Alev Erkilet: “Modern Şehircilik İleri Kapitalizmin İdeolojisidir”

Ankara’da Emek ve Adalet Seminerleri olarak planladığımız ilk serinin son oturumunu Alev Erkilet hoca ile gerçekleştirdik. Doç. Dr. Alev Erkilet ile kentsel dönüşüm ve bu hızlı yeniden yapılanmanın Müslümanlar üzerinde etkisini, Müslümanların aldığı pozisyonunun doğruluğunu tartıştık. Hayata dokunan sağlam bir çerçevenin ardından gayet keyifli bir sohbet oldu. Bu nedenle ortaya uzun bir metin çıksa da faydalanacak pek çok nokta olduğu için kısaltmayı tercih etmedik. Söyleşi bir sohbet havasında olduğu için konuşmadan kaynaklı aksaklıklar üzerinde kısmi oynamalarda bulunsak da ana hattı değiştirecek bir etkide bulunmadık.

IMG_3789Osmanlı Mahallesi Terk Edildi

Kent konusunda aktarabileceğim genel bir çerçevemiz var. Fakat bunu aktarmadan, Türkiye’de kentin, kente müdahalelerin aşamalarını anlatmadan önce birkaç noktaya değinmek istiyorum. Siyaset ve ahlak, hayat ve ahlak, akademi ve ahlak, Müslümanın vazgeçemeyeceği ahlak ile bağlantısı üzerinden bir giriş yapmak istiyorum. Müslüman ve ahlak derken Müslüman olmayanların kente ahlak kaygısıyla yaklaşmadığını kast etmiyorum. Mesela sosyalist siyasetin kentle ciddi ahlaki bir bağlantı kurduğunu ve bu ahlakın gerekliliklerini de (praksis kelimesine uygun bağlamda) ziyadesiyle yerine getirdiğini düşünüyorum. Dolayısıyla bunu bir ön kabul olarak belirtmek isterim. Benim buradaki kaygımın kaynağı Müslüman öznenin kent meselesini görmemesi, bunu okumaya çalışmaması, bu yönde bilgi edinme çabasından mahrum olmasıdır. Dolayısıyla bu durum aslında tüm akademik tartışmalardan ayrı olarak bizim dünyaya bakışımızla, o dünyayı aktif özneler olarak değiştirme çabamızla ilgilidir. Burada yapacağımız tüm konuşmalar benim açımdan böyle bir bağlama oturuyor. Kent sadece akademik bir çalışma alanı değildir. 21. yüzyılın siyaset arenasının kent olacağına inanıyorum. Bundan sonra daha da güçlenerek geleceğine inanıyorum. Ve dolayısıyla bundan sonra bizim bu konuda yerimizin ne olacağına dair çalışmamız gerekmektedir. Benim kent meselesine olan gönül bağım böyle bir hassasiyetten kaynaklanıyor.

Ahlak, eylem ve inanç arasında bir paralellik olmalıdır. Modern dönem öncesi tartışmalar imparatorluklar üzerinden gidiyordu. Modern dönemde ise ulus devlet iktidarı üzerinden yürüdü. Bugün ise 21. yüzyılda tartışmaların temel hedefi kent. Dolayısıyla biz de buna bir cevap vermek, fikir geliştirmek durumundayız. Akademideki arkadaşlara, lisansüstü eğitiminde tez konusu arayan arkadaşlara bir davet mahiyetinde bu sözler. Bu alanlara girin ve bu alanlarda bilgi üretmeye gayret edin diyorum.

Bugün Batı kentlerini, batılı kent teorilerini de konuşacağız. Ama önce ben kısaca Osmanlı son dönemden bugüne olan okumamı paylaşmak ve Türkiye’nin bugün geldiği noktanın okumasını yapmak istiyorum. Oradan da “ne yapmalı” sorusuna geçeriz. Nereden nereye geldiğimizi anlamak için başlangıç noktası olarak Osmanlı son dönemini başlangıç olarak kabul ediyorum. Bu dönemde kente dair temel birim mahalledir. Dolayısıyla çıkış noktamıza mahalle olgusunu koymak istiyorum.

(Osmanlı mahallesine geçmeden önce şunu ifade etmeliyim. Kentler iki şeyin gösterenidir. Birincisi değerlerin. Şehir planlamacılarına göre kent binaların toplamıdır. Bu yanlış bir görüştür kentler bir değerler bütünüdür. Sorokin’den bu yana tüm sosyal bilimcilere bakın hepsi bu gerçeğe işaret eder. Osmanlı’nın camilerine bakın, mahallelerine bakın bunu görürsünüz. İkincisi sınıfsal yapıdır. Mekân, mekânın kullanımı, mekânda kimlerin yaşadığı ve sınırların nasıl çizildiği toplumun tabakalaşma düzenini anlatır. Dolayısıyla kent değerden bağımsız bir nesne değildir ve toplumun sınıflarla ilgili pozisyonunu gösteren bir mesajdır. Getto var mı, yok mu? Yoksul mahalleler ile zengin mahalleler ayrışmış mı yoksa iç içe mi duruyor? Bunların tamamı sınıf olgusunu işaret ediyor. Bunlar cebimizde kalsın, konumuza devam edelim.)

Mahalle, değerleri itibariyle Osmanlı’yı temsil eden en önemli kentsel birimdir. Osmanlı Mahallesi ile çok kültürlü yapısını gösterir. Sadece kültürel farklılıklar değil kastettiğim.  Tarihçi arkadaşlarla yaptığım istişarelerle de bunun yanlış olmadığını gördüm. Osmanlı Mahallesi çok dinli, çok etnikli ve çok sınıflı bir yapı arz ediyor. Yani insanları kompartmanlaştırmıyor. Dinleri ayrı gettolara bölmüyor. Aynı sokakta yan yana evlerde oturmasalar bile ticari ilişkilerde birbirlerine daima değmektedirler. Dolayısıyla ayrımcılığa değil, dışlamaya değil içersemeye dayalı, bütünleşmeye dayalı bir mekânı ifade ediyor Osmanlı mahallesi.

