Yapılması Gereken

fethiye_hdp_ilce_binasi_10032014_0136_480p_wmp4

“Beni analiz etmek isterdiniz ajan Sterling, çok ihtiraslısınız değil mi, şu güzel çantanız ve ucuz ayakkabılarınızla bana nasıl göründüğünüzü biliyor musunuz? Bir köylüye benziyorsunuz, belli bir zevki olan taranmış süslenmiş bir köylü hayat kadını. Gözleriniz ucuz burç taşları gibi parlıyor ama onların ardında zeki biri var değil mi? Anneniz gibi olmadığınız için umutsuz değilsiniz, iyi beslenme kemiklerinizin biraz büyümesine neden olmuş ama o madenlerde çalışanlarla sadece bir kuşak var  aranızda memur Sterling.”

Yukarıdaki sözler Hannibal Lecter’a ait, seri cinayetleri çözmek amaçlı olarak kendisini ziyarete gelen stajyer FBI ajanı Sterling’e söylenen sözlerdir. Karşısındakini bir yandan analiz ederken onunla bir yandan da dalga geçmektedir, onu çer-çöp yerine koymakta, ben istersem konuşurum, sen beni kandıramazsın demektedir, aşağılamaktadır. Çünkü karşısındaki bir köylüdür, statü atlamaya çalışmaktadır, o ise bir aristokrattır.

Hannibal Lecter, aristokrat bir psikiyatrist, entelektüel, resim, müzik, heykel, edebiyat bir sürü konuda geniş bilgisi olan bir doktor, bir yamyam, insanları pişirip yiyen bir yamyam, aynı zamanda damak lezzeti gelişmiş bir kişi, bir gurmedir. Kuzuların sessizliği filmi, izleyenlerin uzun süre hafızalarından çıkaramadıkları bir filmdi ve korku dalında ilk defa Oscar alan bir film oldu. Anthony Hopkins bu filmdeki entelektüel yamyam tiplemesiyle, filmde çok az görünmesine rağmen en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı.

Batılıların korku, gerilim filmlerinin genellikle teması cadı, şeytan, drakula, vampir ve zombi gibi doğa üstü varlıklardır ve bunlar insanların etlerini parçalar ya da kanlarını içerler. Bu temalar aslında çok tanrılı dinler içinde var olan, Hristiyanlıkla beraber onun içine taşınan Derebeylik döneminde, toprak sahiplerinin serflere yaptıkları zulümlerin resmedildiği korku hikayeleridir. Kont Drakula gibi tiplemeler böyle doğmuştur.

Bu aynı zamanda antik Yunan medeniyetinden, Roma’ya oradan bugünkü Batı medeniyetine taşınan sınıflı toplum anlayışının en primitif, en ilkel halidir. Tarihi süreç içinde formu değişmekle beraber, norm hiç değişmemiştir. Sınıflı toplum kendi içlerinde sürmüştür, sömürgelerde sürmüştür. İşgal ettikleri ülkelerde sürmüştür. Bu hastalıklı dünyanın kültürünü diğerlerine sanki çok doğalmış gibi ithal etmişler ve aynı zamanda kendi rızaları dahilinde kabul de ettirmişlerdir.

Bu ülkelerin başında gelenlerden biri de maalesef bizim ülkemizdir. Osmanlı’nın İlber Ortaylı’nın ifadesi ile en uzun yüzyılı olan son döneminde Batı’nın o ezici teknolojik üstünlüğü ve bunun karşılığında periferisindeki ülkelerin birer birer düşmesi sonucu buna bir çözüm ararken, çözümü taklit etmekte bulan Damat İbrahim Paşa’dan itibaren başlayan süreç, Cumhuriyet’in ilk kadroları ile zirveye çıkmıştır ve 91 yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca da el değiştirmekle beraber devam etmiştir. Yani süreklilik arz etmiştir.

