İlker Cörüt İle Söyleşi: “Belki de gerçek etkiler üretecek bir muhalif ve radikal siyaseti ancak Türklüğün İçinden bir eyleme ve konuşma pozisyonu bulabilirsek İcra İmkanına kavuşacağız.”

İlker Cörüt ile 19 Ocak 2017 tarihinde büromuzda gerçekleştirdiğimiz söyleşinin metnini ilginize sunuyoruz.

Milliyetçi Olmayan Bir Türk Etno-Politik Siyasetin Mümkünlüğü ve Zarureti

Milliyetçi olmayan bir Türk etno-politik siyasetin mümkünlüğü ve zaruriliği, sevgili Nejat Ağırnaslı’nın Kobani’de IŞİD faşizmine karşı savaşırken şehit olmasından sonra üzerine özel olarak düşünmeye başladığım bir mesele. Konuşmamın çeşitli safhalarında da konunun Kürt meselesiyle olan ilişkisi bağlamında birkaç şey söyleyeceğim; belki tartışmayı oradan da derinleştirmek mümkün olabilir.

AK Parti’nin Türk milliyetçiliği de Kemalist Türk milliyetçiliğinden esaslı bir fark göstermez. Nihayetinde “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan” dendiğinde bahse konu milletin Türk milleti olduğunu hepimiz biliyoruz.

Milliyetçilik dediğimiz fenomen bugün dünyanın pek çok yerinde yükselişte: Rusya’da Putin, İngiltere’de Brexit, Macaristan’da Orban, Türkiye’de Erdoğan, Amerika’da Trump, Hindistan’da Hindu milliyetçiliğinin iktidarı… Milliyetçiliğin neden tüm dünyada yükselen bir fenomen olarak karşımıza çıktığı meselesine bu konuşmada girmeyeceğim. Benim bugünkü konuşmam milliyetçi olmayan bir Türk etno-politik siyasetin mümkünlüğü ve zarureti meselesini ele alıyor. Mümkünlük sorusunu şu an için bir kenara bırakıp zaruret meselesi üzerinde bir şeyler söylemek istiyorum. Milliyetçi olmayan bir Türk etno-politik siyasetin üç sebepten dolayı zaruri olduğunu düşünüyorum. İlk olarak, Türklük Türkiye’deki en güçlü kolektif kimliği oluşturuyor. Türk milleti gerçek sonuçlar üreten gerçek bir kolektif varlık. Biz böyle bir kolektif kimlik yokmuş gibi davranabiliriz, bu kimliği yok sayabiliriz, ve bu çok da yapılan bir şey, ama yok saymanın sonuçlarından kaçamayız. Dolayısıyla Türklüğü bir gerçeklik olarak görmek ve tanımak lazım. İkinci sebebe gelince, Türklük ve Türk milleti milliyetçilik tarafından suistimal ediliyor. Bu istismar siyasi, insani ve ekolojik yıkımlar üretiyor. Bugün Türkiye’de biilfiil yaşadığımız bir süreç. Bu istismarın önü alınmak durumunda. Milliyetçi olmayan bir Türk etno-politik siyasetin zaruriliğinin üçüncü sebebine gelince, muhalif ve radikal bir tavır almak için Türklüğümüzden boşanmak durumunda değiliz. Kimliğimiz bünyevi olarak tutucu ve iktidar üretici olamaz. Ve hatta belki de gerçek etkiler üretecek bir muhalif ve radikal siyaseti ancak Türklüğün içinden bir eyleme ve konuşma bulabilirsek icra imkanına kavuşacağız.

Milliyetçi Olmayan Etno-Politika Neye Tekabül Eder?

