Fatma Bostan Ünsal ile Söyleşi: “İktidarı zarar verici kapasitesi üzerinden görmek gerekiyor. “

~SÖYLEŞİ~

Toplumsal, siyasal ve ekonomik yaşamında dine ağırlıklı referans vererek yaşayanlar anlamında Müslümanların adil, şeffaf, katılımcı, kimsenin hakkının yenmeyeceği bir kurum veya zemin kurmakta pek de başarılı olamadıklarını söyleyebiliriz. (Yimpaş deneyimlerinden biliyorsunuz) Çünkü şeffaflıktan uzaklaştı. Ya resmi olacaksınız, resmi olduğunuz takdirde, resmi mekanizmalar o kontrolü sağlayabiliyor. Bu resmiyetten uzaklaştığınız anda ekonomik olarak ne kadar sömürüye açık bir zemin olduğunu biliyoruz. (Almanya’daki işçiler üzerinden biliyoruz) Benzer şekilde resmi olmasına rağmen Türkiye’deki siyasi partiler kanununda lidere verilen geniş haklar nedeniyle pek çok konu liderin iki dudağı arasında, bütün partilerde olduğu gibi Ak Parti’de de eşitler arasında birinci konumda olan Recep Tayyip Erdoğan şu anda tek bir lider konumuna gelmiş oldu. Ama sadece yasal zemine bağlamak bir kaderci anlayış da olur. Biz siyasi partiler kanununu değiştiremediğimiz sürece hep böyle mi olacak? Hep siyasi parti liderleri ali kıran baş kesen mi olacak diyebiliriz. O yüzden toplumların da, bu partileri kuranların da etkili olabileceği, dönüşüm sağlayabileceği bir ihtimal olabilir. Hem yasal düzenleme hem de toplumsal yapıdaki bu eksiklik buraya getirmiştir diye söyleyebiliriz. Bir başka açıdan Ak Parti’ye baktığımızda Türkiye’nin siyasi tarihine de göz atıp bir şeyler söyleyebiliriz. %70-%30 şeklinde bir bölünme var Türkiye’de; muhafazakar sağ %60 – %70, sol da en fazla %30. Tabii bu her zaman böyle olmuş değil, 1980 öncesinde rahmetli Bülent Ecevit’in %47 oy aldığını da biliyoruz. Ama genel olarak sağın hakim olduğu böyle bir siyasi kültürle gittikçe kaynaşılmış durumda. Ak Parti ilk kurulduğunda %36 almıştı. Türkiye’de geçerli olan %60 blok sağ eskiden bölünüyordu; ANAP, MHP, DYP bunlara bölünüyordu, zamanla Ak Parti’de toparlanma olmuş oldu, Demokrat Parti’ye benzer şekilde. 1960 öncesi iki parti; CHP ve DP öncesinde bir de seçim sistemi nedeniyle, resmi sistemden farklı olarak, muhalefetin çok daha dezavantajlı olabileceği bir şekilde sağ iktidar 10 yıl boyunda DP döneminde iktidar olmuştur. 1960 yılındaki ihtilal ve sonrasında DP liderinin trajik bir şekilde idam edilmesi bütün bir Türkiye halkının zihninde neredeyse travmaya yol açtı. 1950 – 1960 arasındaki Demokrat Parti’nin yaptığı hiç bir olumsuzluk ifade edilemiyordu. Çünkü ifade edildiği zaman bu trajik sonu meşrulaştırmış gibi anlaşılıyordu. Türkiye’de partilerin nerelerde yanlış yaptığına dair bir eleştiri kültürü oluşmadı çünkü bizim ilk çok partili deneyimimiz zaten 1950 yılında olmuştu. 1946 yılında vardı ama o 1946 yılındaki seçim için “açık oy gizli tasnif” diyorlardı. İktidarın el değiştirmesi 1950 yılında olmuştu. 1950 yılında DP’nin çok sayıda yanlış uygulaması var. Bizim ilk deneyimimiz 1950’den sonra olduğu için daha sonra da yani siyaset bilimcilerimiz de halk da medya da buna referansla yolunu bulacaktır bir şekilde. Mesela Amerika’da yeni tartışma yapılırken kurucu babalar, 1780 – 1781 yılında yani neredeyse 250 yıl önce yaşamış insanların görüşleri üzerinden okumaya çalışıyorlar. Bizim de çok partili sistemimiz 1950’de başlamıştır. Bizim için o dönem hiçbir şekilde ders alacağımız bir dönem olmadı maalesef. Herhangi bir şekilde DP’nin yaptığı bir hataya referans vermek, Menderes’in trajik ölümünü meşrulaştırmak gibi anlaşıldığı için ders alamadığımız ve tam tersine bu sağ iktidarların da hep destek almak için yaslandığı duvar oldu. Halbuki bunun da aslında artık kırılması gerekiyor. DP sırasında şu olmuştu CHP ana muhalefet partisinin -zaten tek parti var- genel başkanı İsmet İnönü’nün meclise gelmesi yasaklanıyordu. 12 oturum falan meclise gelme yasağı almıştı pek çok başka basına yönelik sansür yine söz konusu. Bundan sonraki siyasi hayat da sürekli kesiliyor on yılda bir on beş yılda bir askeri darbelerle, daha sonra 28 Şubat’ta olduğu gibi post-modern darbeyle. Sürekli geçmişten ders alıp bundan sonra uygun davranalım da diyemiyoruz. 10 yılda bir askeri darbelerle yeniden yeni bir ekip, yeni bir parti gündeme geliyor. Medyada da eleştirel olarak referans olarak alabileceğimiz partilerin yanlış yapabileceğine dair bir diskurun bulunmaması Ak Parti için de bir dezavantaj olur. Ak Parti’nin bir başka dezavantajı, bu bütün partiler için geçerli olabilir: Türkiye’de siyasetin uzun süre vesayetçi siyaset olması. Yani daha çok kurucu elitlerin, askeri ve siyasi bürokrasinin önemli olduğu; siyasetçilerin, daha sınırlı alanlarda iş yaptığı bir siyaset geçerliydi Türkiye’de. Ak Partinin son 4-5 yılına kadar böyleydi. 1960 yılında askeri ve siyasi bürokrasinin sınırladığı alanın dışına çıktıklarında siyasetçilere bir şekilde hadleri bildiriliyordu. Had bildirme, bazen ordu tarafından bazen de yargı kurulları tarafından yapılıyordu. Bu da siyasetin kendisini olgunlaştırmasına engel olan bir husus… Çünkü sürekli darbeler geliyor. Belki siyaset aslında çeşitli güçler ortaya çıkaracak bu güçler arasında bir denge kurulacak, bundan mahrumdu vesayetçi demokrasi nedeniyle. Başörtüsü yasakları bunun en bariz örneği. Türkiye’de %80 civarında insan başörtüsü yasağına karşıydı ve kadınların %60 civarı da başını örtmesine rağmen başörtülüler eğitim hayatından çalışma hayatında hatta siyasi alandan dışlanmışlardı. Neden oluyordu bu? Çünkü vesayetçi bir demokrasi… Bu alanlarda kırmızı çizgiler var. Siyaset bu alanlarda top koşturacaktı. Bu askeri yargı bürokrasisinin nispeten son dönemde zayıfladığını biliyoruz. Vesayetçi demokrasi ortadan kalkıyor ama bu sefer de gerçek demokraside olması gereken; güçlerin birbirlerini dengelemesi, birbirleriyle nasıl çatışacağının nasıl uyuşacağının bir tecrübesi yok. Şu anda gördüğümüz bir kaos. Güçlü hatta neredeyse artık hakim parti diyoruz, değil mi, kaç seçime girdi Ak Parti sürekli iktidarını sağlamlaştırıyor. Parti içi problemleri olduğu gibi partinin dışında