Osmanlıyı kurtarmaya çalışan kadrolar Yusuf Akçura’nın üç tarzı siyaset belgesinde öne sürdüğü tezler olan, İslamcılık, Türkçülük ve Batıcılık kavramlarından birini benimsemişler ve bunun dahilinde çalışmalar yapmışlardır. Aslında bu üç siyaset biçimi de modern zamanların bize dayattığı ve toplumun içinden gelen değil entelektüel çevrelerde neşvü nema bulmuş fikirlerdi.  Batı kendi sınıflı toplumu içinde bir yandan merkantalizmin etkisi ile burjuva sınıfını ortaya çıkarıyor, diğer yandan alt sınıfları devamlı bastırıyordu ve bütün halk hareketleri entelektüel bir teoriyle beslenmesi ile beraber aynı zamanda halk arasında yaşananlar nedeniyle isyanlara ve halk hareketlerine yol açıyordu. Yani orada yaşananlar tarihi gelişmelerin eşliğinde yaşanan son derece organik olaylardı. Fakat bizim gibi ülkelerde yaşananlar ise halkın herhangi bir etkisi olmadan yapılan üst düzey siyasi çalışmalardı. Bu hali ile de son derece eklektik duruyorlardı. Tabi özellikle devlet eliyle geliştirilen bu projeler geniş halk kitlelerinde tepki ile karşılanmakla beraber elbette bunca yıldır süren bu çalışmaların halkta oluşturacağı karşılıkları da olacaktı. Goebbels derki “ Bir insanın kafasına bir çiviyi bir defada çakarsanız o insanı öldürürsünüz ama o çiviyi her gün bir santim çakarsanız hem o insanı öldürmez ve hem de sonunda çiviyi çakmış olursunuz.” Propaganda da böyledir, bir konuyu her gün işlerseniz, sonunda halkı inandırırsınız. Bizim devletimizde bu yöntemi sonuna kadar uygulayan bir devlettir. Öyle ki, yıllarca şeytan dediğini bir anda melekleştirebilir, meleği şeytanlaştırabilir ve buna öyle kılıflar hazırlar ki, zaten egemen paradigmanın her dediğini kabul etmeye hazır olan halk, biraz zorlansa dahi bir müddet sonra kabul eder. Çünkü halktaki duygular aslında tarihi şeyler değildir, kabartılan, köpürtülen duygulardır.

Şimdi bu ülkede uzun bir süreden beri futbol oynanır, işte 1900’lü yılların başında kurulan İstanbul’un 3 kulübü vardır ve bunlar uzun bir müddet azınlıkların futbol takımları ile karşılaşma yapmışlar ve zamanla kurulan diğer kulüpler ile birlikte bir lig oluşturulmuş ve müsabakalar yapılmıştır. Tarihçelerine bakılınca üçü de Osmanlı hanedanlığı içindeki önemli yerlerden çıkmıştır. Galatasaray Mektebi Sultani’den oluşan bir ekiptir, Fenerbahçe yine bu ekibin içinden çıkmış birileri tarafından Kadıköy’de kurulan bir kulüptür. Beşiktaş ise Çırağan’da yine saray çevrelerince kurulmuş bir kulüptür. Yani sınıfsal olarak kuruluşlarında birbirlerinden farkları yoktur.  Fakat önemli ülkelerdeki böyle futbol rekabetlerine bakınca örneğin İspanya’da bir iç savaş meselesi vardır ki, Barcelona cumhuriyetçilerin kulübü olurken, Real Madrid Franco’nun desteklediği bir takım olduğu için arada kan vardır ve rekabetleri ve düşmanlıklarının bir mantığı vardır. Mesela İtalya’da Lazio faşistlerin takımı iken, Roma cumhuriyetçilerin takımıdır. Arjantin’de mesela River Plate Aristokrasinin takımıdır, Boca Juniors daha bir halkın takımıdır arada böyle bir sınıfsal durum vardır. Ya da İskoçya’da Glasgow  Rangers ile Celtic arasında mezhep meselesinden kaynaklı bir ayrım vardır, kan vardır. Şimdi bütün bu örneklere bakınca yönetici ve taraftarlar arasında farklılıklar ve tarihsel çekişmeler ve rekabet görürüz. Peki bu üç takım arasında ne yönetici sınıfları ne de taraftarları arasında farklılık görmediğimiz hatta birbirine benzeyen taraftar kitleleri arasındaki bu düşmanlık, kavga ya da çekişme neyin nesidir. Hiçbir gerçekliği olmayan tarihsel olarak da bir yere oturmayan saçma sapan bir kavgadır bu, çünkü hakim medya bizi buna zorlamıştır. Zaten spor yapma geleneği olmayan bir ülkede taraftarlık böyle zorlama olunca ortaya böyle garip şeyler çıkabiliyor. Bir takımın taraftarları, diğer takımın bir taraftarını örneğin öldürebiliyor. Baktığın zaman bunun bir gerekçesi yok. Bu bizim hayatımızdaki birçok şey gibidir.