Çok sınıflı deyişimizin üzerinde hassasiyetle durmak gerekiyor. Osmanlı mahallesi muhafazakar perspektiften geriye doğru baktığımızda nostaljik bir yerden algılanıyor. Ama bu mahalle sadece ahşap binalar yapılarak yeniden yaratılamaz. Bu birden fazla sınıfı içerisinde barındıran karma yapı aynı zamanda son derecede önemli ekonomi politik fonksiyonlar görüyordu. Yoksulların hayatını sürdürmesini mümkün kılan mekanizmaların tamamını içerisinde barındırıyordu. Toplumun orta ve üst kesimleri için de son derece önemli fonksiyonlar görüyordu. Onların da toplumda kendilerinden başka kimselere yardım edebilmelerini sağlayacak doğal ortamı oluşturuyordu. Bunun için ayrı bir kurumlaşmaya ihtiyaç göstermeksizin bunu gerçekleştirecek bir ortam vardı. Sık sık verdiğim bir örnek var: İstanbul Süleymaniye’de Osmanlı’da üst düzey bir bürokratın evinin hemen yanında o mahallenin en alt kesimlerinin evi bulunuyordu. O bürokrat ya da zengin diğer kişinin tüm toplumsal ihtiyaçlarını karşılamak konusunda kimsenin dayatmadığı bir sorumluluğa sahipti. Sofrasını açması gerekiyordu, çocuğunu evlendirmesi gerekiyordu, cenazesini kaldırması gerekiyordu vs. Size göstermek istediğim İslam denilen şeyin atmosferde asılı olduğu hali ifade ediyordu. İslam dediğimiz zaman aklımıza gelen ahlak kuralları o dönemde dillendirilmeden, yazılı bir metne bağlanmadan yaşatılıyordu. Sosyal adaletçi ve paylaşımcı bir ortam, İslam denilen ortam orada vardı zaten. Müslümanlar ve gayr-i Müslimler tarafından İslam ortaklaşa ve doğal olarak hiçbir dış müdahaleye ihtiyaç göstermeksizin yaşıyordu. Tabi bazı problemlerin de olduğunu göz ardı etmiyorum.

Cumhuriyet’in ilk dönemlerine kadar gelen Osmanlı Mahallesi ulus-devlet refleksleri ile kırpılmaya, darbe almaya başladı. Artık kendi etnik kimliklerimize uyandık ve Türk olmayanların Türkleştirilmesi gibi bir problem ortaya çıktı. İkincisi modernleşme süreçleri ortaya çıkmıştı. En güzel örneği Paris 5. dairesinin örnek alınarak Beyoğlu Belediyesi 5. dairesinin kurulmasıdır. 1, 2, 3, 4. daireler yok iken taklit edildiği için sadece 5. daire alınmıştır.  Modern bir kent yaratılmak isteniyor Beyoğlu’nda. Bu durum Fener-Balat’ta, Ayvansaray’da veya başka yerlerde orta-üst sınıfların yeni yerlere göçmesini ve modern apartmanlarda yaşamayı tercih etmesine sebep oluyor. Fatih-Harbiye örneğinde görüldüğü gibi iki farklı yaşam tarzı artık mekânsal olarak ayrışmış alanlara doğru çekilmeye başlanılıyor. Ondan önce Ermeni-Rum-Müslüman evleri aynı mekânda iken artık bu ayrışıyor. Modernleşme bizi etniklerimize uyandırıyor ve modern-geleneksel ayrımına götürüyor. Fatih-Harbiye halen yaşam tarzına dayalı bir ayrışmanın örneğidir.

Umutlu Göçmenlerden Zorunlu Göçmenlere İstanbul

Biraz daha geldiğimizde 1950’yi ele alabiliriz. Çünkü ilk defa Türkiye dışa ve yabancı sermayeye açılıyor ve ikinci büyük kırılma meydana geliyor. Sermaye akışı ve fabrikalaşma bizi yeni bir İstanbul’a, sanayi kenti İstanbul’a götürüyor. Temel bir kavramımız olan göç ortaya çıkıyor. Bu dönemde gönüllü göç yaşanıyor. Sıklıkla İstanbul desek de aslında her yer İstanbul’un hikâyesini kopyaladığı için diğer şehirler için de konuşuyoruz. Birinci dalga göçmenler daha çok Karadenizli iken daha sonraki dönemde Doğu ve İç Anadolu göçmenleri geliyor. Bu akışı “umutlu göçmenler” olarak niteleyebiliriz. Bunların şehirle bir derdi yok, taşı toprağı altın İstanbul’a gelmek için kendi rızaları ile köylerini bırakmışlar. Ağırlıklı olarak sanayi üretimine eklemlenmiş kitleler bunlar. İstanbul, İzmir ve Ankara artık gecekondu olgusu ile karşılaşıyor. Gecekondular tamamen hükümetler tarafından göz yumulan ve meşru kabul edilen yerleşim biçimleri. Siz bakmayın şu dönemde söylenenlere. O dönem siyaseti içinde gecekondu fonksiyon sahibi olarak görülüyor. Bu göç eden kitlelere son derece ucuz barınma imkânları sağlıyor. Dolayısıyla da düşük ücretlerde çalışma problem olmuyor. İstanbul’da çok ciddi bir işçi sınıfı yaratılıyor. Burjuvazinin yaratıldığına inanmam ama işçi sınıfı yaratılmıştır. O dönemin 1 Mayıslarına baktığımızda çok ciddi bir siyasi güçle karşı karşıya kalıyoruz.

Bu dönemdeki yapılaşma kısmen masum sayılır. İsteyerek şehre gelen, tüm güçleriyle tutunan bu kitlenin barınması sağlanıyor. Modern kentlerde orta-üstü sınıfların kent karşıtı söylemlerin ortaya çıktığı bir döneme giriyoruz. 1960’lardan 80’lere geldiğimizde üst sınıflar kentin artık çok fazla karmaşıklaştığını, İstanbul’un işgal edildiğini, şehrin varoşlaştığını yavaş yavaş dillendiriyorlar. Üst sınıflar artık yoksullarla zenginlerin, Türklerle Kürtlerin, Müslümanlarla gayr-i Müslimlerin bir arada yaşadığı mahallelerden önce modernlerin sonra zenginleri ayrıldığı bir ortama doğru eviriliyoruz. Banliyölere çekilelim, güvenli ortamlara giderek tek sınıflı yaşamaya başlayalım itirazı yükseliyor. Kent hayatını benimseyememiş olanlardan uzakta daha güvenli bir mekâna doğru çekilme eğilimi güçleniyor. Gene de bu dönem kısmen günümüze göre daha da masum. En azından herkes kendi iradesi ile ve başkalarına zarar vermeden mekânı kullanmanın kendince bir yolunu buluyor.

Kent dediğimiz şey aslında kozmopolit bir yapıya tekabül ederken ilk darbeyi buralardan almaya başlıyor. 80’lerle birlikte ilk defa siteler eliyle gönüllü bir çekilme başlıyor. Kent merkezine geldiğimizde Beyoğlu ve Harbiye gibi yeni üst sınıf yaşam alanlarının ortaya çıktığını söylemiştik. Bizim göz bebeğimiz olan tarihsel kent merkezleri insansızlaşmaya başladı ve göçmenler buralara yerleşti. Bu süreç kentsel merkezlerin çöküntüleşmeye başlamasına neden olmuştu. Bunun hemen ardından soylulaştırma girişimleri ortaya çıktı. En bilinen örnek Mimar Cengiz Bektaş’ın Kuzguncuğa yerleşerek orayı bir cazibe merkezi haline getirmesidir. Onu önemseyenler ve sevenler yavaş yavaş oraya gelmeye başlar ve Kuzguncuk artık çökmeye yüz tutmuş bir mahalle olmaktan çıkar ve beyaz yakalıların, akademisyenlerin, meslek sahibi insanların oturduğu bir yer haline gelir. Buna biliyorsunuz soylulaştırma ya da gentirifikasyon denir. Bu da gene kısmen çok eleştirilse de görece daha masum görülmelidir. Çünkü o da rıza ile oluyor. Çünkü kimse zorla yerinden edilmiyor. Kaybedilen mekânların tekrardan kazanılması için çaba harcanıyor.  Ankara’da bu örneğe benzer kale bölgesi ve Samanpazarı’nı konuşabiliriz. 2000’lere geldiğimizde farklı bir durum ile karşı karşıyayız. İstanbul’da Asmalımescit örneğine bakalım. Doğal olarak soylulaştırılan bu mekân tümüyle kafelerden, hostellerden, butik otellerden oluşan bir alana dönüşüyor. Fiyatlar yükseliyor, konut fonksiyonu yok oluyor ve bölge tamamıyla tek sınıflı ve tek fonksiyonlu (eğlence merkezli) bir alana dönüşüyor.

90’lara dair unutulmaması gereken ikinci bir kuşak göçmen getiren zorunlu göç dalgasıdır. Daha öncelerin göç dalgasından farklı olarak bu kuşak gelmek istemediği halde, kafasında böyle bir şey olmadığı halde zorla yerinden edilen, köyü yakılan, hayvanları elinden alınan, varını yoğunu haraç-mezat satmak zorunda kalarak buraya gelen öfkeli göçmen kitlesi olarak adlandırılıyor. Öfkeli göçmenler umutlu göçmenler gibi ikinci kuşakta tamamen kentli olalım amacı taşımıyorlar. Onlar daha umutsuz olarak kent merkezlerine yerleşiyorlar. İstanbul’da sur içi denilen bölge yoğunluklu olarak Doğu ve Güneydoğu’dan gelen Kürt nüfusundan oluşuyor. Gönüllü göçmenler ikinci, üçüncü kuşak olarak İstanbullu oldular. “Nöbetleşe yoksulluk” eliyle Karadeniz göçmeni orta sınıf olduğu için yoksulluk Kürtlere devrediliyor. Öfkeli göçmenlerimizin artık tarihsel kent merkezlerimizde hayatlarını idame ettirebilmek için mahalle önemini koruyor. Mahallede halen kiralar yüksek olmadığı ve küçük esnafın veresiye müessesesi ve hala komşuluk ağı varlığını koruduğu için bu yapı önemini koruyor. Yapılan araştırmalarda görüyoruz ki “kim sizi destekliyor” sorusuna aile değil komşu cevabı veriliyor.

Kent merkezleri en zayıf Kürt nüfusun yer aldığı mekâna dönüşürken, zenginler de banliyölerde yaşamanın ne kadar zor olduğunu anlıyor. En azından trafikle boğuşuyorlar. Yabancı sermaye de kent merkezlerine eğilmeye başlıyor. Kent merkezlerinin sanayisizleştirilmesi gündeme geliyor. Vasıfsız olarak kırdan kente gelen göçmenlerin tutunabileceği alanlar azalıyor. Çünkü hizmet sektörü güçleniyor. Dolayısıyla okumuş olman lazım, güzel ve fit olman lazım. Örneğin hizmet sektöründe güvenlik olarak çalışabilmen için belli bir kilonun üzerinde olman gerekiyor. Bir kadın olarak hizmet sektöründe çalışabilmen için düzgün görünümlü ve giyimli olman gerekiyor. Bu gelişmeler o göçmenleri içersiyemeyecek bir sistem ortaya çıkarıyor. Bu sektörlerin yoksul kişileri içine dâhil etmesi mümkün değil. Örneğin görüşmelerimizden birinde öğrendik ki bir kadın uygun kıyafeti olmadığı için iş başvurusuna gidemiyor.  Üstünü başını toparlayamayacak kadar yoksul insanlardan bahsediyoruz. Evde kimse çalışmıyor ya da kadın apartman temizliğine gidiyor. Yahut post-fordist üretim tarzına uygun olarak tüm aile tüm gün boyu boncukla uğraşıyor ve 10-20 lira para kazanıyor. Bu tür bir yoksulluktan söz ediyoruz ve bu devredilmeyen, kalıcılaşan bir yoksulluğa dönüşüyor.

