Fındık Piyasası Soruşturması 1 – Hiyerarşik ve Eşitsiz Bir Piyasa İlişkisi: Sermaye-Küçük Üreticiler-Mevsimlik İşçiler

Her sene olduğu gibi bu sene de hasat mevsimiyle birlikte fındık üretimi ve ticareti ulusal basında kısa süreli bir görünürlük kazandı. Karadeniz bölgesi ve tüm yurt sathına yayılmış Karadenizliler için “fındık ayı” yılın önemli dönüm noktalarından biridir. Fındık bahçelerinden çıkıp yediğimiz çikolataların içine girene kadar uzun ve meşakkatli bir yol kat eden fındık aslında bir şekilde milyonlarca insanın içinde bulunduğu bir döngüye sahip. Peki, bu anlamda nasıl bir ilişki ağının içindeyiz. Sadece üretim ilişkilerini değil değişim ilişkilerini de dahil ettiğimizde nasıl bir piyasadan söz ediyoruz? Fındığa içinde bulunduğu ilişki ağlarıyla birlikte bakmak bize yaşadığımız neoliberal dönemde pek çok netameli mesele üzerinde düşünme fırsatı veriyor.

Bu anlamda Emek ve Adalet Platformu olarak fındık ve çevresinde kurulan ilişki ağları hakkında alanda yaptıkları saha çalışmalarıyla bilgi üreten kişiler ile bir soruşturma gerçekleştirdik. Aşağıda okuyacağınız ilk söyleşi Uygar Dursun Yıldırım’a ait. Yıldırım’ın Sakarya’da fındık bahçelerinde yaptığı saha çalışması “Türkiye Tarımında Yapısal Dönüşüm ve Mevsimlik Tarım İşçileri: Sakarya Örneği” ismiyle Sosyal Araştırmalar Vakfı’ndan yayınlandı.

 

Hiyerarşik ve Eşitsiz Bir Piyasa İlişkisi: Sermaye-Küçük Üreticiler-Mevsimlik İşçiler

Yüz binlerce üreticisi olan ve tüm Karadeniz sahiline yayılmış bir tarım ürünü olan fındık üzerine her yıl hasat mevsimiyle beraber başlayan ateşli fiyat tartışmalarına şahit oluyoruz. Topraktan yetişip bir tarım ürününden bir sanayi ürününe dönüşen ve dünyayı dolaşarak global bir ürün haline gelen fındığın nasıl bir piyasası var? Üreticiden itibaren düşündüğümüzde bu piyasanın aktörleri kimlerdir, bu aktörler arasında nasıl bir ilişki ağı vardır?

Tarımda uygulanan serbestleşme politikaları Türkiye tarımını ulusal ve çok uluslu sermayenin vurgun yeri haline getirmiştir. Bu sürece gelinmesinde küresel sermaye kadar ulusal sermayenin de payı vardır.