bu partinin hangi güçler tarafından dengeleneceğinin, meşru bir şekilde nasıl olacağının tecrübesi yok. Bir taraftan dışındaki atmosfer de Ak Parti’nin uzlaşmasını hiç de cesaretlendirecek bir yapıda değil, bunu da görmek lazım. Zaten her zaman için ben yapısal okuma taraftarıyım. “Çok iyi insanlar var, çok iyi insanlar olduğu için bir parti çok iyi”den ziyade. Türkiye toplumunun yapısı ve kurumları ve hatta hukuki durumu da bir şekilde bizi böyle bir yapıyla karşılaştırmıştır diye düşünüyorum. Ak Parti’nin bir başka problemi vesayetçi bir yapı içerisinde ortaya çıkması. Şu anda vesayetçi demokrasinin bir şekilde aşıldığını görüyoruz. Ordunun da yargının da anayasa mahkemesi gibi, eski gücü yok. 2008 yılında Ak Parti neredeyse kapatılıyordu ceza almıştı hatta. İrticai hareketlerin odağı olduğu kabul edilmişti Anayasa Mahkemesi tarafından, sadece kapatılma cezası verilmemişti para cezası verilmişti. Böyle bir şey söz konusu değil bugün. Sadece yargı demokrasisi de siyaseti belirleyen çok önemli bir husustu, ordu için de benzer şeyi söyleyebiliriz. Bu tersinden, Ak Parti’nin de karşısında böyle bir güç yok, böyle bir gücü zaten savunmuyoruz. Vesayetçi demokrasi olmasın. Demokrasi tabiri Amerika’da çok yaygın değildir demokrasi yerine “checks and balances” derler, yani denge denetleme. Türkiye’de denge denetleme kurumları, kültürü yok. Bunun olması lazım. Ak Parti’nin de şanssızlığı böyle geçerli meşru işleyen bir sistemin olmaması. Bu da gittikçe tek kişinin hakim olduğu bir yapıya doğru evirilmesine yol açmıştır diyoruz. Biraz da sosyolojik bir gözlem yapmak istiyorum. Tamam Türkiye vesayetçi demokrasiye sahip, siyaset bilimi olarak baktığımızda böyle. Ama bir başka husus; son dönemde Habermas’ın artık klasik demokrasi temsili demokrasinin de sorunları çözmemesi üzerine “kamusal alan” diye tabir ettiği bir ifade var, ona ben katılıyorum: Temsili demokrasiler sorunları zaten çözmüyor, herkesin eşit olarak gireceği kamusal alan tabiri Türkiye’de bu çok yanlış anlaşıldı, kamusal alan devlet dairesi gibi anlaşıldı ve bir yasağı meşrulaştırdı yine tersinden. Tamamen bunun dışında, herkesin özgür olarak katılabileceği, eşit olarak katılabileceği ve birbiriyle müzakere edebileceği ve aslında görüşlerini de değiştirebileceği ve bu zeminin de  hem parlamentoyu hem de yargıyı bile etkileyebileceği bir kamusal alan. Bu kamusal alan da işleyememiştir, sorunlarını bu kamusal alanda müzakere ederek de çözememiştir Türkiye halkı. Böyle bir eksiklik de, herkesin eşit olarak katılacağı bir müzakere zemininden yoksun olmak da bütün partileri etkilediği gibi ak partiyi de etkilemiştir. Fakat bu iletişimin kamusal alanda olabilmesi için herkesin girmesi ve etkileşim halinde olması gerekiyor. Sadece Türkiye’de problem yok, Batı ülkelerinde de problem var. İletişim Amerika’da büyük medya tekellerinin elinde zaten. Türkiye’de de benzer şekilde, serbest, herkesin sesini duyurabileceği şekilde bir iletişim yok. Ama facebook, twitter dediğimiz sosyal medya üzerinden iletişimin bu kamusal alana hizmet edecek şekilde bir ihtimal sunduğunu da görüyoruz. Kamusal alanın yeni zeminleri olabilir sosyal medya, buradaki herkes etkin olarak girebilir. Bir dergi, gazete çıkartamazsınız gerçekten büyük bir sermaye gerekiyor ama herkes facebook’a twitter’a girebilir, tartışma zemini yürütebilir. Bu çerçevede yeni bir şeyden bahsetmek istiyorum. Basri arkadaşla da konuşmuştuk. İtalya’da duymuşsunuzdur “Beş Yıldız Hareketi”. Bir komedyen tarafından kurulmuş, bir arkadaşı daha var sanırım o da web sitesi yapıyor. %25 civarında oy almışlar ve 560 milletvekilinden 90’ı gibi yüksek bir milletvekili oranı çıkartmışlar. Roma belediye başkanı bir kadın ve bu hareketten… İnternet üzerinden örgütleniyorlar ve bir parti bile değil, hareket şeklinde örgütlenmiş. Bizde ne vardır hareketin başı en iyi yerlere gelir, burada hareketin başı galiba herhangi bir yerde değil yani milletvekili de değil. Belediye başkanı olan kadın ilk defa siyasete girmiş. İlginç tarafı şu: İnternet üzerinden bir şeffaflık da sağlanıyor. İtalyan yasaları mı buna izin veriyor bilemiyorum. Hareketin çıkış noktası yolsuzluk, yolsuzluklara karşı internette hesap vermesi gerekiyor, yeterli hesabı veremezse altı ay içerisinde geri çağırılıyor, yani üyeliği de düşüyor. Bilemiyorum, İtalya hukuku buna nasıl izin veriyor bunu bilemiyorum, sadece bunu belirteyim. Kamusal alanı belirleme şeklinde sosyal medyanın ve aynı zamanda siyasetin de ne kadar dönüştürücü olabileceğini İtalya örneğinden görüyoruz. Benzerinin İspanya’da da olduğu söyleniyor. İspanya hakkında bilgim yok, İtalya hakkında da çok az bilgim var, çünkü bu konular çok fazla işlenmiyor. Başa dönersek Ak Parti kurulduğunda “yolsuzluk, yasaklar ve yoksulluk” önemli bir maddeydi. Bunların üzerine kuruldu fakat bunların ne kadar gerçekleştirebildiğini şeffaf olarak göremiyoruz. Kurumlarımızda böyle bir tecrübemizin olamaması, insanlarımıza karşı şeffaf olmasını sağlayacak kurumsal alışkanlıklarımızın olmaması bir problem. Yasamız da böyle bir şeye sevk etmiyor. Sayıştay’ın etkisi gittikçe azalıyor. Sosyal medya üzerinden bunların dile getirilmesinin de çok önemli olacağını düşünüyorum, partileri buna zorlamak için. Siyaset biliminde kamu personel yönetiminde en trend kavramlardan biri hesap verebilmek ve şeffaflık. Türkiye’nin hukuki yapısında da bunlar geçmektedir. Yeni kabul edilen personel yasasında bunlar var ama herkesin zihninde yer eden ve günlük olarak bir bakanlığın, bir partinin şeffaf şekilde çalışabilmesini sağlayacak konuma gelmediğini biliyoruz. Bunlar kanunlarda var ama hayatımızda yok. Ak Parti de çıkışında yolsuzluğu önemli bir problem olarak gördü. İlk mitingleri görürseniz bunlardan bahsedilir. Hayata geçirilecek mekanizmaları, yasal düzenlemeleri kurmakta başarısız oldu. Anlaşılıyor ki bunu halk yapacak, biz yapacağız. Bunu zorlayacak enstrüman olarak da ben sosyal medyanın önemli olduğunu düşünüyorum. İtalya örneğini de bunun için vermek istedim.