Bu örneğin 60’lı 70’li yıllardaki Alevi düşmanlığı gibi bir şeydir. Genel olarak büyük çoğunluğun tanımadığı Aleviler, iç göçler nedeniyle bu yıllarda büyük kentlere aktığında hemen hepsi şehirlerin gecekondularında ikamet ediyorlardı.  Sınıfsal olarak alt gelir grubunda olan bu kitleler o yılların siyasi ayrışması neticesinde sosyalist bloğun içinde kalınca açıkça egemenler tarafından hedef haline getirilmişlerdi. Zaten bu konuda Osmanlı’dan Yavuz’dan bu yana süren açıkça yapılan iftiralar neticesinde halkın hafızasına yerleşmiş yalanlar tekrardan hortlatılınca ortaya Maraş, Çorum ve Sivas gibi katliamlar çıkmıştı. Fakat oraya baktığımızda yine gördüğümüz şudur tarihsel olarak bu topraklarda Aleviler ve Sünniler kitle halinde savaşmamışlardır ama devlet Alevi toplumunu dönem dönem katliama tabi tutmuştur. Bu katliamlarda en azından Sünni kitleyi karşısına almamak için yaptıkları katliamı “meşrulaştırmak” adına o iftiraları tedavüle sürmüşlerdir. Yani devlet kendi günahına halkı ortak etmiştir, etmek için çalışmıştır. Tıpkı 1915 yılında bu coğrafyanın büyük bir parçasında ikamet eden ve Miileti Sadıka denilen ve birçoğumuzun atalarının komşuları olan Ermenilere uygulanan teşcir esnasında yapılana çok üzülmelerine rağmen, öncelikle devlete karşı çıkma korkusundan, diğer bir nedeni ise bencilce Ermenilerden kalacak malın üzerine konma hırsıyla seslerini çıkarmamışlardır.

Bu bizim başımıza Kürt meselesinde de gelmiştir. 1980’lere kadar genel çoğunluk da herhangi bir Kürt gerginliği yokken hatta mesela Bingöl gibi bir Kürt kentinde MHP Belediye başkanı çıkarıyordu. Fakat 12 Eylül darbesinin uygulamaları neticesi, o kadar işkenceye tabi tutulan ve aşağılanan bir Kürt toplumu ile karşılaştık ki, Diyarbakır cezaevinden çıkan onlarca kişi soluğu dağlarda aldı ve onların başlattığı bir savaş 30 yıldır soluk almadan sürüyordu. Son bir senedir devlet aklı barış yolunu açmaya çalışsa bile maalesef araya politik kaygılar girince yeterince olumlu adımlar atılamadı.

090320141613229624174_2

Gelelim son günlerdeki HDP’nin karşılaştığı saldırılara, önce Urla’da, sonra Aksaray’da, sonra Ordu’da ve son olarak da Fethiye’de HDP’ye yapılan saldırılar söz konusudur. Birileri tarafından sistematik bir şekilde kışıkırtılan saldırılara bakınca doğrusu ben saldırıyı yapanların neye ve niçin saldırdıklarını bildikleri kanaatinde bile değilim. Daha önce bahsettiğimiz gibi, batının içinden geçtiği tarihsel süreç kendi toplumsal katmanları içinde değişik politik teoriler ve pratikler üretmiş ve Faşizm gibi, tarihin gördüğü en sistematik yok etme politikasını uygulayan bir ideolojinin doğmasını da sağlamıştır. Bunu hem teorik ve hem de pratik olarak beslemişlerdir. Bizde ise Türkçülük akımları daha çok imparatorluğu kurtarma refleksi ile başlamış aslında İslam’ın içinde hiç bulunmayan bir şey olan ırkçılık meselesi gelişmemiştir. Öyle ki bu topraklarda genetik olarak bir Kürt olan Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları”nı yazarken, İsmail Beşikçi gibi bir Türk, Kürtlerle ilgili en ciddi araştırmaları yapmış ve ömür boyu hapis cezalarıyla yargılanmış ve mahkum olmuştur. Yani bugün bu ülkede yapılan saldırılar mesela Avrupa’da ki gibi bir teorik alt yapıya dayalı faşist saldırılardan ziyade sadece ötekine düşman edilen bir kitlenin vandalca saldırılarıdır. Tıpkı takım tutmadaki gibi ahmakça bir saldırı içindedirler. Mesela Kürt illerinde böyle bir saldırı veya taciz olmaz, çünkü oralardaki insanlar 30 yılın üzerinde yaşanan bu savaşın tesiri ile neredeyse herkes politize olduğu için böyle bir vandalizmin izini bile göremezsiniz.