Türkiye’de fındık sektörü son 20 yıllık süreçte üretim, piyasa ve dolaşım özellikleriyle yapısal bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Bu dönüşümü devletin Fiskobirlik gibi organlar aracılığıyla fındık piyasasında düzenleyici olduğu, piyasayı ve bölüşüm ilişkilerini düzenlediği bir süreçten sermayenin düzenleyici olduğu bir sürece geçiş olarak özetleyebiliriz. 1980’li yıllarda başlayan ve 2000’li yıllarda IMF, DB gibi kapitalizmin küresel kurumları aracılığıyla daha yaygın olarak uygulamaya konulan bu sürece kısaca “tarımda neoliberal dönem” adı veriyoruz. Bu dönemin en önemli özelliği; tüccarlar, tefeciler, bankalar, tarım şirketleri gibi çeşitli fraksiyonlardan oluşan sermayenin, küçük üreticilerden oluşan bir tarımsal yapı üzerindeki etkinliğini, hâkimiyetini artırmaktır. Bu süreci konu alan çok sayıda çalışma yayınlandı. Bunlara bakılabilir. Ancak bu aşamada şöyle bir genel perspektif belirlemek gerekir: Kentlerde olduğu gibi kırın ve tarımın da çeşitli sınıf ve çıkar gruplarından oluştuğunu ve özellikle devletin yeniden dağıtımcı rollerinden vazgeçtiği süreçte küçük üreticilerle tüccarlar ve sermayenin diğer bileşenleri arasındaki eşitsiz ilişkileri görmemiz gerekir. Bu çerçeve içinde fındık piyasası; yerel, ulusal ölçekte etkili tüccarlar, tefeciler, bankalar gibi aktörlerle küçük ölçekli üretim yapan üreticilerin karşı karşıya geldiği yerdir. Dolayısıyla hiçbir üretim planlaması ve düzenlemesinin olmadığı bir ortamda sermaye grupları, ürün arzı ve fiyatları konusunda rahatlıkla spekülasyon yapabilmektedir. Bu durum sadece fındıkta değil tahıl, meyve sebze, süt gibi çok sayıda ürün piyasasında küçük üreticiler açısından olumsuz sonuçlar yaratan anarşik bir ortam doğurmaktadır. Kısacası devlet-küçük üreticiler arasındaki ilişki bugün sermaye-küçük üreticiler arasındaki ilişkiye dönüşmüştür. Sadece fındıkta değil tarımdaki bütün süreç ve sorunlar bu dönüşüm içinde anlamlandırılmalıdır.

Fındık üreticileri arasında eskiden beri sıkça dile getirilen söylemlerden biri dünyada en çok ve en kaliteli fındığı Türkiye üretmesine rağmen fındık borsasının Almanya’da olduğu ve fiyatın burada belirlendiğidir. Bu söylem ne derece gerçekçidir?

Türkiye’de üretilen fındığın yüzde 20-30 gibi küçük bir kısmı iç piyasaya sürülüyor. Geri kalan ürün ihraç ediliyor ve bunun büyük bir kısmı Almanya ve diğer çikolata üretimi yapan ülkelere ihraç ediliyor. Fındığın tarladan Avrupa pazarlarına ulaştırılmasında irili ufaklı çok sayıda tüccar yer alıyor. Fındık arzı ve fiyatları üzerinde işte bu grup; büyük fındık tüccarları ve Avrupa’da büyük fabrikalarla ilişkili lobiler etkili oluyor. Bu söylem kısmen doğrudur ama kısmen de yanlıştır. Çünkü bizim kendi vatandaşlarımız olan büyük tüccarlar da küçük üreticiyi olumsuz etkileyen spekülasyonlar yapabilmekte ancak sorumluluğu Almanya’ya atarak kendilerini yaşanan olumsuzlukların dışında bırakacak söylemler üretebilmektedir. Bütün tehlikelerin dışarıdan “dış mihraklardan” geldiğine inanan kesimler de bu teze kolayca ikna olmaktadır. Oysa yukarıda söylediğim gibi tarımda uygulanan serbestleşme politikaları Türkiye tarımını ulusal ve çok uluslu sermayenin vurgun yeri haline getirmiştir. Bu sürece gelinmesinde küresel sermaye kadar ulusal sermayenin de payı vardır.

Peki, bugün fındık fiyatları nasıl ve kimler tarafından belirleniyor? Neo-klasik iktisatta telkin edildiği üzere fiyatın arz ile talebin kesiştiği noktada ortaya çıktığını söyleyebilir miyiz? Fiyatlara dair tartışmalar sırasında arz-talep dengesini imleyecek şekilde her sene farklı odaklar arasındaki rekolte savaşlarına şahit oluyoruz. Bu durum da aslında piyasanın başka başat unsurlarını işaret ediyor; rekolte, randıman ve emanet sistemi… Piyasadaki bu belirleyicilerin konumlarını nasıl tanımlayabiliriz? Aktörler arasındaki güç ilişkileri bağlamında ne tür etkilerinden söz edilebilir?