Özetleyecek olursak:
Mükemmel derecede olmasa da Ak Partinin ilk kurulduğunda güçleri birbirine yakın, geçmişleri de ortak olan, birbirleriyle yemişlikleri içmişlikleri de olan, belli tecrübeyi paylaşmış bir grup tarafından kurulduğunu söyleyebiliriz. Recep Tayyip Erdoğan da eşitler arasında birinci konumundaydı. Zamanla Türkiye’nin hem yasal olarak bazı eksiklikleri nedeniyle, siyasi partiler kanunun lidere çok yetki veren konumda olmasıyla, gerek bundan gerekse de Türkiye’deki toplumsal yapıdan kaynaklanan bazı problemler nedeniyle tek lidere bağlı bir partiye evirildiğini söyleyebiliriz. Ekonomik olarak Almancıların dövizlerinin buradaki ekonomik zenginleşme için kullanıldığını ama daha sonra ve hatta sömürüldüğünü tekrar bu borçların iade edilmediğini biliyoruz. Resmi bankadan almış olsalardı ödenecekti ama bankaya da yönelik bazı problemler nedeniyle o şeffaflığı, güvenilirliği sağlayacak alternatif kurumları üretemediği için; o toplumsal yapıda olmadığı için bu olumsuz sonuç ortaya çıktı. Türkiye’de sadece Ak parti değil partiler, tek liderin egemen olduğu, liderin ne yaptığının çok sorgulanmadığı, liderin nasıl karar verdiğinin bilinmesinin gerekli olmadığı bir yere evirildi. Bunu sadece Ak Partiye, hatta lidere, liderin kültürüne bağlamak anlamlı değil. Toplumun genel eğilimini onlar da yansıtmıştı. Türkiye halkı çok eşitlikçi, çok şeffaf da lideri böyle olduğu için böyle diyemeyiz. Genel sorunları Ak Partide de görüyoruz daha çok liderin egemenliğinde olan bir parti. Türkiye’nin siyasi tecrübesi dolayısıyla da bazı problemler var vesayetçi demokrasi olageldiğinden siyasetin sorunları çözemediğini biliyoruz. Siyasetin üzerinde vesayet kurumlarının çok hakim olduğu bir siyasi ortam vardı, bu yüzden de gerçekten oluşmuş, dengeyi oluşturan meşru güçler yoktu. Ancak bundan sonra ortaya çıkacak, yani bu vesa    yetçi demokrasinin öyle veya böyle aşıldığını söyleyebiliriz. Vesayetçi demokrasi dediğimiz zaman da askeri veya sivil bürokrasiyi kast ediyoruz. Bundan sonra da bu güç dengesinin oluşturulabileceği bir zemindeyiz. Bir başka problem de bu, Ak Parti nasıl davranacaktı? İlk çok partili deneyimimiz olan 1950 – 1960 yılları arasındaki o deneyime hiçbir şekilde başvuramıyoruz. Adnan Menderes’in çok acı bir şekilde idam edilmiş olması 1950 – 1960 yılları arasındaki  olumsuz olaylara bakıp ders almamızı engelliyor. Bu yüzden hem sosyal olarak, ekonomik olarak, hem siyasi olarak böyle bir lider hakimiyetinde bir parti görüyoruz şu anda. Ben hiçbir zaman geleceğe olumsuz bakmam, buradan Türkiye’nin ve bütün dünyanın da çok pozitif katkıları olabileceği yeni gelişmeler içinde olduğunu görüyoruz. Özellikle sosyal medya ve kamusal alan Türkiye’nin problemini çözme yolu bu kamusal alanda herkesin sorunları konuşarak ve bunu meclise de aktararak olabilir. Biz yakın zamana kadar vesayetçi demokrasi nedeniyle temsili demokrasiyi bile işletemiyorduk, temsili demokrasi uygulansa bile pek çok sorunumuz çözülecekti. Dünyada temsili demokrasinin de artık aşıldığı, herkesin bir araya gelerek tartıştığı, meclisi belirlediği, yargıyı belirlediği kamusal alanda etkili olacak sosyal medy,a herkesin parasına puluna bakılmadığı önemsenmediği rahmetli Mustafa Koç’la benim eşit olarak girebildiğim, zenginliğin hiçbir katkısı olmadığı bir mecra. Sosyal medyanın şeffaflık ve tartışılabilirlik için çok önemli bir zemin olduğunu da söylemek istiyorum. İtalya üzerinden örgütlenen %25 civarında oy alan ve Roma gibi büyük belediyelerin de bu hareketin liderleri tarafından alındığı da göz önünde bulundurarak, sadece benim öngörüm olarak da söylemiyorum. Belediye başkanı seçilmek önemli değil bu şeffaflığı internet üzerinden devam ettirecek bir kültürün, bunu zorlayacak bir hareketin olmasının önemli olduğunu söyleyebilirim.

 

~SORU-CEVAP~

Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla ilgili Ak Partinin ilk kopuşunu, raydan çıkışını ilk defa ne zaman hissettiniz? Hangi kırılma olayı oldu ki artık bu yapıyla bu iş yürümez dediniz?

Bu bir süreç tabii ki…

Bana sorarsanız ilkin kopuş yeri, en büyük sıkıntı; siyasi partiler kanunu yani vatandaşın verilen listeyi oyladığı bir sistem. Türkiye’ye demokratik kurumların kurulmasındaki en büyük engel. Bu açıdan Türkiye’deki partilere baktığınız zaman bir tane parti var o da chp, başka yok.

O zaman şöyle söyleyeyim, Ak Parti kurulurken üyenin delegeyi belirleyeceği bir sistemdi ilk ön gördüğümüz. İlçelerde teşkilatlanmalarındaki herhangi bir üye o ilçenin genel kongreye göndereceği delegeyi belirleme hakkına sahipti. Bu güzel bir şey, fakat nasıl oluyor arkadaşlar? Bu ilkeyi benimsiyorsunuz, ilçe başkanı ne yapıyor? İlçe başkanı da partide etkin olabilmek için kendi istediği insanları üye yapıyor. Delegeyi belirleme hakkından feragat etmek istemiyor, tek bir garanti yolu var, nedir, kendi istediklerini üye yapmak. “Şu kişi delege olsun” dediğinde itiraz etmeyecek insanları üye yapıyordu. O yüzden ilk dönemde insanlar defalarca üye olmalarına rağmen bir türlü üye olarak görünemiyorlar, gerçekten üye yapılmıyorlardı. İlk ne zamandı, gerçi o zaman fark etmemiştik bunu. Çünkü şöyle bir şey vardı daha seçimler olduğu zaman, 2001’de kuruldu 2002’de seçimler oldu, iktidar oldu. Hemen bir buçuk sene içinde tüzük değişikliği yapmak zorunda kaldık. İlçe başkanları üye yapmıyor, üyeler geliyor diyor ki “biz geliyoruz bizi üye yapmıyor”. Ne yapacaksınız, mecbur değiştiriyorsunuz. Yani eski sisteme dönüyorsunuz. İlçe başkanının delege yapmasını sağlayan bir tüzük değişikliği, ancak bu şekilde üyelik yapılabiliyor

Yine bir şey fark etmiyor. İl başkanının bir kıymeti harbiyesi yok, dolayısıyla tabandan gelen istekler arzular merkezi sisteme iletilmiyor. O zaman iş kalıyor sanal aleme. Bütün partiler için bunu söylüyorum, MHP’de de on beş yıldan beri il başkanını sen yapmışsın, delegeyi sen seçmişsin, Devlet Bahçeli kongreye gidiyorsun ona bile cesaret edemiyorsun. On beş yıldan beri sen yapmışsın buna rağmen bile rekabete giremiyorsun. Dolayısıyla da sanal aleme kalıyor iş.

Zaten dedik bu şekle gelmiş olması Türkiye’nin hukuki yapısıyla da ilgili. Başka bir hukuki yapıda çok daha farklı partiler çıkabilirdi veya toplumsal yapısı farklı olsaydı bu da olabilirdi. Sürekli hesap soran; sahabelerden biri, savaşlara katılıyorlar, ganimet alıyorlar; bir tanesi gömlek giymiş, sahabeden biri yakasına yapışmış: “Bana düşen ganimetten gömlek çıkmıyordu sana nasıl çıktı bu gömlek?” Bu doğru bir şey, bunu sormak doğru. Çok uzağız bu noktaya, herkesin güçlü olabileceği bir yerde ancak denge kurulur. Onun haricinde bir tek kişi güçlü oluyor, bütün diğerleri de bundan şikayetçi aslında bakmayın işte belki Bülent Arınç bu pozisyonlardan çıktıktan sonra bunu daha yüksek sesle dillendiriyordu. Aslında hep içinde vardı, zikzaklarından anlamışsınızdır. Bunu ifade etmeyen insanlar da var, insanın kendi psikolojisine aykırı çünkü insan demek inisiyatif alan demek yani inisiyatif alamıyorsanız insanlığınızdan kaybediyorsunuz demektir. Bilinçli veya bilinç dışında bunun ızdırabını çekiyorsunuz

Çok öğretici bir konuşmaydı, çok teşekkür ederim öncelikle. Kamusal alan tartışmasında sosyal medyayı idealize eden bir kamusal alan olarak değerlendirmek güzel de, bir de somut gerçeklikler var karşımızda, diğer kamusal alan dediğimiz yerleri kamusal alan olmaktan alıkoyan bütün engeller aslında sosyal medya için de geçerli. Belki maddi anlamda sınıf farklılıkları oraya girmemize engel olmuyor ama sonuçta bugün birçok insanın orada fikirlerini ifade etmekte tedirgin olduğu da bir gerçek. Bahsettiğimiz üç y’den bir tanesi olan yasaklar nedeniyle.

Evet yasaklar. Özellikle bu dönemde Ak Partinin kurulduğu dönemle kıyaslanmayacak ağır yasaklar söz konusu. Bunu söyleyebiliriz. Özellikle olağanüstü hal iyice bizi kritik bir dönemde bırakıyor ama bu yasaklarla da mücadelenin hiç olmayacağı anlamına gelmez. Her zaman için bir yolu bulunur, kadınlar da bu yolu bulmakta çok mahirdir. Yeni dönemin de yükselen gücünü kadınlar olarak görüyoruz, yan yollardan yani. Elbette ki o Ak Partinin kurulduğu üç y; “yolsuzluk yoksulluk ve yasaklar” özellikle yasaklar bölümü çok ağır bir şekilde devam ediyor maalesef. Kurulduğu zamanki problemlerin bir çoğu şu anda da devam ediyor. Bu yeni kamu yönetimi yasaları, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi kavramlar eskiden bilmediğimiz kavramlardı artık kullanıyoruz. Ama bunu görmüyoruz, bunu görmek ve uygulamak, takipçisi olmak bundan sonraki gündem olacaktır. Alternatif bir parti kurmak, klasik parti kurmak daha zor olduğu için bu sosyal medya ve Beş Yıldız Hareketi’ni örnek verdim. Bir parti kurmak çok büyük mali gücü gerektiren bir şey ama internette örgütlenen bir parti bize ışık olabilir, aynı sorunları dile getiren bir zemin olarak böyle bir ümidi barındırıyor diye söyledim

Hocam bu vesayet meselesi biraz karışık bir meselebence. Şöyle, Ak Parti’nin değiştiği ve devletin görünmeyen güçleri yargılayıcı düşüncesinden ziyade, gerçi onlar da var ama, diğer güçleriyle de barıştı. Aynı zamanda yargı ve diğer kurumların etkisini azaltmadaki yöntemi de daha çok yasal bir düzenlemeden ziyade orayı ele geçirmesi gibi oldu bu süreçte biraz. Şunu düşünüyorum, hani biraz zor da Ak Parti bir gün giderse yine vesayetçi sistem devam etmiş olmuyor mu? Vesayetin asıl sebebi, orada farklı olan bir ekip gelen iktidarı baskı altına almış olması, şu anda o baskılamayı hissetmiyor, baskılamaya gerek duymuyor çünkü zaten barışıklar. Yerine başka bir parti geldiğinde bu vesayetçi sistem devam etmiş olmayacak mı?