Şimdi şöyle bir soru soralım? Bu insanlar niye HDP’ye böyle büyük bir öfke ile saldırıyor? Bunları bu kadar kızdıran şey nedir? Böyle bir soru sorsak tahminimce verilecek iki cevap vardır. Kabaca şöyle derler.

1) Bu adamlar ülkeyi bölmek istiyorlar.

2) Bunlar 50.000 insanımızı öldürdüler ve ülkenin kaynakları bu savaşta yok edildi. O yüzden mesela bizim çocuklarımız işsiz gibi argümanları öne sürebilirler.

Bunların ne kadar aldatıcı ve ahmakça olduğunu şöyle anlayabiliriz.

1) Kürt siyasi hareketi uzun bir süreden beri bütün paradigmasını değiştirmiş ve planlarını Türkiye ile birlikte hareket etmek ve birlikte yaşamak üstüne kurmuştur ki, bunu en basitinden demokratik özerklik veya demokratik modernite denilen teorilerde de görüyoruz. Hatta Öcalan’ın geçen sene Newroz’da okunan mektupta verdiği Misakı Milli ve Sakarya-Dicle hatırlatmaları bunun en önemli göstergesidir. Fakat bunu gördükleri halde hala Türkiye’nin önemli medya kuruluşlarına ve devlete yön verenler görmemezlikten geliyorlar ve savaşı kaşımaya devam ediyorlar. Halk zaten saldırmaya hazır, böyle şeyleri kendilerine bahane arıyorlar ve görmüyorlar ki oralarda yaşayan Kürt nüfusu kovarsanız, esas ülkeyi o zaman siz bölmüş olacaksınız, Kürt illerinde yaşayan Türklere aynı muamele uygulanırsa, buna karşı bir söz söylemeye ne hakkımız olacak.

2) Bütün bu 34 yıl boyunca ölen güvenlik görevlisi sayısına baktığımızda, toplamı 6 bin civarındadır, toplam rakama bakınca görülür ki, ölen Kürtlerin sayısı kat be kat fazladır. Gerilla olarak ölenler, faili meçhullerde ölenler, işkencelerde ölenler, Hizbullah ve Jitem tarafından öldürülenler, köyleri boşaltılanlar gibi sonuçları düşününce bu savaşın Kürtlere olan maliyeti batı illerinde görünenden çok daha pahalı olmuştur. Yani devlet denilen olgu bir yandan çocuklarımızı oralarda 4-5 ay gibi eğitimlerle ölümün kucağına gönderirken, bir coğrafyayı da ateşin ve ölümün kucağına atmıştır. Yani bu argümana bakınca da rakamlar açıkçası yine Kürtlerin mağduriyetini gösteriyor ve bu gerekçeyi de geçersiz kılıyor.

Şimdi hal böyle olunca, son günlerde yaşananlar bizim için son derece tedirgin edici gelişmelerdir ve biz eğer bu günlerde bu barışı inşa edip bir arada yaşama hukukunu hayata geçiremezsek, bizim neslimizden sonra bunu yapmak çok zor olacaktır. O yüzden bizlere bugünlerde düşen görev mazlumun yanında durabilmektir. Ben politik duruş ve hayata bakış açısından HDP ile hiç aynı yerde durmadığım halde bugünlerde yaşadıkları bu baskı ve zulüm nedeniyle, her şey normalleşene kadar onların yanında durmaya karar verdim ve bu seçimde ve diğerlerinde normalleşme olana kadar devam edecektir ve yapılacak her seçimde oyumu HDP’den yana kullanacağım.

Zulme karşı bir şey yapamıyoruz bari dilsiz şeytan olmayalım, Allah’ın kör bakan bütün gözleri açması duası ile…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.