Son yıllarda kırdan kopuş, mülksüzleşme ve işçileşme süreçleri geniş kitleler açısından son derece sancılı, ani ve hazırlıksız bir biçimde cereyan etmiştir. Bu kesim artık Türkiye tarımının asıl yükünü omuzlayan kesim haline geldiği gibi beraberinde etnikleşme ve sosyal dışlama gibi daha önce olmayan sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bugün tarım ve fındıkta yaşanan sorunları ve bunların nedenlerini yukarıda kısaca sözünü ettiğim perspektif olmadan anlayamayız. Neoklasik iktisadın kendisi zaten üretim, piyasa ve zenginliklerin dağılımını tek taraflı olarak belirlemeye çalışan sermayenin ürettiği bir disiplindir. Bugün artık etkin işleyen bir piyasanın bütün toplumsal sorunları çözebileceğinden ve kaynakların en etkin dağılımı sağlayacağına inanmaktan çok uzağız. Bugün iktisat bölümlerinde neoklasik iktisadın neden yaygın olarak öğretildiğini ve başka hiçbir iktisadi yaklaşımın kabul görmediğini ayrıca sorgulamamız gerekir… Meseleyi sadece piyasada karşı karşıya gelen aktörler olarak görmek bizi yüzeysel bir analiz yapmaya mahkum bırakır. Yukarıda söylediğim gibi fındıkta etkili olan aktörler; küçük üreticiler ve sermayenin diğer bileşenleridir. Ayrıca sadece piyasa değil tarım şirketleri, gübre-mazot-ekipman üreten diğer sermaye grupları da doğrudan üretim sürecini belirleyebilmektedir. Diğer bir değişle üreticiler toprak sahibi olmalarına rağmen kendi ürünleri ve üretim süreçleri üzerinde denetimi yitirmişlerdir. Bu süreçte yerli ve çok uluslu sermaye güçleri etkili ve belirleyici aktörler haline gelmiştir. Fındıkta bir üretim planlaması yoktur. Piyasayı üreticiler lehine düzenleyen kurumlar tasfiye edilmiştir. Üreticilere düşük maliyetlerle kredi ve girdi sağlayan kurumlar da tasfiye edilmiştir. Kısacası çok sayıda ekonomik, politik gücü zayıf küçük ölçekli üretici yerli ve küresel sermayenin spekülasyonlarına, vurgunlarına açık, korumasız, güvencesiz hale getirilmiştir. 1980’de başlayan bu süreç maalesef kendisini muhafazakarlık ve milli değerlerle tanımlayan bu hükümet zamanında daha yoğun uygulanmıştır.

Piyasada artık bugün pek esamesi okunmasa da uzun bir dönem fındık piyasasının önemli bir aktörü olan ve bugün ara ara bir çözüm olarak hatıra gelen kooperatif deneyimi de var. Tarım üreticileri için kooperatiflerin önemli deneyimler olduğunu biliyoruz. Fındık özeline geldiğimizde Fiskobirlik üzerinden süreç içinde nasıl bir kooperatifçilik deneyiminden bahsedilebilir? Neden bu deneyim başarısızlıkla sonuçlandı?

Bu konuda arkadaşımız Ergül Ballı’nın çok açıklayıcı bir makalesi var. Yukarıdaki tablonun ortaya çıkmasından Fiskobirlik’in işlevsizleştirmesinin elbette büyük bir payı vardır. Kötü ve aksak işlese de Fiskobirlik piyasanın düzenlenmesinde, üreticinin üretimle bağının güçlendirilmesinde büyük rol oynuyordu. 2001’den itibaren Dünya Bankasıyla yapılan ARIP anlaşması çerçevesinde tasfiye edilmesiyle birlikte üreticiler sermayenin spekülasyonlarına karşı güvencesiz kalmışlardır. Bu açıdan bu yıl fındık piyasasında yaşanan sorun ve dengesizlikler yeni değildir.

