Zenginliğe ve lükse yönelik dini tutumlar – bir araştırma

Mail grubumuzda bu konuya ilişkin bir mailleşme, bir diyalog yaşadık. Bize kıymetli göründü, arşivimize girsin istedik. İlginize.

“Türkiye’de Dindarlık” isimli İletişim yayınlarından 2012 yılında çıkan okkalı bir kitap var. Kitap pek parlak olmasa da sunduğu iki veri doğrudan bizim meselemizle alakalı. Bin beş yüz küsur kişiyle, Türkiye’yi temsil iddiası taşıyan bir anket yapmışlar. Bu ankette (pek çok sorunun yanında) aşağıdaki iki cümleyi insanlara okumuşlar ve üç şık vermişler. Cümleler, cevaplar ve insanların yüzde kaçının o cevabı tercih ettiği şu şekilde:

“Çok para kazanmak eninde sonunda insanların dini inancını yozlaştırır.”

%
Katılmıyorum 33
Ortada 26
Katılıyorum 32
Cevap/Fikri Yok 9
Toplam 100

 

“Bir Müslüman’ın helal yoldan kazanmışsa lüks içinde yaşaması normaldir.”

%
Katılmıyorum 18
Ortada 20
Katılıyorum 55
Cevap/Fikri Yok 7
Toplam 100

Bunları nasıl yorumlamalı?

İlk bakışta birinci sonuca sevindim ikincine üzüldüm.

Birinci ifade bence bayağı sert, keskin bir ifade. “Eninde sonunda” kesinlik belirten bir şey. O yüzden böyle bir ifadeye katılan ve katılmayanların eşit çıkması bana ilginç ve sevindirici geldi. Memleketin yarısının para ile ahlakın insanlar arasında ters orantılı dağıldığını düşünmesi ciddi bir şey. “Halk bilgeliği” gibi yuvarlak laflarla varsaydığımız bir durum belki bu. Ama ampirik olarak çıkması, hele de bunca şeyden sonra “hala” böyle çıkması sevindirici.

İkinci sonuç ise bayağı üzücü geldi ilk bakışta. Ama sonra “lüks kavramının muğlaklığından mı acaba?” diye düşündüm. Lüks, malum çok göreceli bir şey ve emekçi sınıflardan pek çok insana yaptığı çağrışımlar o kadar da lüks olmayabilir. Yoksulun lüksü orta sınıfların “insanca” dediği türden yaşamak oluyor zaten. Bir de “helal yol” vurgusu var ki fıkhen teknik olarak insanı “katılıyorum” demeye doğru ittiriyor sanki.

Polyannacılık mı yapıyorum siz ne dersiniz?

Alp Çıracı

***

Sorular ve dağılım konusunda ben şunları düşünüyorum:

1) “Çok para kazanmak eninde sonunda insanların dini inancını yozlaştırır.” Bu ifadeye göre toplumun konumlanmasının neredeyse eşit şekilde iki gruba ayrılmasında, bence toplumun yarısında “para ile ahlakın insanlar arasında ters orantılı dağılıyor olması” fikrinin hakim olması yok. Bu durum bana daha çok bir savunma mekanizmasının yansıması gibi geliyor. İnsanlar soruda belirtilen “çok para kazanma” durumuna olan mesafelerine göre cevap vermişler. Bu konu hakkında imkânları ya da bir umudu olan ve aynı zamanda mütedeyyin ya da az da olsa dini hassasiyete sahip olanlar kendi hayal ettikleri gelecekleri üzerinden savunmaya geçerek dini inançlarının yozlaşmayacağını iddia ediyorlar. Asla çok para kazanamayacak olduğuna ikna olmuş grup ise elinde kalan en önemli sermayesi olan inancına sığınarak bu durumu katlanılabilir hale getiriyor. Diyor ki “zengin olursam inancımı kaybederdim zaten, böyle iyi.” Her iki grubun da referansı dinin ritüel seviyesindeki uygulamaları bu arada ki bence can alıcı nokta bu. Dini inançların zengin olunsa da yozlaşmayacağını düşünen grubun referansı; namazında niyazında, asla alkol almayan, genellikle sakallı ve fakat asfalt üzerinde tank gibi ciple gezen, güçlü müslüman. Tipik bir uç örnek olarak Ethem Sancak’ı verebilirim mesela. Zenginliğin dini inancı yozlaştıracağına inanan grubun referansı ise dini ritüellerin çok fazla yer tutmadığı, içki, eğlence, seks içerikli sefih yaşam tarzıyla arz-ı endam eden magazin bülteni sakini zenginler. Bu grubu tarif etmek için gösterilebilecek tipik örnek ise Ali Ağaoğlu. Her iki grubun da (% 5-6’lık gibi bir bölümü kapsadığını düşündüğüm sistemle derdi olan kesim hariç) sosyal adalet ya da temel insani erdemlerin yozlaşması konusunda derdi olduğunu çok zannetmiyorum. Bu yüzden toplumun genel bakışında ahlak-para ilişkisinin en azından sorgulayıcı bir tavırla bizim tartışmaya açtığımız anlamda kurulduğunu düşünmüyorum. Zaten soru da doğrudan dini inanç üzerinden kurgulanmış, “ahlak” konu edilmemiş aslında. Bu noktada ahlak-dini inanç özdeşliği başka bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkar ki ben en özdeşlik taşımadığını düşünenlerdenim.

2) “Bir müslümanın helal yoldan kazanmışsa lüks içinde yaşaması normaldir” Bu ifadenin tahmin ettiğim gibi toplumdan büyük oranda destek alıyor olmasında, ben de “lüks” algısı ve toplumun hal-i hazırdaki standartlarının etkisinin büyük olduğunu düşünüyorum. Alt gelir seviyesinde bir adam için karısı ve çocuklarıyla eli yüzü düzgün bir yerde yemek yemek epey lüks bir eylemdir, örneğin. Ya da fiziksel olarak deniz bile görmemiş hatırı sayılır sayıda insanın yaşadığı bu ülkede, gayet mütevazı da olsa dinlenip kafa dinleyeceği bir tatil yapabilmek yine lükse girer. Hâl böyle olunca da, helalinden kazandığı takdirde bulunduğu konumdan bakıldığında lüks olarak görülen bu gayet insani ihtiyaçlarının karşılanabiliyor olmasını normal karşılıyor insanlar. “700.000 dolarlık kol saati takması meşrudur” diye sorulsaydı oranların değişeceğini düşünüyorum.

Yine de kendimizi bu algı kaynaklı iyimserlikten kurtarıp sorgulamayı ilerletmekte fayda olduğu fikrindeyim. Şöyle ki, şu anda insanca yaşam koşullarını “lüks” olarak algıladığı için helalinden kazandığında lüks içinde yaşamayı meşru gören insanların büyük kısmının, o insanca yaşam standartlarına ulaştığında da daha ileri seviyedeki “lüks” yaşam tarzını makul ve meşru görme eğilimine kapılmaları muhtemeldir. Lüks konut projelerine talebin bu denli yüksek olması, son model araba alabilmek için katlanılan sıkıntılar ve benzeri tavırlar bu durumun işaretleri bence. Bu mevzuda sınırın nereden çekileceği de oldukça muğlak olduğu için tartışmaya çok da açık bir konu. O “irfan” dediğimiz sezgisel ahlakın devreye girdiği yer burası sanırım. Bir de epeyce sağlam bir tuzak olduğunu düşündüğüm “biz zaten yenildik, burjuva olduk zaten, kapitalizmin her türlü nimetinden faydalanıp sosyal adalet savunusu olmaz, baksana 200 liralık ayakkabı giyiyoruz” örnek ifadeleriyle karakterize edebileceğim bir yaklaşım var ki bu da sosyal adalet için mücadele iradesini gösterenlerin tamamen teslim olmasına yol açabilecek bir durum. Konuya ilişkin okuduğum bir tweet bu yaklaşımın sıkıntısını çok güzel özetlemişti: “Kapitalizmin nimetlerinden faydalanmak, kaliteli bir ayakkabı giyebilmek değil, inşaatında ihmal sonucu 10 işçi öldürüldüğünde sana bir şey olmamasıdır.”

Tüm bunların sonucunda düşünme şeklinin ve sosyal adalet konusundaki konumlanışlarının tarif ettiğim şekilde olduğuna inandığımız insanlara (halk) karşı tavrımız ne olacak? “Alçaklar” diye lanetleyelim mi, “mazlumlar” diyerek kutsayalım mı? En ateşten gömlek soru bu, sanırım. Benim bu soruya verebildiğim tek cevap, aynı seviyeden ilişki kurabilmek gerektiğidir. Bu ilişki kavga etmek de olabilir ama kavga ederken bile muhatabı anlayarak kavga etmek, attığımız yumruğa kendine getirici bir etki yükleyebilir. Yoksa yekten bir kitle güzellemesi Adorno’nun şu sözlerinde ifade ettiği sistemi olumlamaya dönüşebilir:

“Şahane mazlumların yüceltilmesi, nihayetinde onları mazlumlaştıran şahane sistemin yüceltilmesinden başka bir şey değildir.”

Selamlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.