Kurum olarak vesayet diyorduk. 28 Şubat başbakanını hatırlayın, rahmetli Erbakan terleyerek o MGK’nın kararını imzalamıştı ya da anayasa mahkemesi 2008’de partiyi kapatabilirdi. O anlamda söylüyorum, ilişkiler bağlamında söylemiyorum. Ordu veya yargı kurumlarının böyle bir gücü yok. Başka türlü aralarında ilişki olabilir, birinin tahakkümü olabilir, açık cereyan etmiyor olaylar ama buna klasik anlamıyla vesayet diyemiyoruz.

Şöyle dersem daha netleşir, eski Fazilet Partisi bugün olsaydı o baskıyı hissetmez miydi asker tarafından?

Valla bilemiyorum yani. Ama gördük genel kurmay başkanı terör örgütü başkanı olarak yargılandı, yani kurum olarak askerin artık bir şey üzerinde son sözü söyleme hakkı yok, kurum olarak. Ama problem şeffaf olarak gerçekleşecek o meşru güçlerin birbirini dengeleyeceği bu da oluşmuş durumda değil milletvekillerinin bile dokunulmazlıkları hemen kaldırılabilir. oturmuş bazı şeyler var Amerika başkanı iki dönem yapıyor bir daha yapmıyor bizden her gelen 82 anayasasından sonra her cumhurbaşkanı bir tek merhum evren diyeyim, bilmiyorum evren de kalkıştı mı, her cb 2. kere seçilmek üzere bir girişimde bulunmuştur. Özal’ın da öyle bir girişimi yoktu başbakan olmak istemişti. Kendisini vazgeçilmez olarak görüyor, başka kimsenin yerine gelemeyeceği bir değerde görüyor kendisini. Ne oturmuş kurumlar var ne teamül, nihayetinde teamül de önemli yasa maddesi olmasa bile teamüle uygun davranmak da önemli.
Bir de siyaseti çok dışımızda görüyoruz, aslında evdeki ilişkilerden itibaren o gücün nasıl kullanılırsa meşru olacağı evde de aynı şekilde buna yönelik kafanın pek yorulmadığı aslında güçlünün her yerde son sözü söylemesinin normal görüldüğü bir kültürde başka yerdeki gücün de son sözü söylemesine kimsenin itiraz edeceğini düşünemiyorum. Bunun da artık tartışılmaya başlandığını görüyoruz zaten. Özellikle kadın hareketiyle evde bunun tartışılmaya başlanması giderek diğer organizasyonlarda da güçlüyse son sözü söyleyemezin meşru bir iddia olarak kabul edilmesi de dönüştürücü güce sahiptir diye düşünüyorum. Fakat bu topumda böyle arabada bile böyle güçlüyseniz karşıdakine yol vermeme hakkına sahipmişsiniz gibi küçük çıkarımız için hepimizin en güzel davranacağı kurallardan feragat ediyoruz bu her yerde büyüyor güçlü kendini kurallardan azade hissediyor. Bizden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum eleştirdiğimiz pek çok kişinin, biz de olsak benzer tavırda olabiliriz hem yapımız hem de hukuk sistemimiz bizi buna sevk ediyor.

Hani bir zincir vardır, bir konu vardır toplumda; liyakatsiz insanlar geldiği zaman onlar da arkasından liyakatsiz insanları çağırır. Bu şekilde gider bir müdahale olmadığı sürece. Ak Parti’nin kuruluşunda önemli mevkilerdeki insanlar hakkında müspet düşünceleriniz var, nasıl bir kadro olduğuna dair bir kaç şey söylediniz. Bu nasıl dönüştü de bugün insanların şikayet edeceği şekilde liyakatsiz insanlar var? Ahlaki bazı problemlere dikkat çekiyor insanlar, o ahlaki değişim nasıl oldu acaba? Çünkü bir yerde bir şeyin kırılmış olması ve tırnak içinde kötü insanların gelmiş olması gerekiyor.

Zaten onu söyledim yapı oraya sevk ediyor. Bir de Cumhuriyetin kurucuları ya demokrasi iyi bir sistem hadi alalım dedi, öyle yaptı. Yani tarihimizin, tecrübemizin getirdiği ve meşrulaştırdığı bir şey yok. Ciddi olarak bunun tartışıldığını da söyleyemeyiz. O yüzden buraya geliyorum işte, Mill şunu demiş: İyi bir siyasi sistem nedir? Yöneticinin akıbetini ve ahlakını bozmayacak bir sistemdir. Ama böyle bir sistem üretilmesi ve bunun dillendirilmesi de önemli bir şey. Bu tartışmaları demokrasi değil başka bir yapı üzerinden de tartışabiliriz, yapı tartışmaları yapılması lazım. Bu yüzden de “şu kişi iyidir, şu kişi kötüdür”den çıkıp yapı üzerinde durmak istiyorum ben. Öyle bir yapı kuralım ki kötü bir insan bile gelse yapamasın, o denge sistemiyle eli kolu bağlanmış olsun.

Yapıyı oluşturacak olanlar kimler?

Biziz. Bu da nasıl olacak, tartışmalarla olacak. Öyle bir siyasi sistem getirelim. Ahlakın da bozuluyor akıbetin de bozuluyor seni kontrol edecek bir yapı üretemezsen. Bunun üzerinde durmamız seslendirmemiz önemlidir diye düşünüyorum.

Şöyle bir teori var: Cemaat ve Ak Parti’yi, cemaat dediğim şu anda terör örgütü olarak anılan yapı, bu yapıyla beraber ortak bir yükseliş hikayesi var. İkisi de muhafazakar dindar taşradaki dindarlıkla bürokrasideki dindarlık, tırnak içerisinde bu ikincisi, arasında beraber bir yükseliş hali var. Bunun dışarıdan görebildiğim kadarıyla değerlendirebiliyorum belediyeci selametçiler ve bürokrat olup sızan namazı gizli kılan tipler arasında bunların bir koalisyonu vardı. Bu anlamda Ak Parti’yi bir bileşke olarak okuyorum şahsen. Şimdi bu iki şeyden bir tanesi terör örgütü ilan edilip düşürülmüş durumda. Bu ayrışma neden? Ak Parti; hangi saiklere, hangi dönüştürme gücüne güvenerek kendisini var eden diğer kanalı ortadan kaldırabildi?

Ben o kadar kesin konuşamayacağım ama şunu söyleyebilirim. Ak Parti ilk kurulduğu zaman şöyle söyleniyordu -eksik bırakmışım bunları, şimdi aklıma geldi- kendi adıma, Ak Parti’nin kurulma sürecine katılmama beni sevk eden hikaye şöyleydi: FP kapatıldığı zaman niçin kapatıldığını biliyorsunuz, Merve Kavakçı’nın başörtülü olarak meclise gelmesi. Başörtülü bir siyasi figürün olması irticanın odak noktası olmasına tekabül ediyordu. Bunun üzerine başörtülü kadınlar daha büyük bir baskı altında kalmışlardı. Başkent Kadın Platformu olarak FP’nin kapatılmasına itiraz ettiğimizde buna karşı mücadele edeceğimizi de dile getirmiştik. Sonra parti ile ilgili böyle bir teklif gelince mücadele zeminlerinden biri olarak gördük. O dönemde hep şöyle bir diskur vardı: Biz ekonomiyi önemsiyoruz, birinci maddemiz ekonomi. Açıkça söylemiyorlar tabii ama; biz başörtüsü meselesini önemsemeyeceğiz, önce ekonomi. Hala partinin kapatılması söz konusuydu. Partinin 6 başörtülü üyesi vardı. Başörtülü kadınlar milletvekili olamayacağı için kurucu da olamazlar çünkü kurucu olmak için milletvekili seçilme yeterliliğine haiz olmak gerekir diye bir kanun var, o maddeye göre Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu başvurmuştu Anayasa Mahkemesine. Fakat çok ilginçtir Anayasa Mahkemesi bu başvuruyu oy birliğiyle reddetti. Reddedilmesine rağmen “başörtülü olmak” olmaması gereken bir şeymiş algısı uzun süre devam etti. Ben şöyle düşünüyorum, biraz da suçu atmak mı, başörtüsü füruattır şeklindeki fetvaya da dayanarak olmasa da olur şeklindeki anlayış Ak Parti’de de devam ediyordu. Başörtülü kadın, hatta kadın; zaten aktif olmasa da olur evde olsa daha iyi anlayışı sürdüğü için çok da dert etmediklerini düşünüyorum.Bu mesele halledilmemiş olsaydı, zaten çok yenidir 2011 yılında çözüldü, bugün Recep Tayyip Erdoğan’ın yanında böyle bir desteğin olmayacağını düşünüyorum. Çok rahat harcanırdı bu sorun çözülmemiş olsaydı. Büyük kitleler için bu sorunun çözülmesi büyük meşruiyetti. 2002 yılında iktidar oldu 2011’e kadar biz Başkent Kadın Platformu olarak ya da ben başörtüsü sorununun çözülmediğini her yerde dile getiriyordum. Bu dile getirişimiz hiç de hoş karşılanmıyordu. Biz de şunu söylüyorduk: Bu sorun devam ediyor mu, ediyor. O zaman şimdi de konuşuruz eskiden de konuşurduk. Zaten bize şunu söylüyorlardı, haklı olarak: “Siz sorununuz çözülmediği halde konuşmuyorsanız demek ki siyasiydi sorununuz”. Cemaatle yakınlıklarının olduğu dönemde başörtüsü meselesinde çok daha vurdumduymazdı Ak Parti.

Yani dindar kadınların desteğini alarak mı bu noktaya geldi?

Hayır yani sorunun çözülmesi bir meşruiyet kazandırdı. Elini güçlendirdi gerçi Mehmet Ali Şahin %1,5’un sorunu demişti, bu da bu meselenin ne kadar geri plana atıldığını gösteriyor aslında. 2011 seçimlerinde başörtülü aday olsun demiştik, başörtüsü mücadelesini destekleyenler bile şimdi zamanı değil demişlerdi. 1999’da Merve’yi destekleyen kesim 2011’de zamanı değil demişti. O zaman 1999’da neden zamanı olsun, rahmetli Bülent Ecevit’in ne suçu vardı? Bizde hak konsepti yerleşmiş değil. Bir partiye ya da bir lidere bütün suçu at herkes iyi bir tek o kötü değil. Yasağı sorun olarak gören %80 de “sen ne diyorsun” demedi. Benzer şekilde bu yasaklarla karşılaşan insanlara da yardım edilmedi. “Siyaset çözerse çok iyi, çözemezse başka bir zaman da çözebilir” gibi bir anlayış var. Toplum kendini değiştirmedikçe yönetim de değişmeyecektir. Bu siyaset biliminin bir tezi, Allah’ın da sözü.

Partideki kadınların görünürlüğü ses çıkarması ve 2012’de şemdinlideki olay saldırı….. partide istenmeyen 3 kadından biri olarak sizin isminiz geçiyor, ayşe böhürler var…. o süreçte partiden dışlanmanız vs sizin şu an geldiğiniz nokta, fetöden khk ile birikte çalıştığı yerden atılmak ama ayşeböhürler bir susma orucuna giriyor şu ara….bu süreç nasıl oldu? bunun içeriden bilgisini verebilir misiniz, bu tasfiye süreçleri nasıl gerçekleşiyor? o zamanın başbakanı Recep Teyyip Erdoğan’ın azarladığına dair vs. ifadeleri var…

Ben azarlanmadım, öyle söyleyeyim, bilmiyorum. Özgün ve güçlü birey olmadığı için özgün ve güçlü kadın da yok. Mekanizmalar öyle işlediği için. Özelde kadınlara yönelik olumsuz bir ön yargı olsa bile pozitif ayrımcılık konusunda Recep Tayyip Erdoğan’ın partisine karşı mücadele ettiğini söyleyebilirim. Kendisi, 2006 Sabah Gazetesi manşetinde Ak Parti’nin ataerkilliğinden şikayet etmişti. Şunun için söylüyorum tek bir kişiye bırakmak uygun değil. Partide hukuki bir kota yok, kadın hareketinin en önemli gündem maddelerinden biridir bu. Hatta şimdi kota da denmiyor fermuar sistemi deniyor, yani %50. Ak Parti hukuki kotaya karşı. Hukuki olarak değil fiili olarak kota olduğunu biliyorum, bu zaten ifade ediliyor. Daha önce %10’du sonra %20’ye çıktı. İl yönetimi için de geçerli, il kongrelerine gittiği zaman bakıyordu genel başkanken ve başbakanken, eğer %20 kota kadınlar için gerçekleşmemişse kongre günü apar topar bulunuyordu. Buna rağmen il yönetiminde erkekler kadınları çalıştırmak istemiyordu. Kadınlara yönelik pozitif uygulamanın yapılması gerektiğini kendi ifadeleriyle söylüyorum: “İki yarışmacı var, birini bağlamışsın diğeri koşuyor sonra bağını çözmüşsün hadi koş geç yetiş diyorsun bu olabilir mi nasıl olamazsa kadınlar için özel çabaya gerek vardır.” Kendi ifadeleriydi bunlar, yiğidi öldür hakkını yeme.

Mesela teknik eleştiriler, tahliller öz eleştiriler yapıyoruz ama daha çok misyon odaklı bir öz eleştiri oldu mu geçmişe dönük? Çünkü Ak Parti dediğimiz şey özellikle darbe sonrası vücut bulmuş bir parti, bütün darbeler birer terbiye süreçleridir. Ben 15 Temmuz sonrasındaki darbe sürecinin de bunun bir devamı olarak yaşandığını düşünüyorum. Ak Parti de 28 Şubat sonrası kurulan bir parti. 28 Şubat, zayıf da olsa İslami hareketlerin terbiye edildiği bir süreç en nihayetinde. Aslında 12 Eylül’ün bir uzantısıdır. Basri de biraz değinmeye çalıştı herhalde, bunun bir küresel ilişkiler boyutu var. Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç falan tartışmıştı Amerika’dan izin alınıp alınmama durumu, o teknik detay gerçekleşmiş veya gerçekleşmemiş olabilir. O çok önemli değil, önemli olan Ak Partinin iktidar yılları boyunca ne yaptığı. Bu anlamda mesela siz ya da sizinle beraber olan arkadaşlar geçmişe bakıp, ne diyelim Türkiye’deki müslümanların en çok değer verdiği konu Filistin meselesidir, bir antisiyonizm falandır. 15 Temmuz’da bir darbe girişimi oldu veya onun devamında başka şeyler oldu, meclis ilk çalışmaya başladığı zaman israil ile dostluk anlaşması imzaladı Ak Parti, küreselleşmenin bir ayağı olarak parti tüzüğünü oluşturdu. Politikaları da alabildiğine bu yönde cereyan etti. 2000 yılında Türkiye’deki en zengin yüzde birlik kesim toplam zenginliğin %38’ine sahipken yaklaşık 2014’te bu %55’e tırmanan bir seyir izliyor. Dolayısıyla bu küresel ilişki ağları hem sermaye hem büyük şeytan Amerika’dan tutalım bugün Rusya’yla olan, siyonizmle, içerdeki sermayeyle olan ilişkilere kadar. Peşinden bütün müslümanların yerel ve küresel sisteme en azından kimisi şekli biat kimisi de sesini çıkaramaz bir teslimiyet çerçevesinde Ak Parti eliyle getirilmiş olması. Birincisi kurucuların bu misyondan habersiz olduğu şekline bir yargıya mı sevk ediyor; ikincisi haberleri var ama bunu çaresizlik şeklinde mi ele alıp süreç içerisinde mi bunu planladılar; üçüncüsü sonradan haberleri oldu da keskin bir öz eleştiri, reddiye, tahlil bunlara tabii tuttular mı? Çünkü gizli kapaklı bir siyasi süreç değil, tüzüğüyle küresel ilişkileriyle ortada gelişen bir şey. Bu nedir, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üçüncüden başlayacak olursak keskin bir öz eleştiri süreci yok. Genel olarak benim durumumda bakmış olursak; şu an ben yapılan üzerinden eleştiri yapma taraftarıyım ve yapılacak olan şeye itirazımı her zamanda yapmışımdır. İlk zamandan beri muhalefet dönemindeyken de yapmışımdır, insan haklarından sorumlu başkan yardımcısı olarak bazı olaylara tepki gösterelim derken de yapmışımdır. Daha sonra da Amerika’nın Irak’a müdahalesi sırasında da yapmışımdır. Öncesine yönelik bahsettiğiniz hususları konuşmayı çok uygun bulmuyorum, spekülasyon olduğu için. O açıdan tabii ki Irak’a Amerikan askeri müdahalesinden itibaren daha sert görüşümü söylemişimdir. Ama bunun sebebi olarak “daha önce icazet aldılar ve bunu yapmak zorunda hissediyorlar kendilerini” şeklinde değil; bu savaş olmaması gereken bir savaş, bizim coğrafyada diyerek o şekilde, Amerika’nın bir piyonu olarak gördüğü için değil. Doğruyu söylemek gerekirse her adımda yapacakları ve yaptıkları üzerinden eleştirmeyi kendim için doğru buluyorum. Böyle yapmışımdır. Siz daha çok o çerçevede bakıyorsunuz herhalde. Bu zaten çok yaygın değil, kitlesel bir öz eleştiri durumu yok. Genel olarak da pek çok kurucunun şu anda partiyle alakası yok ama süreç içerisinde eleştirel olabiliyorlar, Suriye politikasında etkili olmuştur mesela Yaşar Yakış. Tabii yoksulluk derken, yoksulluğu gelir adaletsizliğinden ve gelir bölüşümünün adaletsizliğinden ayırmamak lazım, bu da eleştirilir. Ama bunu Amerika’nın sonucu demeyi uygun bulmuyorum, hatta tam tersine şöyle düşünüyorum Ak Parti kurulurken liberal değerler dediğimiz şeye daha önem veriyordu veya Avrupa Birliği kurumları veya hukuki metinleri bizim için önemliydi. Mesela, Avrupa Birliği özerk yönetimler şartını ilk dönem çekincesiz meclisten geçirmişti hatırlıyorsanız o dönem Ahmet Necdet Sezer karşı çıkmıştı. 2005 yılında geçirselerdi belki bizim problemimiz, sorunlarımız daha rahat hallolacaktı. 2005 yılındaki pozisyonun çok gerisine düşmüş olduk. Halbuki 2007 den sonra Ak Parti rahatlıkla cumhurbaşkanından onay alabilecek bir konumdaydı, biliyorsunuz cumhurbaşkanı istemediği halde onay verdi pek çok olayda. O yüzden kendisinin de bakanlar kurulunda evet dediği bir şeye asla hayır demezdi. Avrupa kurumları veya sözleşmelerinden daha geriye düştüğünü söyleyebiliriz, bunu da olumlu bulmuyorum.

Nasıl oluyor da bu kadar etkin bir akit bozulmasına rağmen, bir kırılmaya yol açmıyor bu durum kuruluş anında kurulmuş bir mutabakat var orada,  bu mutabakat bugün koşullarda baktığımızda bozulmuş oluyor.

Konjonktür zaten. Geriye bakarsak şöyle düşünebilir miyiz? O vesayetçi demokrasi için, destek için önemli Avrupa Birliği kurumları, çok hesapçı davrandıklarını düşünmüyorum, olaylar bu şekilde gelişiyor. Ondan sonra da artık ihtiyacınız yok bu tür desteklere, eliniz daha rahat çünkü artık toplumdan da bir şey gelmiyor. Çok tabiidir, küçücük çocuklarda bile bu böyledir. Çocukların son dönemde bu kadar şımarması da böyle bir şey, güç aldıkça onu çoğaltmak ister. Çok tabii ve insani bir şey, engel olmadığı zaman böyle gider, istismara kadar gider mutlak iktidar. Zaten siyaset biliminin bir tek yasası varsa iktidar bozar gittikçe bu iktidar güçlendikçe bu tür şeylere ihtiyaç duymadığı için.

Öyle demek istemedim, konuşmanızdan anladığım kadarıyla “yolsuzluk yoksulluk ve yasaklar” üzerine kuruluyor, vesayet meselesi üzerine kuruluyor.

İşte bunun mekanizmalarını kuramıyoruz. İslam siyaset felsefesi de açın bakın hep yönetici üzerinde durur, yönetici şöyle olmalı böyle olmalı, şu olur bu olur. Yönetici değil ki esas olan yapı, o yönetici nasıl bir mekanizmayla yapacak.

Demek istediğim şu aslında, siyaset açısından bakarsak Ak Partinin ortaya çıkışı bir kopuş aslında kendisinden… dolayısıyla kopuş iradesini gösterebilmiş bir gelenekten söz ediyoruz. Buna karşın bugün böyle bir konuma yeniden böyle bir siyasi tıkanmayı yeniden yaşıyor olmamıza rağmen bir kopuş yaşamıyor Ak Parti. Bu bana şaşırtıcı geliyor.

Kopuş, doğru. 2001 yılında kuruldu bir sene sonra iktidar oldu, saikleri oturmadan kısa bir süre sonra iktidar gibi ağır bir sorumluluk. Yerini bilemeden, ben biraz daha rahat konuşuyorum bir parti tecrübesi olduğu için, yerine oturması için yıllar geçmesi gerekiyor.

Bu kopuşu biraz da Erdoğan etkilemiyor mu? Erbakan pasifize olduktan sonra saadetten faziletten kopuş gerçekleşmiş şu anda Erdoğan’a bir şey olmadan siyasi hayatı sonlanmadan herhangi bir kopuş beklemek ne kadar gerçekçi ki?

Arkadaşlar şu andaki bu kanun ve kararnamelerle mağduriyetler yaygın. Çok büyük bir sıkıntı bu, basına yansımıyor ama Ak Parti hem seçmeninin hem de Ak Parti yöneticilerinin sıkıntıları basına yansımıyor. Benim görebildiğim kadarıyla bu mağduriyetler üzerinden büyük sıkıntı içindeler. Hukukun üstünlüğü tartışıldığı bu yere gelebilirse Türkiye için çok hayırlı olur. Anlıyorsunuz tabii ki; bu mağduriyetlerden, yapılanlardan dolayı üzüntüm büyük. Ama buradan bir şey çıkabilir. Bu kopuş ve hukuka tekrar gelmek, herkesi kapsamak, bunun üzerinden bir yere gelinebilir. Çünkü bu sıkıntı oluşturmuş durumda diye biliyorum ama bu basına yansımadı. Gerek Ak Parti seçmeninin, hatta üst düzey Ak Parti yöneticilerinin bu konudaki yaklaşımları yansımıyor basına.

Az önce vesayetçi demokrasi enstrümanlarından bahsettiniz. Şu anda geldiğimiz noktada bizim aslında bir anayasa mahkemesinin sahiden bir vesayet durumuna ihtiyacımız var. Biz o kavramsallaştırmaya çıkınca biraz hata yapıyoruz, bunu bir vesayet olarak değerlendiriyoruz ama bu tamamen kof bir temsili demokrasi övgüsüdür. .. Her zaman olağanüstü doğruyu yapmaz biz onu en yakın gezi parkında yaşadık danıştay karar verdi Allahın belası bir kemalist kurum olarak tasfiye edilmesine karar verdi. Şu anda hiçbir yürekli namuslu hukuk insanının çıkıp da “ya siz n’apıyorsunuz” diyememesi de aslında o vesayetin kaldırılmasıyla alakalı. Bu kavramsallaştırma bizi bence kötüye götürüyor.

Haklısınız ama yargı kurumlarının halkın vicdanından farklı olarak onları da baskı alacak şekilde uygulamasından bahsediyoruz vesayet derken. Halkın ne dediğinden bağımsız olarak karar veriyor bu başörtüsü meselesi mesela, halk %80 destekliyor ama anayasa mahkemesi reddetmişti. Vesayet dediğimiz öyle herhangi bir referansa gerek olmadan halkın üzerinde bir baskı mekanizması olarak bulunması. Vesayet derken anladığımız herşeyden bağımsız layüsel olarak borusunu öttürmesi.

Ben merak ediyorum hem sizin dahil olduğunuz kuruluş sürecinde, hem de şu an sizce Ak Parti destekçisi kadınların Ak Parti’den başörtüsü dışında bir talebi var mı?

Başörtüsü konusunda da çok talepleri olmadı. 2011 seçimlerinde başörtülü aday gösterilmesi gerektiğini söylemiştim, o zaman sırası değil demişlerdi. Genel olarak şöyle: Onlar zaten iyi niyetli, yaparlar, çözerler… Biz bu sorun devam ederken dile getirdiğimizde bile itiraz ediyorlardı muhalefet yapıyoruz diye.

Siz kendi adınıza da konuşabilirsiniz başörtüsü meselesi dışında toplumsal cinsiyet eşitliği yönünde bir talebiniz oldu mu? Ya da bir huzursuzluğunuz, eleştiriniz var mıydı?

Ben İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler mezunuyum, Boğaziçi Üniversite’sinde master yaptım ve 3 yıl önce çalışma hayatına başladım. Yani başörtüsü herhangi bir sorundan benim için çok önde. Pek çok insan anlamıyor, başörtüsü benim için en büyük problemdi, pek çok insan için de böyleydi. Başörtüsü problemine yönelik genel olarak bu kamusal alanı çalıştıramamamız dolayısıyla da Ak Parti kitlesinin şüphe duyması bütün kurumlara ve medyaya biraz da bu dönemde yaşadığı olumsuz tecrübeden. Bu konuya vurgu yapmak aslında sinirleri ayağa aldırmak demek, çok iyi anlıyorum sizi. Ama bu kadar şey oluyor ve Ak Parti toplumu hiç itiraz etmiyor. Düşündükleri ne? İktidar bir bozulursa tamam, başörtülüler düşecek, hiçbir şey yapamayacak. Bu kadar tutunmalarının bir sebebi bu. Buradan anlamamız gereken şu ve bu çok da korkutmalı bizi; herhangi bir iktidar, halkın %80’inin karşı olduğu bir şeyi yapabiliyor ve başarılı olabiliyor. Demek ki bu iktidarlar çok da acımasız olabilirler. Böyle bir bakış geliştirmemiz gerekiyor. Nasıl bir iktidar olabiliyor ki büyük bir insan topluluğunun karşısında olduğu bir şeyi bile elinin tersiyle itebiliyor ve bu bir ayaklanmaya bile sevk etmiyor. Bu bizi korkutmalı. Bu kadar desteği olmayan bir hususta demek ki iktidar neler neler yapabilir diye korkmamız lazım. Muharrem ayı, Hz. Hüseyin bize bunu anlatmalı. iktidar nasıl canavarca olabiliyor, peygamber torununu bile katledebiliyor. İktidarı sınırlayacak her şeyi getirmemiz lazım. Önce yapmamışız ama bu yapamayacağımız anlamına gelmez, düşünürüz, tartışırız ve ben ona inanıyorum ki insanlar doğruluğa inandıklarında desteklerler. O kamusal alan önemli. İktidarı zarar verici kapasitesi üzerinden görmek gerekiyor. Ak Parti’den ve Erdoğan’dan bağımsız olarak iktidarlar yeni mağduriyetler üretebiliyor. •

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.