Diğer taraftan şunu da görmek gerekir; Türkiye’de Fiskobirlik ve diğer kooperatifler uzun yıllar boyunca merkezi hükümete bağlı, bütçesi merkezden belirlenen, yöneticileri merkezden atanan kurumlar haline gelmiştir. Kısacası Türkiye’de kooperatifleşme deneyimleri batıdaki örnekleri gibi yerelde üreticiler tarafından örgütlenen özerk örgütler olmaktan çok uzaktır. Devletin tarım kooperatiflerini tasfiye etmesini aynı zamanda bir fırsat olarak görmek de mümkündür. Küçük üreticiler içinde bulundukları piyasada ancak kendilerinin örgütlediği, organize ettiği kendi içinde demokratik işleyişe sahip kooperatifler aracılığıyla var olabilirler. Bu kooperatifler hem üretimin demokratikleştirilmesi hem de alternatif bir ekonomi, gıda üretimi ve piyasa düzenlenmesi konusunda etkin olmalıdır. Fiyatlar ve piyasa arzı konusundaki dengesizlikler dışında tarımda gıda güvenliği konusunda da ciddi sorunlar vardır. Bu kooperatifler aşırı kar ve sadece verimlilik temelinde değil aynı zamanda gıda güvenliği konusunda da toplumsal sorumluluk ilkeleriyle hareket eden kurumlar olmalıdır. Son yıllarda bu yönde yapılan çalışmalarda artış var. Örneğin İzmir’de Tire Süt Kooperatifi’ne bakılabilir.

2 yıl önce Türkiye’nin en büyük fındık ihracatçısı olan Oltanlar şirketinin Nutella adlı ürünüyle tüm dünyada bilinen Ferrero adlı İtalyan şirketi tarafından satın alınması sonrasında piyasadaki hakim pozisyona geldiği ve fiyat konusunda tek belirleyici olduğu söyleniyor. Bu konuya ilişkin ne söylenebilir?

Türkiye tarımı küresel sermayenin rekabet alanı haline getirilirse yukarıdaki tablo da kaçınılmaz olur.

Bugün tarım ürünleri arasında ülkenin en önemli ihracat kalemi olan fındığa yönelik olarak dünden bugüne devletin politikalarına dair neler söylenebilir? 2009’dan beri tamamen özel şirketler tarafından yönetilen bir piyasadan yıllar sonra bu yıl itibariyle ciddi şekilde TMO’nun tekrar fındık alımına başladığını görüyoruz…

Sermayenin küçük üretici, küçük üreticinin mevsimlik işçi üzerinde kontrol ve denetim rejimi kurduğu bir süreçten söz edilebilir. Sermaye riskleri piyasa yoluyla üretici üzerine üretici de mevsimlik işçiye havale etmekte, en güvencesiz ve en korumasız kesim en yüksek riskleri omuzlamaktadır.

Fındıkta ve diğer tarım ürünlerinde üreticiler ürünlerini en düşük fiyatlarda satmakta ve tüketiciler de bu ürünleri en yüksek fiyatlara satın almaktadır. Üstelik tarım ürünlerinde kullanılan aşırı fenni gübre, kimyasal kullanımı sonucu gıda güvenliği sorunu da kendisini gösteriyor. Böyle bir yapının ortaya çıkmasında devletin düzenleyici organlarını tasfiye etmesinin büyük bir payı vardır. Devlet artık bu işlerden çekilmiştir. Sermayenin tarımda yarattığı krizlere çözümler üretmek yerine o anki semptomu önlemeye yönelmektedir. TMO’nun alım yapmasını da böyle değerlendirmek gerekir. Bu sayede hem kapsamlı bir yeniden yapılanmaya gerek kalmamakta hem de Karadeniz’de üretici kesimlerle siyasal bağlarını korumaya gayret etmektedir. Yukarıda söylediğim gibi üretici kendi kooperatifini kurmalıdır. Ancak bu sayede ürünü üzerinde söz sahibi olabilir. Bunun dışında kendi toprağında kendi emeğiyle devlete ve sermayeye bağımlı bir kesim olmaya devam edecektir.

Fındıkta fiyat tartışmaları devam ederken, devletin açıkladığı rakamların üretici tarafından düşük bulunması karşısında Ankara’dan Tarım ve Hayvancılık Bakanı’ndan fındık üreticisi için zaten bahçesinin yanına yılda bir uğruyor, ürünü de kendi toplamıyor toplattırıyor fiyatın daha ne kadar olmasını bekliyordu şeklinde bir eleştiri geldi. Bu bağlamda Türkiye’de göç, şehirleşme, tarım politikaları da göz önünde bulundurularak fındık üreticisi için nasıl bir çiftçilik tanımı yapılabilir?

Bakan böyle bir söylem üreterek sermayenin belirleyici olduğu bir ortamda tercihlerini acaba kimden yana yapmaktadır. Ayrıca acaba hangi dönemde üreticinin üretimle bağı bu kadar zayıflamıştır. 1998-2012 yılları arasında Türkiye’de 7 milyona yakın nüfus kırsal alanları terk etmiştir. 3 milyona yakın üretici toprağını terk etmiştir. Köyde kalanlar da ancak ücretli işlerle birlikte üreticiliği sürdürme eğilimindedir. Son yıllarda yapılan kimi çalışmalarda bu durum için “part time çiftçilik” gibi kavramlar kullanılmaktadır. Kısacası tarımsal üretim tek başına bir aileyi geçindirecek bir etkinlik olmaktan çıkmaya başlamıştır. Ve bu süreç en belirgin olarak son 20 yılda yaşandı. Bu durum devletin tarımı şirketlere açmak ve küçük üreticileri tasfiye etmek yönündeki politikalarıyla doğrudan ilişkilidir. Neolitik tarım devriminden bu yana varlığını sürdüren bu üretici tipinin tasfiyesinin gıda üretimi, emek, nüfus, göç, kentleşme gibi süreçler üzerinde çok sayıda olumsuz sonucu vardır.

İşin üretici boyutuna gelmişken, toprak sahiplerinin fındık fiyatlarının düşüklüğünden şikayet ederken ortaya koydukları çeşitli maliyet hesapları olduğunu gördük. Bu hesaplardaki en büyük masraf kalemini fındığın toplatılma maliyeti oluşturuyor. Yani aslında toprak sahibi çiftçinin çok büyük bir kısmı mahsulü bahçeden çıkarabilmek için dışarıdan iş gücünden yararlanması gibi bir durum da var. Burada nasıl bir işveren-işçi ilişkisinden bahsedebiliriz?

Yukarıda anlatılan bütünsel-yapısal dönüşüm Türkiye’de kapsamlı dönüşümleri doğurmuştur. Bunlardan en önemlisi topraksız ve az topraklı üreticilerin üretimden ve kırdan kopuşudur. Bu süreci en kısa sürelerde ani ve sancılı biçimde Güneydoğu’nun kırsal alanlarında yaşayan köylüler yaşamıştır. Bu bölge topraksızlık oranının çok yüksek olması yanında 1990’lardan itibaren zorunlu göç ve köy boşaltma uygulamalarına maruz kalan bir bölge haline gelmiştir. Kentlerde iş ve konut edinme imkânlarının giderek daraldığı bir süreçte kırdan tarım ve hayvancılık faaliyetlerinden uzaklaştırılan bu kesim için tek seçenek mevsimlik işçilik haline gelmiştir. Kısacası son yıllarda kırdan kopuş, mülksüzleşme ve işçileşme süreçleri geniş kitleler açısından son derece sancılı, ani ve hazırlıksız bir biçimde cereyan etmiştir. Bu kesim artık Türkiye tarımının asıl yükünü omuzlayan kesim haline geldiği gibi beraberinde etnikleşme ve sosyal dışlama gibi daha önce olmayan sorunlar ortaya çıkmaya başlamıştır.

Aşırı kar ilkesi yerine toplumsal sorumluluk ilkeleriyle işleyecek bu kooperatifler üreticinin kendi ürünü üzerinde söz sahibi olmasını sağlayacağı gibi tarımda yer alan diğer aracı-asalak kesimler dışında bir dolaşım ve pazarlama ilişkisi kurmalı ve tüketiciye en uygun fiyatlarla sağlıklı bir gıda tedarik süreci organize etmelidir.

Aile emeğiyle üretim yapan Karadeniz ve batıda yer alan küçük üretici işletmesinin nasıl bir dönüşüm geçirdiğine bakarsak şunları söyleyebiliriz; son yıllarda küçük üreticiler tarım dışına büyük bir göç vererek ücretsiz aile emeği kaynaklarından büyük bir kayba uğramışlardır. Toprak sahibi, piyasaya yönelik üretim yapan kırın orta sınıfları diyebileceğimiz bu kesim, üretimi sürdürmek için eskisine nazaran çok daha fazla mevsimlik işçiye ihtiyaç duymakta ve hatta bu kesime bağımlı hale gelmektedir. Bu durum bir açıdan ucuz işgücüyle üretimi sürdürmek gibi bir olanak yaratsa da aynı zamanda bu çiftçilerin üretim maliyetlerinde ciddi artışlar da olmuştur. Bu yapı içinde irili ufaklı çiftçiler arasında mevsimlik işçi çalıştırma uygulamaları yerleşik bir karakter kazanmıştır. Tarımda küçük üreticiler-Fiskobirlik-devlet temel aktörlerken artık sermaye-küçük üreticiler-mevsimlik işçiler arasındaki eşitsiz, hiyerarşik ilişkilerden söz etmek gerekiyor. Bu çok önemli, kapsamlı bir yapısal dönüşüm yaşandığını gösterir. Gerçekten de 1970’li yıllarda tarım çalışmalarına baktığımızda daha çok köylülerin ve çiftçilerin analiz edildiğini görürüz. Artık son yıllarda mevsimlik işçiler çalışmalara yoğun olarak konu ediliyor ve bu alanda kısa sürede bir literatür oluştu diyebiliriz.

İşçi işveren ilişkileri daha çok dayıbaşı ve çavuşlar aracılığıyla düzenleniyor. Karadeniz’in bir köyündeki çiftçi dayıbaşı aracılığıyla Diyarbakır’da yaşayan bir mevsimlik işçiye ulaşabiliyor. Ayrıca tarlada çalışma sürecini çavuş aracılığıyla düzenleyebiliyor. Günlük 12 saatlik çalışma süreci ve asgari ücrete göre belirlenen kimi zaman büyük toprak sahiplerinin belirleyici olduğu ücret düzeyinden söz edilebilir. Bununla ilgili çalışmalarımda daha ayrıntılı bilgiler mevcuttur.

Fındık toplayan günlükçü ücretlerinin bölgeden bölgeye değişebildiği ama her sene bir nebze arttığını da görüyoruz? Günlükçü zaviyesinden mesele nasıl değerlendirilebilir? Çeşitli bölgelerde piyasada iş göçüyle de karşılaşıyoruz. Kürt ve Gürcü işçilerin mevsimlik işçi olarak Karadeniz’e geldiklerini görüyoruz. İşin bu boyutuna dair ne tür problemlerden bahsedilebilir?

Yukarıda söylediğim gibi uzun yıllardır bu ücretlerin belirlenmesinde o sene gelen işçi sayısı, fındık rekoltesi ve büyük toprak sahipleriyle dayıbaşılar arasındaki ilişkiler belirleyici olmaktadır. Ama daha çok o yörenin toprak sahipleri ve idarecilerinin nasıl bir politika izlediği önem taşımaktadır. Tıpkı üreticiler gibi mevsimlik işçiler de korumasız ve güvencesizdir. 2010 yılında yayınlanan bir Başbakanlık Genelgesi kapsamında yevmiyeler o yılki asgari ücrete bağlandı. Ancak kimi zaman bu ücretlerin dahi uygulanmadığını, toprak sahiplerinin özellikle ürünün bol olduğu ve gelen işçi sayısının çok olduğu yıllarda günlük ücretleri aşağıya çekmeye çalıştıklarını görüyoruz. Küçük üretici nasıl sermaye karşısında korumasız ise, aynı şekilde mevsimlik işçiler de toprak sahipleri karşısında korumasızdır. Mevsimlik işçilerin yaşam, barınma, çalışma alanlarının tamamı en düşük maliyet en yüksek iş kapasitesi ilkesine göre bizzat toprak sahibi tarafından organize edilmektedir. Bu durum toprak sahibi ve mevsimlik işçi arasında bir sömürü ilişkisi anlamına geldiği gibi aynı zamanda barınma, ulaşım koşulları açısından ciddi bir can güvenliği riski de doğurmaktadır. Burada sermayenin küçük üretici, küçük üreticinin mevsimlik işçi üzerinde kontrol ve denetim rejimi kurduğu bir süreçten söz edilebilir. Sermaye riskleri piyasa yoluyla üretici üzerine üretici de mevsimlik işçiye havale etmekte, en güvencesiz ve en korumasız kesim en yüksek riskleri omuzlamaktadır.

Geçtiğimiz günlerde Giresun’da Lisanslı Fındık Deposu ve Spot Borsası açıldı. Bu yıl için ciddi bir etkiye yol açtığı henüz söylenemez, ilerde zaman ne gösterir onu da tam olarak kestirmek mümkün değil. Ancak bu girişim akla şu soruyu getiriyor; fındık üreticisinin fındık piyasasında belirleyen, güçlü bir aktör pozisyonuna gelmesi mümkün müdür, bu nasıl olabilir ve bunun önündeki yapısal kısıtlar nelerdir?

Bunun yolu üreticilerin birleşerek kendi öz örgütlülüklerini kurmasından yani kooperatiflerden geçmektedir. Aşırı kar ilkesi yerine toplumsal sorumluluk ilkeleriyle işleyecek bu kooperatifler üreticinin kendi ürünü üzerinde söz sahibi olmasını sağlayacağı gibi tarımda yer alan diğer aracı-asalak kesimler dışında bir dolaşım ve pazarlama ilişkisi kurmalı ve tüketiciye en uygun fiyatlarla sağlıklı bir gıda tedarik süreci organize etmelidir. Özellikle internet, sosyal medya gibi yollar üreticiyle tüketici arasında alternatif kanallar ve iletişim kurma konusunda büyük önem taşıyabilir… Bizim siyasal, kültürel özelliklerimizden dolayı devletten ve sermayeden bağımsız girişimler her zaman kuşkuyla karşılanmaktadır. Ancak imece usülü gibi çiftçilerin birbirleriyle işbirliği yaparak köy ve tarla işlerini birlikte, ortak emekle yürütmesi gibi bir gelenek bu ülkenin köylerinde vardır. Bu kültürel geleneği yeniden hatırlamak, canlandırmak ve güncellemek bugünün kooperatifleşme deyimlerinin temel felsefesi haline gelmelidir. Ancak bu şekilde sermayenin organize ettiği bir ekonomiden üretici ve tüketici odaklı alternatif bir ekonominin imkanları üzerinde konuşulabilir. Bu imkanları konuşmak ve tartışmak artık zorunlu ve kaçınılmaz hale gelmektedir. Çünkü bireyselleştirilmiş aşırı kar ve yüksek verimlilik temelinde örgütlenen ekonomi; toplum, doğa, toprak, su, üretici, tüketici gibi çeşitli süreçlerde daha büyük krizlerin kapısını açmaktadır.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir