis olduğunu söylemişti. Ben Çeçenlerin de tarihsel malzeme içinden işe yarar bir delil bulduklarına, konumlarını meşrulaştırdıklarına eminim.

Bu gibi olaylarla çeşitli zamanlarda çeşitli zeminlerde karşılaşmalarım İslam’da herkes tarafından kötü ya da iyi addedilecek eylem sayısının aşırı derecede az olduğu kanaatini oluşturdu.

İslam’ın en tepe değeri olan Tevhid dahi kimi tarikat erbabı tarafından çeşitli şekillerde sulandırılmakta ve çoktanrıcılığın çeşitli formları bile İslam bünyesinde kendine yer bulabilmekteydi.

Mesela zina, katil, hırsızlık fiillerini helalleştirmek çok mu zordu? Değildi. İslam bir boş gösteren miydi?

Oysa (ben ve birçok İslamcı gibi) iddiamıza göre İslam’da belirli bir eylemin bir hükmü olması ve bunun farklı durumlarda değişmemesi gerekiyordu. Bu hükmün de fıtrat bozulmazsa kişi tarafından anlaşılabileceğine inanıyordum.

Soru dönüp dolaşıp beni buluyordu, beni asıl ilgilendiren kısmı kendimle ilgili olan kısmıydı. Ben de ezilenlerin mücadelesi içinde yer aldığım süreçte bulunduğum yer sebebiyle her şeyi meşrulaştırabilirdim. Bunun kötü niyetle istenmesi gerekli değildi. Siz belirli bir pozisyonu seçtikten ve o pozisyonu doğru kabul ettikten sonra kafanızdaki çelişkileri gidermek adına İslam’a istediğiniz şeyi söyletebilirdiniz.

Bu bağlamda bir fiile dinen doğru ya da yanlış demenin epey flulaştığı bir döneme girdim. Çünkü makasıdullaha göre benim ezilenler mücadelesinde yer almamın gerekli olduğuna inanmış ve makasıtlar meselesinden her şeyi meşru görebilmeye başlamıştım.

Kendimle sekülerler arasındaki tonun giderek yittiğini görüyordum. Müslüman olmanın tek ayırıcı vasfı aynı şeyleri söylerken işin sonuna biraz Allah, kitap eklemekti.

Tüm bu şartlar altında soru tekrardan belirdi. Çeçenlerin okul baskını ve çocukların ölümü kendi başına dehşetli ve ahlaki normları çiğneyen bir hadise değil miydi? Bunu konu hakkındaki hadisi referans almadan bilemez miydik? Bu hadisenin bütün insanlarda aynı ahlaki tepkiyi ortaya çıkarması gerekmez miydi? Peki birileri bu eylemi şiddetle kötü görürken birilerinin onu sahiplenme sebebi neydi?

İnsanlarda ahlaki doğrular ne derecede sabit, ne derecede oynak, (ne derece) kültüre bağımlıydı?

Bu soruların yanıtları kaçınılmaz bir biçimde fıtrat ve Hanif din tartışmalarını da gündeme getiriyordu. Doğru ve yanlışlar ne ölçüde doğuştan hepimizde vardı, varlarsa ne ölçüde bunlara tekrar erişebilirdik?

Meselenin öneminin cevabın ortaya çıkaracağı ayrımda saklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü cevap hem aynı değeri kabul ettiğimi varsaydığım ama benimle aynı tavrı göstermeyen Müslümanların yerini, hem de aynı değeri kabul etmediğimi bildiğim ama aynı tavrı göstermekte olduklarımın yerini tayin edecek. Bu yazıyı takip edecek yazılarda bu soruların yanıtlarını aramaya çalışacağım. Önceden bildiğim herhangi bir cevap olmadığı gibi bu mesele dâhilinde kendim için bir helal/haram dairesi çizmeyi ya da çizili daireyi görmeyi, bunu da mümkün mertebe nasıl İslami bir şekilde yapabileceğimi tartışmayı istiyorum.

Bu bağlamda ahlaki davranışın değeri, İslam’da ahlaki normlar, ahkâmın tagayyürü, İslam hukukunun tarihte ve bugün karşılaştığı tehditler gibi çeşitli başlıklarda bu konuları ele almaya çalışacağım.

Dipnotlar   [ + ]

1. Buhârî, “Cenâiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ķader”, 22-25
2. Müsned, I, 194
3. Tekruri N., İslam Fıkhına Göre İstişhad, Dua Yayıncılık, 2007

1 Response

  1. 8 Ocak 2019

    […] aşamalarında uyarılarla karşılaşabilir. Mehmet Yılmaz imzası ile 3 Aralık’ta yayınlanan “Uyur idik Uyardılar!” başlıklı yazıda şu ifadeler […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir