Abdulhalim Demir: “Kot kumlamadan hastalananların durumları daha da kötüye gidiyor”

27 Mart akşamı Abdulhalim Demir ile kot kumlama isçiliğinden Temiz Giysi Kampanyası Türkiye temsilciliğine giden hikayesini konuştuk. Emek mücadelesinde bu kadar ağır bedeller ödemesine rağmen mücadeleden hiç vazgeçmeyen bir emekçinin güzel sohbetini dikkatinize sunuyoruz.

a demir 1

“Ben 15 yaşımdayken köyümüze koruculuk getirildi. Hayvanlarımız satılmıştı. Aileme katkı sunmak için mecburen İstanbul’a geldim, ilk işim kot kumlamaydı. 1995-96 yıllarıydı. İlk önce Alibeyköy’de, daha sonra Güngören’deki atölyede çalıştım. Herkes köydeki ya da çevresindeki tanıdıklarını bu işe çağırdı. Bingöl’ün Karlıova ilçesi,  Taşlıçay köyündeki erkeklerin neredeyse tamamını bu işten dolayı hasta. 2003′te kot kumlama işini bıraktım. 2007 yılında bir arkadaşımızı kaybettik. O arkadaşımıza silikozis teşhisi konmuştu. Dünyada ilk kez tekstil dalında Türkiye’de silikozis ortaya çıkmıştı.

Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde Dr. Metin Akgün’ün çağrısı üzerine Erzurum Atatürk Üniversite’sinin yaptığı bir taramaya katıldım. İlk teşhisim orada konuldu. Hastalık derecesini göstermek üzre hepimizi numaralandırdılar (20 en ağırı olmak üzere geriye doğru gidiyordu). Bana 17 civarında numara verilmişti. 11′e kadar numaralı olan arkadaşlar vefat etti. Ben çok şükür hala hayattayım.

Daha sonra beni Ankara SGK’dan bir yetkili aradı. Beni haklarım ve ne yapmam gerektiği konusunda bilgilendirdi.  Hangi haklara sahip olduğumu o zaman öğrenmiştim. Meslek hastalığı lafını bile ilk kez duyuyordum. İş göremez geliri bağlanacağını ve emeklilik hakkımın olacağını söylemişti. Bunun üzerine meslek hastalıkları hastanesine gittim. Hastane’de bana meslek hastalığı teşhisi konuldu.  Ama iş göremez geliri ancak 3 yıl sonra bağlandı.

Meslek hastalıkları hastanesinden rapor aldıktan sonra bir gün cep mesajı geldi. Buradaki hastanelere gittiğimiz için kayıtlara geçmişiz. Zeki Kılıçaslan mesaj göndermiş silikozis ile ilgili bir toplantı yapmak için Gaziosmanpaşa’da buluşalım diye. Toplantıda biraz biz onu bilgilendirdik, biraz da o bizi bilgilendirdi. Toplantıdan sonra da nasıl organize olabiliriz diye konuştuk.

2008 yılında Zeki Hoca, işçi arkadaşlar ve çeşitli STK dan arkadaşlarla  beraber bir komite kurduk. İnsanlara nasıl ulaşabileceğimizi düşündük. Diyarbakır, Ankara, Muş ve Erzurum’a gidip hastaneleri dolaştık. Oralardan kayıtlarını aldığımız hastalara ulaştık. Bayağı bir işçiye ulaşmıştık. Diyarbakır-Kocaköy’de 70 kişiye ulaştık. İşçileri ziyaret edip, onları hakları konusunda bilgilendirdik. O ulaştığımız işçilerden vekalet alıp, ceza davaları açtık. İşin tuhaf tarafı şuydu; işçi buraya geldiğinde 12-13 yaşındaymış. Bir akrabasıyla gelmiş buraya. Adresini verirken şöyle diyor; ”ben Mahmutbey yolunda bir fabrikada çalıştım. Adamın ismi Mehmet idi.” Bizim avukatlar da Mehmet adlı kişinin soyadını öğrenip dava açıyorlar. Sonra bir bakıyorlar, oradaki iş yeri Mehmet değil, onun kardeşi Ahmet adına. Tespit edilemediği için de bize SGK’dan avukatlık masrafı adı altında ceza geliyor.

Neticede ilk etapta 83 kişi vekalet verdi. Ama tabi bu sayı gittikçe arttı. İnsanlar birbirine ulaştı. 9 Eylül 2008′de Bakırköy adliyesi önünde bir basın açıklaması yaparak ilk davaları açtık. Çeşitli eylemler yaptık. Haftalık toplantılar yapıp, işçileri sürekli bilgilendirdik. Ankara ile sürekli temasta olmaya, Çalışma Bakanlığından bazı birimlerle görüşmeye çalıştık. Büyük bir konser organize ettik. Sağlık Bakanlığı üzerinde de Çalışma Bakanlığı üzerinden sürekli baskı kuruyorduk. Bu işin yasaklanmasını istiyorduk. İnsanlar ölüyor ama bu iş hala yapılmaya devam ediliyordu. Çalışma Bakanlığına göre bu işte 5.000 ila 10.000 kişi çalışıyordu. Ben sayının çok daha fazla olduğunu düşünüyorum. Biz 2000 kişiyle bağlantı kurmuştuk. Çünkü çok sayıda yabancı işçi vardı. Benim çalıştığım iş yerinde Irak’lı işçiler vardı. Saddam’dan kaçıp gelen işçiler 3 ay burada çalışıp buradan Avrupa ülkelerine gidiyorlardı. Romenler ve Azeriler de çoktu.

2010′da bir konser organize ettik. Konserin amacı hem dava masraflarını karşılamak, hem de kamuoyu oluşturmaktı. Baya katılım da olmuştu, katkı da. O döneme kadar sanırım 150′ye yakın dava açılmıştı. Türkiye’de adalet o kadar pahalı ki… Hizmet tespiti, tazminat, bir de ceza davası… Kimileri üç davadan açıldı. Sen hak arayacaksan paran olmalı. Paran yoksa haksızsın. Bir tespit davası açmak için dosya masrafı var, sonra bilirkişiye gidiyor o dosya, onun masrafı var. Açtığımız ceza davalarının çoğu boşa düştü. Çalışanlar, belediye çalışanları, Çalışma Bakanlığı çalışanları, bu işte kusuru olup tespit edilemeyenler… Bunlar tek tek beraat etmeye başladı.

2009′da Sağlık Bakanlığı kot kumlamayı yasakladı. Aslında Çalışma Bakanlığının yapması gereken bir şeydi ama o yapmadı. 2010′da Bakanlar Kurulu Kararıyla silikozis, hıfzıssıhha grubuna yani devletin güvencesi altındaki hastalıklara dahil edildi. Ankara’da iki büyük oturma eylemi yaptık. Torba yasa içerisinde engelliler ile ilgili kanuna iki madde ilave ederek haklarımızı vereceklerini söylediler. Yasanın içerisine baktığımızda aslında hiçbir değişiklik olmadığını gördük. Sadece yoksul olduğuna bakılıp silikozise yakalananların engellilik haklarından yararlanabileceğine dair bir ilave vardı. Bu insanların zaten hepsi yoksuldu ve bu haktan zaten yararlanabiliyorlardı. 3 ayda 500 tl kadar bir maaştı o da.

Cumhurbaşkanıyla görüşmemizden sonra yasada düzenleme yaptılar. İş göremez geliri olarak, kaybı 15-34 arası olana bir kademede maaş bağlandı. 35-54 arası olana bir kademe, 55 ve üzeri olana da bir kademede maaş bağlandı. Buna da 3 ay kadar bir süre koydular. 3 ay içerisinde başvuranlar bu haktan faydalanabiliyorlardı. Çalışma Bakanlığından da en azından bu üç ay için çağrıda bulunmasını talep ettik. Kamu spotu çıkarırlarsa televizyonlar bunu yayınlamak zorundaydı. Muhalefet bunu kullanır diye kabul etmemişlerdi. Biz kendi imkanlarımızla sanatçılardan da destek alarak, videolar çekerek internet üzerinden duyurular yaptık.

Bu yasadan kaç kişinin yararlandığını öğrenebilmek için soru önergesi de verildi meclise. O soru önergesine dahi cevap verilmedi. Kaç kişinin maaş aldığını tam olarak bilmiyoruz.”

Clean Clothes Campaign Süreci 

“2010′da Clean Clothes Balıkesir’de yaklaşık 63 ülkeden insanın katıldığı bir forum düzenlemişti. Biz de orada kot kumlamayla ilgili sunum yaptık. Çinliler ve Bangladeşliler de vardı. Oradaki işçiler de aynı sorundan muzdaripti.

Daha sonra Clean Clothes’un yurtdışındaki çeşitli toplantılarına katıldım. İngiltere’de bir üniversite turu düzenledik. Oradaki moda tasarımı öğrencilerine modanın kimler tarafından nasıl yapıldığını ve sonuçlarının ne olduğunu anlattık. Kamuoyu baskısına dayanamayıp, çeşitli markalar bu işi yasakladılar. İsveç’te H&M diye bir marka vardı. Onun mağazasının önünde bir eylem yapmıştık. O bayağı ses getirince, yasaklamak zorunda kalmıştı.

2012′de Cenevre’de bir toplantı yaptık. Bangladeş’ten işçiler, ILO’dan ve Dünya Sağlık Örgütü’nden yetkililer de katılmışlardı. Bu işi uluslararası boyuta nasıl taşıyabiliriz diye konuştuk. Biz marka üzerinden gidilmesi ile beraber. Bunun ILO ya da AB tarafından üretiminin yasaklanması ve satımının durdurulması gerektiğini düşünüyorduk. Çünkü mesela Bangladeş ekonomisinin %86′sını tekstil oluşturuyor. Bu yüzden Bangladeş hükümeti ne kadar bu işin üstünde dururki. Oradaki birçok işçi eylem yaptığı için işkenceye maruz kalabiliyor.

Cenevre’deki toplantıya Zeki Hoca da katılmıştı. İşçilerin filmleri vardı, Zeki Hoca bakmıştı onlara. Bangladeş’teki doktorlar genelde herkese tüberküloz teşhisi koyuyor. Çünkü bu hastalık tüberküloza çok yakın ve Bangledeş’te de insanlar yoksul olduğu için tüberküloz vakası sık görülüyor. Bu yüzden orada atacağımız ilk adım sağlıkla ilgili olsun dedik.

Rana Plaza Felaketi

Bu yıl içerisinde Bangladeş’e gitmeyi planlıyoruz. Orada sağlıkla ilgili olarak üniversitelerde doktorları bilgilendireceğiz. Biz bunları planlarken orada Rana Plaza adlı bina çöktü; 1139 işçi hayatını kaybetti. Burada dünyanın en iyi markaları iş yapıyordu. Bu yıkımdan önce Clean Clothes, ILO ve Bangladeş’teki sendikalar ‘Bangladeş Yangın ve Bina Güvenliği Sözleşmesi’ni oluşturmuşlardı.

(Yangın ve Bina Sözleşmesinin içeriği ise şöyleBangladeş’te 5 yıl içinde herhangi bir kaza olursa o binanın içerisinde iş yapan bütün markalar bundan sorumludur. O riske ortak olduğu için o binayı önceden denetleyip tüm önlemleri alması gerekiyor. http://www.bangladeshaccord.org  )

İşçiler köle gibi çalışıyordu. Patronlar işçileri fabrikaya bırakıp kapıyı arkalarından kilitliyordu. Bir fabrikada çıkan yangında 112 kişi yanmıştı. Halbuki kapı açık olsaydı bir çoğu kurtulabilirdi. Rana Plaza’nın çöküşünden sonra bir çok marka imzalamak zorunda kaldı.

Türkiye’de de Bangladeş’te üretim yapan 8 büyük marka var: LC Waikiki, Mavi Jeans, De facto, Colins, Collezione, Seven Hill, Batik. Biz de Türkiye’de bununla ilgili kampanyalar yapmaya başladık. İlk olarak LC Waikiki ile ilgili yazı yazmıştık. Diğerlerine de mektup yolladık ama hiçbiri cevap vermedi. Taksim’de düzenlediğimiz eylemden sonra Mavi Jeans’ten bir davet aldık. Uzun süren toplantı’nın ardından onlar da imzaladılar. Ancak De facto iki sefer kapılarında eylem yapmamıza rağmen hala direniyor. Hata eylem yaptığımız gün “küresel ilkeler sözleşmesi”ni imzaladığını yazan bir metin dağıtılar. İlgili metinde ayrıca De Facto’nun üretim yaptığı yerleri BSCI’ya onaylattırıp, SGS’ye denetlemeyi planladığı ifade ediliyordu. BSCI Avrupalı işverenlerin oluşturduğu bir inisiyatiftir ve işverenler temel işçi ve insan hakları konularında kendilerini denetleyip(!) kendilerine onay(!) vermektedirler.  O yıkılan binada üretim yapan markaların tazminat da vermesi gerekiyor. Biz Türkiye’deki markaların o binada üretim yapıp yapmadığını tespit edemedik. Dolayısıyla tazminat için onlara çağrıda bulunamadık. Ancak uluslararası markalardan (Kik, C&A, Inditex, Mango, Benetton ve bir çok markadan) tazminat da istendi. Tazminatlar, Rana Plaza için kurulan bütçeye teslim ediliyor. Biriken paranın da adaletli bir şekilde ölen işçilerinin ailelerine bölüştürülmesi planlanıyor.

Clean Clothes dünyada etkili bir network’tur. Çünkü birçok şeyi kamuoyu gücüyle bazen dayatma yaparak bazen de lobicilik yaparak başarıyorlar. Temiz Giysi olarak kısa sürede bir şeyler yapmayı umut ediyoruz. Mango direniyordu uzun süredir, onlar da 2 hafta önce bağış yapmayı kabul ettiler. Şu anda direnmeyi sürdüren Benetton var, onun için Avrupa’da eylemler düzenleniyor.

Şu ana kadar geldiğimiz yol bu. Biz açık bir oluşumuz; direkt içinde bulunabilirsiniz. Ya da partner şeklinde katkıda bulunabilirsiniz.”

Kot Kumlama – Taşlama

”O dönem bir lazer makinesinin fiyatı 125.000 Euro idi. Makine bir gecede sadece 200 kot üretebiliyordu. Bir işçinin günlük yevmiyesi ise 30 tl idi ve işçiler günde 1000 kot üretebiliyorlardı. Sizce marka hangisini tercih eder?”

Kamuoyunda yanlış bir algı var. Bizim çalıştığımız bölüm taşlama değil, kumlamaydı. Kum kotun belli bölümlerini eskitiyor. 1969′da Almanya’da yasaklanan kot kumlama işlemi, 1987′de zamanında Almanya’da çalışan bir işçi tarafından Türkiye’ye getiriliyor. Adam yıllar sonra Türkiye’de bu işi başlatıyor. Almanya’da hastalıktan dolayı da değil, ortalıktaki toz oranının, kanunun emrettiği oranın çok üzerinde olması dolayısıyla yasaklanıyor.

Kot ham haldeyken kumlamaya gelir. Ön ve arka taraflar kumlanır ve beyazlatılır. Daha sonra kot yıkama bölümüne gider. 50-70 adet kot makineye atılır ve ponza taşıyla 1 saat boyunca döner. 1 saat sonunda da o kot durulanıp, ütülenmeye gider. Kot ilk çıktığında baya mavi ve serttir. Kum kotu dövdüğü için onu yumuşatıyor ve ömrünü 5-6 aya indiriyor. Böylelikle kapitalist sistem de kendisini yeniliyor.

2000 li yıllara kadar eskitme sadece kumlama ile yapılırdı. 2000 den sonra başka tekniklerde çıktı. Lazer şu anda aynı işi yapıyor. O dönem bir lazer makinesinin fiyatı 125.000 Euro idi. Makine bir gecede sadece 200 kot üretebiliyordu. Bir işçinin günlük yevmiyesi ise 30 tl idi ve işçiler günde 1000 kot üretebiliyorlardı. Sizce marka hangisini tercih eder?

Daha sonra kimyasalla aynı iş yapılmaya başlandı. Bir ilaçla kızartılıp, makineye atılıyordu. Renk dönüşümüne uğruyordu. Büyük markalar bunu tercih etmiyor. Kot kumlamaya benzetmek için iki teknik kullanmak zorunda kalıyorlar. Önce zımparayla hafif yıpratıyorlar, sonrasında kimyasal atınca üzerine, kumlamaya yakın oluyor. Ancak büyük markalar dışarıya gidip, orada kumlama işine devam ettiler.

Kot kumlama Çin’de de çok yaygın. Oradaki işçiler de şu anda örgütlü. Clean Clothes’un bu seneki forumu Hong-Kong’da olacak. Çin’den de büyük bir katılım olacak. Oradaki işçiler de bizim gibi komite kurmuşlar. Bangladeş’teki işçiler de sendikalı ama sigortalı değiller. Bangladeş’ten Cenevre’ye gelen bütün işçiler sendikalıydı ve hiçbirinin sağlık güvencesi yoktu.

Clean Clothes Türkiye’de daha önce Hey Tekstil işçilerinin mücadelesine destek vermişti. Şimdi ise Hugo Boss işçileriyle ilgili bir belgesel hazırlıyorlar. İşçiler işten çıkarılıyor ve kötü koşullarda çalışıyorlar. Şu anda Punto Deri işçileri eylemde… Punto Deri, İngiltere’deki Burberry markasına çalışıyor. İşçilerin haklarıyla ilgili onlara da mektup yazdık.

Gelen Sorulara Cevaben

– Serbest bölgelerde hak ihlallerinin daha fazla olduğu söyleniyor ama hiç gittiniz mi oralara?

Ben Clean Clothes’da gönüllü çalıştığım için fabrikaları dolaşmaya pek vakit bulamıyorum. Diğer arkadaşlar da aynı şekilde. Aslında yapmamız gerekiyor. İlerisi için planlarımız da bu yönde. Birkaç kişi profesyonel çalışsın ve bu arkadaşlar sürekli serbest bölgeleri dolaşsın gibi bir düşüncemiz var. Mersin’de,  Manisa’da, Denizli’deki serbest bölgelerde işçiler çok kötü koşularda çalışıyorlar. Bunlar için aktif olarak çalışmak lazım.

– Kot kumlamadan hastalanan işçilerin sağlık durumu nasıl takip ediliyor şu anda?

Benim köyümden toplam 13 kişi vefat etti. Hastalık geliştiğinde artık yapacak bir şey olmuyor. Zeki hocaya ilk gidişimde benim hastalığım ilerliyordu. İkinci rapordan sonra bir daha ilerlemedi. %46.2 oranında akciğer kapasitem eksik, çalışmıyor. O şekilde durmuş. Ancak işçiler kötü koşullarda çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. Dikkat etmiyorlar, sigara da içiyorlar. Hastalık 3 ay içinde öldürebiliyor.

Bana kalırsa bu işçilere fırsat vermek lazım. Ekmek kazanacak bir kapı açmak gerekiyor. Çünkü kumlamadan hastalananların birçoğu hurda, kağıt toplama gibi işlerde çalışmaya başladı. Durumları daha da kötüye gidiyor. Benim de bir mesleğim yoktu. 2007′de ilk kez bilgisayarla tanıştım. Liseyi bitirdim, şimdi de üniversite üçüncü sınıftayım. 2009′da web sitesi yapmaya başladım. Şimdi web sitesi geliştirerek eve ekmek götürebiliyorum. İnsanlara bu fırsatı vermek lazım.

– Komite çalışmaları aktif olarak devam ediyor mu?

Ediyor desem çok doğru olmaz. Ortada bir komite var ancak bir faaliyet yürütmüyoruz. Yasa çıkınca herhalde budur dedik. Davalarla ilgili süreç vardı. O süreç pek yürümedi. Arkadaşlar çok yorulmuşlardı. Tespit edilemiyor dediler. Ceza davalarından çekildiler. Biz de işçilere takip etmek isteyen varsa etsin, avukat masrafını biz karşılayalım dedik. Birçoğu takip etmedi ceza davasını. Devam eden yaklaşık 10 davamız kaldı. Davalardan biri benim mesela. 2008′de açtım davayı. 6 yıl oldu. Sigortalı olduğum halde. Fabrika da iflasını göstermiş. Biz de iflas gösteremez diye dava açmıştık. 6 yıl o sürdü. Herhalde 6 yıl da bu sürer. Ondan sonra da ne olur bilmiyorum. O sırada adamlar 2-3 tane fabrika daha açmışlar başkalarının adına. Hukuk pek yürümüyor.

– Beyoğlu’nda bir belgesel gösteriminiz olmuştu. O belgesele nasıl ulaşabiliriz?

O belgeselin adı ”Toz”du. İnternetten ulaşabilirsiniz. Daha önce de çekilmiş bir belgesel vardı. Okudunuz mu bilmiyorum; ”Leyleğin Atılmış Yavruları” diye bir yazı yazmıştım. Daha sonradan öğrenci bir arkadaş o yazıyı belgesel haline getirdi. ”Dönüş” adlı bir belgesel. 17 dakika. Yazının başlığını da patronumdan esinlenmiştim. Biz 13 kardeşiz, iki kardeş orada çalışıyorduk. Patron siz ikiniz leylek yavrususunuz diyince niye öyle dediğini sormuştum. O da ”leylek 10 tane yavru yapar, eğer yuvada dokuzuna yer varsa birini aşağıya atar. Siz de aşağıya atılanlardansınız” demişti. Ben de hastalığım döneminde bu başlıkta bir yazı yazmıştım.

– İşçilerin yasaya bakışı nasıldı tam olarak?

Yasa tamamen bizim istediğimiz gibi değil. Biz işçilerin zaten varolan iş kanunundan faydalanması gerekir diyorduk. Hastalığın iş yeri illiyet bağı koşulu kaldırılıp hakları verilsin istiyorduk. Meslek hastalığı olarak iş göremez geliri alsalar da işçiler. %10′dan yukarısı maaş alırdı. %10 kaybı olan bir işçi 100 küsür lira alıyor şu an. Ancak yasayla %15 kaybı olan bir kişi 524 tl alıyor. Bu anlamda işçi memnun, ancak diğer taraftan da bu durumda işçi sigortalı çalışamıyor. Bir yerde kayıtlı olarak çalışırsa maaşı durur. Kötü yanı da buydu. Bu bizim istediğimiz değildi ama buna da hiçbir şey değildir diyemiyoruz. İşçilere sorsak; işçiler bu durumdan memnundular.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.