Ana konumuz olan günümüze geliyoruz. Bugün artık kentsel aktörlerin iradi olarak kentte bir yere yerleşmeleri ve kent içi göçlerin ortadan kalktığını görüyoruz. Kentsel dönüşüm böyle bir yere oturuyor. Artık hareketler kamusal aktörler tarafından kanun ve meşru şiddet tekeliyle birlikte sağlanıyor. Devletin askerini, polisini, zabıtasını devreye sokarak gerçekleştirdiği bir kentsel dönüşümden bahsediyoruz. Soylulaştırma faaliyetlerin artık kardeşleşme, gönüllülük ve içerme temelinde değil kamu gücüyle endüstrisizleştirme ve mahallelerin tahliyesine ve mahalleden tahliye edilenlerin kent çeperlerine atılması sürecine tanıklık ediyoruz. Binaları itibariyle mahalle duruyor gibi görünse de ekonomi-politiği ve sosyal ilişki ağları bakımından mahalle tümüyle yavaş yavaş ortadan kalkıyor.

Bu sürecin iki etkisini konuşmalıyız; yoksulluk üzerinde kentsel aktörleri kapitalizme eklemlenmesi hakkındaki etkilerini konuşmalıyız. Eskiden zenginler kent-dışı mekânlarda yaşıyorken şimdi yoksullar kent dışına itiliyor. Arnavutköy, Hadımköy gibi toplu konutlara sürülüyor yoksullar. Kentte alışveriş yüz yüze ve zanaatkârlık üzerinden gelişmiyor. Zanaatkâr ve küçük esnaf bütün olarak tasfiye ediliyor. Kuyumcu kolyeyi Kapalı Çarşı’da kendi tasarlayıp satarken ya da ayakkabıcı esnafı, marangozlar doğal olarak anti-kapitalist bir duruşa sahip. Buradaki ilişki ağları kendi başlarına kapitalizme direniyor. Öncelikle bu esnaf emeğe dayanıyor ve makineleşmeden uzak duruyor. İnsanın yaratıcı emeğine dayanıyor. Yabancılaşmadan uzak sanat ile zanaat arasında duruyorlar. Bunlar birbirileri ile banka gibi alış veriş içerisindedir. Kayıtlı para alış veriş işlerine girmek zorunda kalmaksızın birbirlerini ayakta tutuyorlar. Ben batıyorum, diğeri beni destekliyor. O batıyor, ben onu kurtarıyorum. Buradaki ilişki güvene dayanıyor. Güven kavramı kapitalizmin kitabında yoktur. Esnaf komşusuna sırf komşusu olduğu için, senetsiz-sözleşmesiz başka bir aracı kuruma ihtiyaç duymadan borç, malzeme verebiliyor. Buralarda halen bu ilişkiler kuruluyor. Ama bizim vizyonumuz %100 bankacılık sektörüne eklemlenmiş küresel sermayenin tüm aktörlerinin alıcı-satısı, değer arttırıcısı olduğu bir kent merkezi yaratmaya odaklanmış. Metalaşma sürecinin önünde engel olan aktörler (küçük esnaflar) direnemezse başta kent merkezleri olmak üzere her şey metaa dönüşecek. Mekân kullanım değerine göre değil, değişim değerine göre ele alınacak. Yani, ne kadar rant yaptığımızı soracağız? Mahalle, ev bizim yaşadığımız yerdi. Geçenlerde bir yanımda Henri Lefebvre’nin bir tespitine yer verdim: Modern şehircilik mekânı boş alan olarak görme eğilimindedir ve o mekâna fonksiyon verir. Konut fonksiyonu, ticaret fonksiyonu gibi belirler. Bunu haritaya çizer ve arkasına da kamu gücünü alarak kenti şekillendirir. Lefebvre diyor ki; Hâlbuki kent boş mekân değildir. O çeşitli biçimlerde üretilmiş bir değerdir.

Ötekileştirme Modern Şehirciliğe Hizmettir

Kent bizim için giderek artık bir yaşam alanı olmaktan çıkıp işlevlerin alanı haline gelmeye başlıyor. Dünya küresel sistemi içerisinde Türkiye’nin büyük kentlerine biçilmiş olan hizmet kenti fonksiyonu bir biçimde deli gömleği olarak giydirilmesi süreci söz konusudur. İçinde yaşadığımız alanı yaşam alanı olarak değerlendirmekten çok oranın önümüzdeki 10 yıl içerisinde bize ne kadar çok kar getireceğini hesaplar olduk. Cazibe merkezi haline getirmek istiyoruz. Şehir planlama ya da şehircilik denilen disiplin aslında bir ideolojidir. Burjuvazinin, ileri kapitalizmin bir ideolojisidir. Onun kent bakış açısını aslında hepimizin çeşitli biçimlerde benimsemekte olduğumuzu fark etmemiz lazım. Bu bize belediyelere hizmet veren ve başında çeşitli unvanlar olan akademisyenlerin planları ve akademik çalışmaları ile geliyor. Biz onların bir bildikleri olduğu varsayımına sahibiz. Elbette biliyorlar ama henüz modernleşmemiş, kapitalizme adapte olmamış mekânı adapte etmeyi biliyorlar. İşte bizler yoksul olsak da bu düşüncenin yeniden üretilmesine katkıda bulunuyoruz. Bu süreç normalde üst sınıf tarafından taşınması gerekirken, en tutanaksız kesim tarafından taşınıyor.

Biz kendimiz dışındaki herkesi ötekileştirerek modern şehirciliğe hizmet ediyoruz. Bu kapitalist ideolojiyi benimsiyoruz, onun bir nesnesi haline geliyoruz ve tahliyeleri, kentsel dönüşümü ötekileştirme ve kriminalleştirme üzerinden meşrulaştırıyoruz. Artık sadece Müslümanlardan oluşan bir mekânda yaşamak ihtiyacı ortaya çıkıyor. Yalnız üst ve üst orta sınıfların olduğu mekânlarda yaşam ihtiyacı doğuyor. Bunu da diğerlerinin tehlikeli söylemi üzerinden kabulleniyoruz. Tehlikeli çünkü yaşam tarzı bana uymuyor. Tehlikeli çünkü son göç dalgasıyla geldi. Roman o yüzden çok tehlikeli. Karma mahallelerde oturmak bize zarar verir. O nedenle biz bize benzeyenlerle oturmalıyız şeklinde söylemler bizim çıkarımıza olmadığı halde dillendiriliyor. Çünkü bir sonraki rauntta sen de gideceksin, kesin gideceksin. Ama şu an cansiperane bu söylemi taşıyan ve yeniden üreten bir söylem ortaya çıkıyor. Ve bu söylemi üreten bizleriz aslında. Başa dönersek İslami değerler denilen, mahallenin doğal ekonomik politikaların içkin olduğu değerler, Müslümanım demeden Müslümanca şeyler yaptığın ve doğal olarak anti-kapitalist söylem içinde olduğun bir ortamdan gettolaşmaya yüz tutmuş, her düzlemde kapitalizme eklemlenen ve bu mekân politiğini de basit argümanlarla ve başkalarını ötekileştirerek savunan bir kente gelmiş bulunuyoruz.

Karşımıza ne yapacağımız sorusu çıkıyor. Bunu birlikte konuşuruz, diye düşündüm. Ama tekrar etmek istiyorum bu metalaşma konusunda değerlerin sembolüdür kent. Biz kendi değerlerini simgeleyeceğimiz bir mahalle, kenti nasıl yaratacağımızı konuşmamız lazım. Ama her şeyden önce bu süreci sağlıklı biçimde okumamız lazım. Romanlarla birlikte, Kürtlerle birlikte oturmuyoruz onlar zaten tehlikeli insanlar şeklindeki söylemlerle tüm toplumu bir şekilde inandırarak yarattığımız şeyin ne olduğuna bir mercekle bakmamız lazım. Şimdilik söyleyeceklerim bu kadar, teşekkür ederim.

Soru ve Cevaplar

1990’lardaki zorunlu göçlerden bahsettik ama 1989’daki zorunlu Bulgaristan göçünün kentleşmeye etkisi ne oldu? İradi kentleşmenin etkisini tamamen yitirdiğini söylediniz. Ama köye dönme gibi bir arzu olduğu görülüyor. Kırdan kente geçiş sürecinin, geri dönüşü olacağına inanıyor musunuz?

İkinciden başlarsak ben maalesef buna inanmıyorum. Kırın ölümü diye bir durum var. Bu da küresel kapitalizme eklenmeyle ilişkili bir şeydir. Yani kır topyekûn yok oluyor. Binin arabanıza ve köylerden geçin. Köy kahvelerde çay için. Yazın bile buralarda genç insan göremezsiniz. Eskiden kır sosyolojisi / kent sosyolojisi diye iki alan vardı. Ama artık kır sosyolojisinden bahsedemiyoruz. 20-30 sene öncesinden bahsediyorum. Tarım alanları ne olacak belirsiz. Biz şimdi sürekli her şehirde tarım alanları üzerinde bina yapıyoruz. Her yerde üretimi yok etmeye dönük bir yapılaşma sürüyor. Bu ne olacak diyorsanız bunu dünyada çalışanlar var. Mesela şehirlerin hemen dış çeperlerinin kırsal alan olarak yeniden yapılandırılması gibi bir hedef var. Burada kırda olduğu gibi mahrumiyette olmayacak çünkü kente yakın olacak. Hem de şehrin bizi bıktırdığı zamanlarda uzaklaşabileceğimiz. Hayvancılık ne olacak, tarım ne olacak soruları sıklıkla soruluyor artık. Kapitalizme eklemlenen hayvancılık da kitlesel üretime geçti. Diğer soruya gelince dışarıdan gelen zorunlu göçlerin tamamı göç eden açısından son derece acı vericidir. Gelenler bulundukları yerde orta sınıf iken burada mülksüz kalıyorlar. Ancak yurt içindeki zorunlu göç ile yurt dışından zorunlu göç aynı değil. Birinde zarar veren ülke yabancı bir ülke ve geldiğin ülke sana kucak açıyor. Kürtlerin yaşadığı zorunlu göçte ise kendi ülkeniz, kendi insanınız sizi yok etmeye kalkıyor. Bu nedenle travmayı katmerleştiriyor. Hatta yurt dışından gelen zorunlu göçmenlerde vatansever eğilimler güçlü oluyor.

Suriye’den gelen yoğun bir göç var ve bunlar Ankara’da da gettolaşıyor. Bir örneği Baraj mahallesidir. Oranın muhtarı buraya gelen yabancıları istemiyor. Buna karşı nasıl bir ses yükseltmek lazım, yabancı düşmanlığına nasıl karşı koymak lazım? Suriyeli göçmenlerin pek çok sorunu var. Ancak Suriyelilerin yanı sıra Iraklılar, Afganlar, Kafkasyalılar, Afrikalılar ve Uygur Türkleri de var. Bu yeni göç dalgası yeni bir sosyolojiye neden oldu. Özellikle İstanbul Aksaray ayrı bir kente dönüştü. Bunlar şehrin yeni yoksulları olarak kabul edilebilir mi? Bir diğer sorum TOKİ’nin yaptığı evlerdeki kategorizasyon üzerine. Bazı bölgelerdeki evler kutu gibi iken, bazı evler daha lüks oluyor. Müslümanların yerleşimlerinde TOKİ üzerinden de bir sınıfsal ayrışma yaşanıyor. Buna dair görüşlerinizi de merak ediyorum.

Geçenlerde bekâr odaları ile ilgili bir çalışma için Süleymaniye’ye gittim. Biraz dolaştım ve baktım ki daha önce bizim temasta olduğumuz arkadaşlardan kimse kalmamış. Daha önce orada Kürtler asgari ücretin altında çalıştırılabiliyordu.  Oralarda sürekli yaşayan bir ablamız var. Onu buldum, sordum neler oldu? Dedi ki; Suriyeliler geldi. Suriyeliler çok daha düşük ücretlere çalıştırılıyor. Emek sömürüsü katmer katmer artmış bir vaziyette. Bu o iki göçmen grubun birbirine karşı düşmanlık beslemesine de sebep oluyor. İç çatışmalara neden oluyor. Bu çok ciddi bir sorun olarak önümüze çıkıyor. TOKİ’ler meselesine gelince hem sınıfsal ayrıştırmaya neden oluyor, hem de modernleşmeye eklemliyor. TOKİ’nin olduğu yerde mutlaka bir de büyük market vardır. Herkes bu büyük marketlerden alışveriş yapar. Ayrıca bu evlerde bazı oturma kuralları vardır, ona ayak uydurmak zorunda bırakılır sakinleri. Asla bahçede grup halinde oturamazsanız, apartman içine çıkamazsanız. Aslında mahallelere baktığınızda kadınlar sokaktadır ve sürekli bir iletişim halindedir. Şimdi onların bir apartman dairesinde kalmaları gerekir. İmece denilen sosyal müessese işlemez hale gelir.

Şehre Geri Dönmeye Çağırıyorum

Ankara’da özellikle Altındağ’da kentsel dönüşüm çalışmaları var. Ne yapılabilir üzerine de görüşlerinizi almak istiyorum. Daha çok kısa vadede ne yapılabilir sorusunun cevabını merak ediyorum.

Kentsel dönüşüm ve doğa meselesini henüz konuşmadık. Kentsel dönüşüm sadece insanları yerinden etmekle kalmıyor. Doğaya da müdahale ediyor. Örneğin kuzey ormanlarının topyekûn yok olması, Belgrad ormanına imar izninin verilmesi. Bu da yakında olacak. Ağva, Şile ormanlarının imara açılması. HES’lerin yapılması, kanalın açılması vd. Tüm bunları değerlendirdiğimizde insan maliyeti olduğu kadar doğa maliyeti, doğa üzerinden de tekrar insan maliyeti ortaya çıkıyor. Bunları hiç konuşmadık. Tahminen zamanımız yetmeyecek ve konuşamayacağız. Ama bunun da çok önemli olduğunu ifade etmeliyim. Sorunuza gelince birincisi ben tahliyelere karşıyım. Bunu artık akademik bir tartışma yapmaktan çıkarıp, mahallelere sahip çıkma hususunda harekete geçmek gerekiyor. Her nerede derde derman olmanız gerekiyorsa orada bir araya gelmek gerekiyor. Tahliyelere karşı ve mahallelere yapısını koruma yönünde bir tavır içerisinde olduğumuzda bizatihi mahallenin içerisinde olunması gerekliliği ortaya çıkıyor. Amerika’da yapılmış araştırmalar da doğru olanın bu olduğunu gösteriyor. Çocukların tamamına yakınının suçlu olduğu, babaların tamamına yakınının alkolik olduğu, annelerin çoğunluğunun “single mother” olduğu bu mahallelerde sorunların çözümü için onların tahliyesi değil, o mahallelerde orta sınıf siyahilerin yerleşmesinin gerekli olduğu dile getiriliyor. Yani bir hoca olan, avukat olan bir siyahın rol modeli olarak mahallede bulunması gerekiyor. Aksi durumda iyi rol modelleri beyazlar, kötü rol modelleri siyahlar oluyor. Romanlar örneğine baktığımızda benzer bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Birinci olarak böyle mahallede böyle komşularla yaşamaya razı olmamız gerekiyor. Mesela benim Yedikule’deki evimin yanında bir kâğıtçı oturuyor. Bu böyle olmazsa, bazı rol modeller olmazsa olmaz. 2, 5 saat beni dinliyorsunuz, eminim yapacak daha keyifli işleriniz vardır. Sinemaya gidebilirdiniz, arkadaşınızla görüşebilirsiniz. Demek ki buraya gelerek bir adım atmışsınız. Zor durumdaki mahallelinin de daha iyi olmasını istiyorsak daha iyisi olma yönünde de bir adım atacağız. Onlarla beraber vakit geçireceğiz, çocuklarına gidip ders anlatacağız.

Hocam, daha somut olarak hangi politikalar izleyebiliriz?

Çalışmaların üçayağı olmalı. Birincisi teorik ayağı olmalı. Öncelikle literatür ciddi biçimde okunmalıdır. Nerede ne olduğunu bilmeden, bu dönüşümlerin insanlara maliyetlerini bilmezsek insanlara yardımcı olamayız. Bir anlamamız lazım. Bu bizim bilimsel faaliyet ayağımız olsun. İkinci olarak Türkiye kentleşmesi konusunda proje ve politikaları takip edelim. Üçüncüsü ise bir tavrımız olmalıdır. Platform olarak bir tepkimiz olsun. Bu sonuncusu olmadıktan sonra yaptığımız entelektüel lafazanlık olur. Hiç kimsenin bilmediği doğruları bulacak değiliz. Ben şahsen İslam ile kapitalizm arasında bir mesafe olması gerektiğine inanıyorum. Bu konuda bir fikir üretmek, eylem üretmek gerekir. Müslümanların tavrını geliştirmeliyiz. Herkesi öncelikle şehre geri çağırıyoruz. Şehre geri dönün arkadaşlar.

Bugün iktidara gelen hükumet 94’te ürettiği belediyecilik üzerinden iktidara geldi. O nedenle kanaatimce 2002’de başlayan bir süreç değil, daha öncelere dayanıyor. 90’larda yapılanlar bugün yapılacakların örneği miydi? Yoksa bir kırılma, ahlaksızlaşma mı yaşandı? Bu 90’larda başlayan sürecin eski TOKİ başkanı bakan Erdoğan Bayraktar’ın istifası ile çöktü diyebilir miyiz?

Ben 90’ların politikalarının kısmen daha masum olduğunu düşünüyorum. Refah Partisi döneminde sosyal belediyecilik izlendi. Bugün de aynı iddia olsa aslında o yok. O zaman parti sokaktaydı, her yerdeydi. Hiçbir kesim dışarıda tutulması gereken bir kesim olarak algılanmıyordu. Ben mesela KİPTAŞ’ın Başakşehir konutlarında oturanlarla mülakatlar yaptım. O zamanlar orada oturanlar düşük gelirli insanların ev sahibi olabilmesinden memnundu. Daha önceki örneklerde insanların hiçbir kesimini ötekileştirmeden yerel siyaset yapmayı becermiş. Bizim kadar mekâna ve eve değer verilen bir toplumda insanları bir şekilde ev sahibi yapmışlar. Ben buna bir şey demek gerektiğini düşünmüyorum şahsen. Sonraki süreç hepimizin yuvarlanarak değişim geçirdiği bir dönem oldu. Konutlaşma finanse olsun diye lüks konuta girildi. Lüks konuta girildikçe bunlara sahip olunmaya başlandı, karma yaşamdan tekil yaşamlara geçildi. Tüm bunlar olurken meşrulaştırmak için ötekileştirme siyaseti izlendi. Hangimiz bunun dışındayız? Hangimiz bugün kentte alışveriş etmek deyince AVM dışında bir alternatifi kullanıyoruz? Köşedeki bir esnafı düşünüyoruz. AVM’ler bu sürecin içinde, çarşıların ortadan kalkması bu sürecin içinde, bizim konut tercihlerimiz bu sürecin içerisinde. Her düzlemde onaylanması, meşrulaşması ile ilgili bir süreç. Üst gelir gruplarından bir hanımefendi ile mülakat yaparken bize şöyle bir şikâyette bulundu: “Son etapta güvenlik yeterli değil, çünkü güvenliklerin silah kullanma yetkileri yok.”

Bizim bir kentli olarak kent haklarımız var arkadaşlar. İster gecekonduda ister apartmanda, ister Bakırköy’de ister Arnavutköy’de oturalım, ister Taksim kışlasıyla ister 3. köprüyle ilgili konuşalım ya da kanalla ilgili; benim kentle ilgili haklarım nelerdir ve biz bu hakların ne derece farkındayız? Mesela, bu sene Mazlum-Der’in insan hakları okulunda ben bu konuyu konuştum. Halen birinci kuşak haklar, ikinci kuşak haklar, başörtüsü hakları üzerine duruyoruz. Tamam, bunlar olmalı ama bugün dönüp dolaşıp konuşmamız gereken kent haklarıdır. Biz halen 19 ve 20. Yüzyıllarda yaşıyoruz. Farklı şeylerin de bilincine varmalıyız. Herkes bir evi olsun istiyor. Tarım alanına da yapılsa evim olsun diye düşünüyor. Bir özeleştiri süreci yürütmeliyiz. “Ya o oradan atılsın, o zaten çok kirliydi, ben burada kendime daha temiz bir hayat kuracağım” diye düşünülüyor. Kendimizi sorgulamadan sadece TOKİ, sadece Ak Parti’de diyemeyiz. Kendimizi eleştirmiyoruz, alternatifini koymuyoruz. Geçen sene de konuşmuştuk, burada Mustafa Orçan hoca TOKİ’nin artık mahalle motiflerini dikkate aldığını söylemişti. Ama bu TOKİ hakkında konuşanlar sayesinde oldu. Her şeye çok güzel olmuş ya da her şey çok kötü dersek TOKİ nasıl kendini düzeltecek. Topyekûn reddiyenin de böyle bir sorunu var.

Ben inşaat mühendisiyim. Kendi alanımdan örnekler vermek istiyorum. Sulukule hakkında Mimar Sinan Üniversitesi çok güzel bir proje ortaya koydu ama mevcut şartlar içerisinde kabul edilmedi. Daha umutsuz bakıyorum sektörün içerisinde olduğum için çünkü çok büyük paralar dönüyor. Alternatifler dikkate alınmıyor. Ben gerekli olanın bir Anayasa değişikliği ile barınma hakkının ve konut hakkının güvence altına alınmasıdır diye düşünüyorum. Bunun üzerinde konuşursak, sesimizi burada yükseltirsek daha kalıcı çözümler buluruz. Mesela Diyarbakır’da STK’lar belediye aracılığıyla daha etkili olabiliyor. Kentin kimliğine uygun, surların boyutunu geçmeyecek şekilde, halkı da içine katarak bir model oluşturuldu. Ama bu da politik mücadele ile oldu. Diğer yerlerde çok bu tür mücadele ile karşılaşabileceğimi zannetmiyorum. Bu nedenle de umutsuzum.

Ben Anayasa ilgili görüşlerinize katılıyorum. Peki, ya yapılmazsa? Bu nedenle hem anayasa için hem de mümkün olan her şey için çaba göstermeliyiz. Sulukule’de bir mücadele verilirken kaçımız oradaydı? Türkiye’nin reel politiğine bu kadar gömülerek kent hakları üzerinde bir mücadele yürütemeyiz. Önce biz ilkeler üzerinde anlaşmalıyız. İlkelerimizi ortaya koymalı ve alana inmeliyiz. O alternatif Sulukule projesini yapan arkadaşlar hala alandalar, hala mücadele ediyorlar ama yanlarında biz var mıyız? Hayır. Eylemsellik çok önemli, hatta bu her şey. İdeolojik konumları da ayrı olduğu için yargılanıyor bu arkadaşlar. Kentsel dönüşüm alanlarındaki insanların yoksulluğundan bahsettik. Bu insanların direnmeye de güçleri yok. Ben gidelim barikat kuralım demiyorum ama en azından onların sesini güçlendirmek için gayret göstermeliyiz. Kimse konuşmasa, kimse yazmasa, kimsenin bir gazetede çıkan makalesi yayınlanmasa olmaz tabi bir şeyler.

Aslında uzun süredir yerelde devam eden bir mücadele pratiği var, bizim yabancı olduğumuz. Biz nereden başlayabiliriz? Bizim de bu pratiğe başlamamız gerekir.

Biraz iddialı olacak belki ama şu an Türkiye koşullarında solun mücadelesi çok zayıf kalıyor maalesef. Başarıya ulaşma zayıf gibi. Eğer bir derdin varsa, ormanın sana lazım olduğuna inanıyorsan acilen harekete geçmelisin. Çok açık bunun hesabı yapılmalı. Şehre sahip çıkılmalı. “Kentin belliği” kavramını unuttuk. Eğer kentte yaşanmışlıkların olduğuna inanıyorsan bir şeyler yapmalısın. Biz bellek deyince aklımıza ancak ahşap bina geliyor. Evlerin başka bir hikâyesi var, bellek her şeydir. Muhafazakârlığın en önemli özelliği belleğin muhafazası olması gerekirken Türkiye’de belleği muhafaza edenler solcular oluyor, muhafazakârlar da sanki belleğe ihtiyacımız yok, bir an önce modernleşmemiz lazım diye düşünüyorlar. Hatta benim konuşma içerisinde kapitalizme panzehir olarak bahsettiğim küçük esnaf yapısını çağ dışı olarak görüyorlar. Kelimenin anlamına uygun muhafazakârlık böyle olmaz.

Dolayısıyla ben denedim demek zorundayız. Bu ahlaki ve İslami bir sorumluluktur. Dönüp İslamcılığımızı yeniden hatırlamalıyız. 80 ve 90 İslamcılığının böyle problemleri vardı. Bu yaşanan AKP, CHP, Refah üstünde küresel bir süreç. Bu nedenle Ak Partililer dâhil yeni bir tebliğ faaliyeti yürütmeliyiz.

Evsizler ve kentsel dönüşüme maruz kalanlar seçmen de değil aslında ve kolaylıkla toplumun diğer kesimleri tarafından öteye atılabiliyorlar. Bunları dillendirdiğimizde kalkınmaya köstek olduğumuz, çağın gerekliliklerini algılayamadığımız yönde eleştiriler alıyoruz. Mücadelede söylem bazına bir yönelim var ama halkın bu konuda bir dert sahibi edilmeye yönelik bir kaygının olduğunu göremiyoruz.

Halk sorunların farkında ama bir şey yapamıyor. Bir şeyler yapmak o kadar kolay değil. Sonuçta biz de okumuş çocuklarız ve onları anlayamayız. Bizim bir işimiz var, güvencemiz var. Biz rahatlıkla seyahat edebilir, mahalle değiştirebiliriz. Ama bizim gibi olmayan çok geniş bir kitle var. Ben küçük çocukların dahi çalıştığı ya da kimsenin çalışamadığı ailelerden bahsediyorum. İstanbul’da trafik ışıklarında su satan çocukları düşünelim. Biz hikâyeyi tam olarak anlayamıyoruz. O kadar zayıf insanlardan bahsediyoruz ki; onların kendi kendine örgütlenerek haklarını almalarını bekleyemeyiz. Biraz olsun yardımcı olmak lazım. Yardımcı olmak derken “biz her şeyi bilen süper insanlar, onlara el uzatalım” demiyorum. Arkadaşlar benim genel çağrım şehre dönülmesi üzerinedir. Şehirden kaçmayalım, şehirde sadece örnek olalım. İnanın çok şey fark edecek.

Hocam genelde kentsel dönüşüm örnekleri İstanbul üzerinden veriliyor. Ama Osmanlı mimarisinin hâkim olduğu şehirlerde kısmen de olsa tarih kentsel dönüşüme direniyor. Ama diğer şehirlerde Osmanlı mimarisi yok, az sayıda Selçuklu eseri var. Bu şehirlerin dönüşümünde kentsel dönüşüm adına Selçuklu şehri yeniden inşa edilmek istenirken kadük bir yapı ortaya çıkıyor. Aslında olmayan bir kent yeniden inşa ediliyor. Eğer Mersin ve İzmir gibi doğal güzellikleri de sınırlı ise şehri üniversite kampüsü ve alışveriş merkezi esir alıyor. Mesela Kastamonu ve Kırşehir örnekleri vasat örnekler. Bu konuda görüşlerinizi merak ediyorum hocam, bir de zaman epey ilerledi son sözlerinizi de alalım isterseniz.

Doğru diyorsun ama bugün konuştuğumuz eğilimler bakımından ben aslında Anadolu’nun İstanbul’u yeniden ürettiğine inanıyorum. Uzun uzun oralarda çalışmadık tabi ki ama gözlemleme, üzerine konuşma fırsatımız oldu. İstanbul model yeniden üretiyor ve diğer şehirleri de etkiliyor. Kendinde hizmet kenti olmaya çalışılan pek çok Anadolu şehri var.

Allah nasip ederse bu bahar İLEM’de bir kentleşme atölyesi yapacağız. Orada lisans son sınıf tezinden başlayarak, lisansüstü öğrencileri buluşturup bu konular üzerine konuşacağız. Bunun Ankara’da burayla ilgili sizin yapmanız lazım. Böyle böyle anlayacağız meseleleri. Yerelde bunları dert eden insanlar artık üretime yönelik çalışmalıdır. Güçleri de birleştirerek ilerlemeliyiz. Çoğunuzu bu alanda çalışmaya davet ediyoruz.

 

 

1 Response

  1. 6 Şubat 2014

    […] oldu, çok fazla konuşamasak da. Bir çok yazısını ve söyleşisini okumuşluğum var. Ankara’daki arkadaşların kendisiyle yaptıkları sohbetin dökümünü okuyunca aklıma gele… Bu vesileyle Ankara’daki arkadaşlara da selam olsun, elleri dert […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.