Peki, milliyetçi olmayan bir Türk etno-politik siyaset nedir? Bununla tam olarak ne kastediyorum? Bunu açıklamak için öncelikle milliyetçilikten kastımızın ne olduğunu net bir şekilde ortaya koymamız gerekiyor. Milliyetçi bir siyaset nedir? Milliyetçilik çok farklı türlerde tanımlanıyor: Fransız milliyetçiliği, Alman milliyetçiliği, sivil milliyetçilik, etno-kültürel milliyetçilik…Gellner’in milliyetçilik tanımı üzerinden gidecek olursak, milliyetçilik, ulusal birimle siyasal birimi çakıştırma meselesidir, yani kültürel-ulusal olanı siyasal olanla çakıştırma, üst üste getirme meselesidir. Bu tanımın biraz üstüne gidelim: Milliyetçilik en genel anlamıyla söyleyecek olursak; toprak, halk ve hükümranlık prensibinin tarihsel özgün bir eklemlenmesi, bir sentezidir. Ulus egemen olarak tasavvur edilir, yani toprak, halk, hükümranlık üçlüsü arasında belirleyici olan hükümranlık ilkesidir. Çünkü bir etnik grubun, bir halkın milliyetçilik öncesinde de şu veya bu düzeyde varlığından bahsedebiliriz. Milliyetçiliği tarihsel olarak özgün kılan mesele burada hükümranlık, egemenlik prensibinin devreye giriyor olmasıdır. Ulus, Benedict Anderson da söylediği gibi, egemen bir varlık olarak tasavvur edilir: “Hakimiyet kayıtsız, şartsız milletindir.” Nerede olursa olsun, ulus egemen bir varlık, egemen bir kimlik olarak tasavvur edilir. Bu milliyetçiliği anlamak açısından hayati derecede önemli bir şey, yani milliyetçiliğin egemen bir varlık olarak tasavvur edilmesi bir kuraldır.

Peki, nedir bunun sonuçları, ne gibi anlamları var ulusun egemen bir varlık olarak tahayyül edilmesinin? Burada egemenlik meselesinin üzerine kısa bir tartışmaya girmemiz gerekiyor. İlk olarak; egemenlik prensibinde egemen olan tektir, egemen egemen olduğu alanda ortak kabul etmez. İkincisi, hakim olana mahkum olunur; egemen, egemenlik kurduğu üzerinde bir mülkiyet hakkına sahiptir, burada bir özel mülkiyet ilişkisi vardır. Sizin özel mülkiyetiniz üzerinde mutlak egemen olduğunuz şeydir. Egemenlik prensibi ve özel mülkiyet ilişkisini mülk, mülkiyet, temellük, melik, malik ve diğer etimolojik akrabalıklar üzerinden de takip etmek mümkün olabilir. Üçüncü olarak, egemenlik aşkın bir şeydir, kutsaldır. Özellikle milliyetçilik bağlamında egemenlik hiç dünyevi bir şey değildir, zira egemenlik ulus bağlamında tanrısal egemenliğin ikamesiyle ortaya çıkar. Toparlarsak, egemen ortak kabul etmez, tektir; egemen egemen oldukları üzerinde bir mülkiyet ilişkisi kurar, yani onlar egemenin özel mülkiyetidir; üçüncü olarak ise, egemenlik kendinden başka bir referansa ihtiyaç duymayan bir aşkınlığa bizi götürür.

Peki, bu üç özelliği akılda tutarak milletin egemen birşey olarak tasavvur edilmesinin anlamına dair nasıl bir çıkarım yapmak mümkün olabilir? Eğer ulusu bir teklik olarak tasavvur ediyorsak, milliyetçilik halkın üniter bir yapı olarak tasavvur edilmesiyse, bu teklik kendisini, Michel Foucault’yu hatırlayarak söyleyecek olursak, disipline edici bir norm olarak dayatacaktır. Bu dayatma kültürel maddi siyasetteki ifadesini kültürel tekçilik ve idari merkeziyetçilikte bulacaktır. Yani ideal bir milliyetçilik, kültürel tekçi ve idari merkeziyetçidir. Bu egemenliğin ortak kabul etmemesiyle alakalı bir husustur. Egemenliği mülkiyet ilişkisi bağlamında düşünecek olursak; egemen egemen oldukları üzerinde tam bir mülkiyet hakkına sahip oluyorsa, toprak vatan olarak, vatan da ulusun özel mülkiyeti olarak tasavvur edilir. Yani egemen ulus dışında o topraklarda yaşayanlar ya göçe zorlanır, ya katledilir, ya asimile edilir, ya da en fazla bir azınlık statüsü içinde ikinci sınıf bir varlık sürmelerine müsaade edilir. Üçüncü olarak egemenliğin aşkınlığına geliyoruz. Burada halihazırda iktidarda olan ve iktidar olmak için savaşan milliyetçi hareketler arasında bir ayrım yapmak gerekir. Benedict Anderson meçhul asker anıtlarına da değinerek biyolojik, çıplak yaşamın ulus için feda edilmesinin milliyetçi ruh haline içkin olduğunu ileri sürer. Milliyetçi bir militan için çıplak yaşam bir yüktür; milliyetçiliğin gözünde en değerli bedenler şehit ve gazi bedenlerdir. Tabii çok ilginç başka bir şey var; iktidara gelen milliyetçi hareket için bunun sonucu daha başkadır. İktidara gelen bir milliyetçi hareket için ulusun bir aşkınlık olarak tasavvur edilmesi, ulusun biyolojik kısıtlardan, hastalıklardan, yoksulluktan kurtarılmasını gerektirir. Egemen bir ulus; biyolojik kısıtlar, hastalıklar, yoksulluklar, vs. tarafından belirlenmeyen, bunların üzerine çıkmış kutsal bir politik entite olarak ortaya çıkmalıdır. Diğer bir deyişle, iktidardaki milliyetçi hareket için ekonomik büyüme ve kalkınmanın fetiş hale gelmesi gerekir. Yani ekonomik kalkınma ve büyümenin fetiş hale gelmesi aslında milliyetçiliğin aşkınlık olarak tasavvur edilmesiyle iç içedir. Ekonomik büyüme ve kalkınma milliyetçilik için rasyonel birşey değildir, bir fetiştir. Toplayacak olursak: ulus egemen bir varlık olarak tasavvur edilir dediğimizde; kültürel tekçi ve idari merkeziyetçi, vatanı ve toprağı ulusun özel mülkiyeti olarak gören ve ekonomik büyüme ve kalkınma fetişi ile hareket eden bir yapıyı tarif etmiş oluyoruz.

Türk Milliyetçiliğinin Karakteri
Milliyetçiliğin ana parametreleri olarak bunları ifade etmek mümkün. Milliyetçilik; toprak, halk ve hükümranlığın hükümranlık prensibinin belirleyiciliğinde ortaya çıkmış tarihsel, özgün bir eklemlenme biçimini ifade eder. Hükümranlık prensibinin belirleyiciliğini takip etmek için Türk milliyetçiliği özel bir kolaylık sunar. Yani Türk milliyetçiliğinin Türk’ü coğrafi ve tarihsel bir belirlenmişlikten adeta bütünüyle yoksundur. Türkiye’de vatan, yani toprak, ve halk bu eklemlenme ilişkisi üzerinde neredeyse hiç söz sahibi olamamıştır. Toprak üzerinden gidecek olursak, mesela kültür milliyetçiliği olarak tanımlanan Alman milliyetçiliğinde vatan toprağı çok kutsal bir şeydir. Alman’a ruhunu veren, o Alman toprağıdır. Alman toprağını korumak hayati derecede önemlidir, dolayısıyla Alman milliyetçiliğinde ekolojist damar kuvvetlidir. Halkın tarihselliği üzerinden gidecek olursak, anti-kolonyal milliyetçiliklere öncülük eden yerel Batılı elitler sömürgeciye karşı halkın desteğini almak için yerel halkın aslında katılmadıkları kimi inanışlarını, kimi değerlerini, törelerini, geleneklerini sanki bunlara katılıyormuşçasına kendi milliyetçi programlarına katarlar. Bu sebeple anti-kolonyal milliyetçilikler şu veya bu düzeyde melez programlar ortaya çıkarır.

Tekliğin kendisini bir değer olarak gözümüzün içine sokan bu millet ve vatan kavrayışı hükümranlık prensibinin coğrafyayı ve tarihselliği adeta hiçleyecek ölçüde belirlediği bir milliyetçilik tasavvurunu gözler önüne sermektedir.

Biz de Kemalist Türk milliyetçiliğine bakıldığında, melez ya da şu veya bu düzeyde ekolojist olan bir milliyetçi programla karşılaşmayız. Türk milliyetçiliği, Osmanlı subaylarının, çözülen ve paramparça olan Osmanlı’dan kurtarabildikleri üzerine kurulan devlet merkezli bir projedir; bunu özellikle belirtmek lazım. Burada aslında saf milliyetçi bir yere doğru geliyoruz. Türk milliyetçiliği coğrafyanın ve halkın özgünlüklerinin pek az damga vurduğu bir milliyetçiliktir. Bu anlamda da çok devlet merkezli bir milliyetçiliktir; vatanı ve toprağı sahip olunana ve halkı (Türklüğü) de sahip olan devlete indirger. Yani Türk sahip olan dışında bir şey değildir, vatan sahip olunan dışında pek az bir şeydir. Burada Türklük devlete eşitlenmiştir. Türk aslında devlettir. Bunu başka bir şekilde ifade edecek olursak, Türk, egemenlik ve ev sahipliğini imleyen bir boşluktur. Siz Türküm dediğinizde, buranın sahibi benim demiş oluyorsunuz. Türk ile başlayan bir cümle esasen bir sahiplik jestinin parçasıdır, sahip olmaya ilişkin birşeydir, ev sahibinin kendisi olduğunu ifade etmektir. Bu anlamda çok da erildir.

AK Parti’nin Türk milliyetçiliği de Kemalist Türk milliyetçiliğinden esaslı bir fark göstermez. Yani burada da tarihsel ve coğrafi belirlenimin solukluğu milliyetçilik tasavvurunda hakimdir. AK Parti Türk vurgusunu pek az yapıyor, son zamanlarda biraz daha fazla yapmaya başladı ama nihayetinde “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan” dendiğinde bahse konu milletin Türk milleti olduğunu hepimiz biliyoruz. Türklüğü, oyunu alıyor olduğu Kürt kesimleri gücendirmemek maksadıyla ya da bir takım İslamcı-ümmetçi mirasın kısmi etkileri nedeniyle yerli ve milli vurgusuyla ikame ediyor görünse de yerli ve milli vurgusunun yerine kolayca Türkü koyabilirsiniz. AK Parti’nin Türk milliyetçiliğinin Türk-yerli-milli tasavvurundaki Türkün ne kadar soyut, ne kadar coğrafi ve tarihsel belirlenimden uzak bir egemenlik figürü olduğunu görmek için bu tasavvurun Erdoğan’ın hemen her mitinginde tekrar ediyor olduğu sloganlaşmış ifadesine bakmak yeterli olacaktır: “tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan.” Tekliğin kendisini bir değer olarak gözümüzün içine sokan bu millet ve vatan kavrayışı hükümranlık prensibinin coğrafyayı ve tarihselliği adeta hiçleyecek ölçüde belirlediği bir milliyetçilik tasavvurunu gözler önüne sermektedir.

Bırakalım AK Parti’yi, muhalif siyaset yapma adına ortaya çıkanların bile Türk milliyetçilerinin Türklük hakkında anlattıkları hikayeyi, yani Türklüğü her türlü coğrafi ve tarihsel belirleniminden soyutlayan, Türklüğü mitolojik menkıbevi bir kendilik olarak koyutlayan hikayeyi benimsediklerini görüyoruz. Mesela İsmet Özel bir süredir bu Türklük meseleleri üzerine yazan çizen bir figür. Özel şunu söylüyor: “Türk kafire karşı direnen Müslümandır.” Bu test etmenizin mümkün olduğu bir önerme değil, inanırsanız inanırsınız. İsmet Özel’i çok seviyorsanız, tamam doğru demiş diyebilirsiniz; sevmiyorsanız ne saçmalamış diyebilirsiniz. Test edilebilir bir şey değil buradaki önerme; burada tanımlandığı haliyle Türklüğün coğrafi tarihsel belirlenimi yok. Yani yine bu mitolojik, menkıbevi sahalarda turluyoruz. Türklük meselesi üzerine yazıp çizen, Türklük meselesinin eleştirisini yapan akademisyen Barış Ünlü’ye bakalım. Onun yaklaşımı da Kemalist Türkçülüğün Türklük hikayesini başka bir açıdan onaylıyor. Şöyle ki, Ünlü’ye göre Türklük, bir takım ayrıcalıkları ve imtiyazları olan Türk’ün bu ayrıcalıklı konumunu doğallaştıran, normalleştiren görme ve görmeme, bilme ve bilmeme, duygulanma ve duygulanmama hallerini ifade eder ve başka da bir şeyi ifade etmez. Türklüğü iktidara eşitleyen bu yaklaşımın Türklük eleştirisi, eleştiriyor olduğu Türk milliyetçiliğinin Türklük hakkında anlattığı hikayeyi olduğu gibi benimsemektedir.

Türklükle Ne Yapacağız?

Milliyetçi olmayan radikal bir Türk etno-politik siyaset esasen muhafazakar bir siyaset olamaz, çünkü Türklük adına muhafaza edecek pek az şey kalmış durumda. Radikal Türkçü bir siyaset bugün her şeyden önce bir özeleştiri, yıkım ve yeniden inşa siyaseti olabilir.

Ne yapacağız peki? Türklükten kurtulalalım mı? Türklük yüzleşip kurtulmamız gereken bir kimlik mi? Türklüğü iktidarla özdeşleştirecekseniz ve her türlü iktidar ilişkisine karşı mücadele iddiasındaysınız Türklükle yüzleşip onu terk etmek dışında bir seçenek kalmamış oluyor. Benim önerim Türklüğü olduğu gibi anlamaya çalışmak. Yani Türklük derken mitolojik, menkıbevi sahalarda gezinmeyelim; Türklüğü bir maddilik olarak, Türk milletini milletlerden bir millet, kavimlerden bir kavim olarak kabul edelim. Türklerin yüzyıllar boyunca İslam’ın sancaktarlığını yaptığı, devletler kurup devletler yıktığı gibi söylemlere mesafelenerek düşünelim. Yani Türklüğü coğrafi ve tarihsel belirlenmişliği içinde teşhis etmeye çalışalım. Buradan bakıldığında Türklüğün, tabii ben Anadolu Türklüğü için konuşuyorum, gerçekliğini şöyle tanımlayabiliriz gibi geliyor: Oğuz Türkmenliğinin Anadolu’nun fiziki ve beşeri coğrafyasının unsurlarıyla, İslamla ve son 2-3 yüzyıldır Batı ile kurmuş olduğu tarihsel, özgün bir etkileşimin ortaya çıkarmış olduğu kültürel bir daire. Bazıları Türklüğü çoğullaştıran böyle bir tanıma itiraz edebilir. Geçenlerde Tayfun Atay da yazdı ve bu Noel Baba kutlamaları üzerinden yapılan öz kültürümüze dönelim çağrılarını değerlendirdi. Biliyorsunuz, öz kültür meselesi Erdoğan’ın da çok sık yaptığı vurgulardan bir tanesi. Peki ama öz kültür diye bir şey var mı? Bütün kültürler, Amazon ormanlarındaki kabileleri hariçte tutacak olursak, şu veya bu ölçüde melez değil mi? Dolayısıyla sanki hala Türkiye’de bir otantik millet var, bir de onun karşısında Batılılaşmış gayri-milliler varmış gibi son 2-3 yüzyılı askıya alan, tarihsel gerçekliği reddeden bir yerden mi konuşacağız? Son 2-3 yüzyılda Batı bir ölçüde bizim de bir parçamız olmadı mı? Milli olanı Batı’dan bütünüyle ayırmak kolay mı ya da mümkün mü? Bu noktada Türklüğün daha çoğul bir kavrayışını edinmemiz gerektiğini düşünüyorum. Türklük dediğimizde bunu bir melezlik olarak tanımamız lazım. Melezliğin kendisine bir övgüyle değil de maddiliğin gerçekçi teşhisi açısından söylüyorum bunu.

Türklüğün çoğul karakteri üzerine yaptığım bu vurguyu Türk milliyetçiliğinin Anadolucu damarı içinde de görebiliyoruz. Örneğin Nurettin Topçu genel olarak Türklükten değil de Anadolu Türklüğünden yola çıkar ve anlatıyı 1071’den başlatır. Topçu’ya göre Anadolu Türklüğü, göçebe Oğuz Türkmenliğinin Anadolu’da Eti ziraat tekniğiyle ve İslamla karşılaşmasının ortaya çıkardığı bir terkiptir. Burada tabii şöyle bir detay var: Eti ziraati dediğinizde, o kadar geri götürdüğünüzde Kürtler hiç yok resmin içinde, Rumlar yok, Ermeniler yok. Yani Nurettin Topçu’dan analadığımız kadarıyla bu Türkler Etiler ile etkileşime geçmiş ama Ermenilerle, Rumlarla, Kürtlerle, Yahudilerle bir etkileşime geçmemişler, ilginç bir durum. Aslında belki Nurettin Topçu’nun bakış açısı öğrenilebilecek bir bakış açısı ama son tahlilde orada ilginç bir çalım atıyor. Türklüğün tarihinden gayri müslimliği çıkartıyor ve hatta Kürtleri ve diğer Müslüman halkları da. Tabii bunu yapan sadece Nurettin Topçu değil, Mavi Anadolucular’da (Halikarnas Balıkçısı, Selahattin Eyüboğlu, Azra Erat vs.) da böyle bir şey görüyoruz. Hatta paylaşmak da isterim, mesela Selahattin Eyüboğlu şöyle yazmış:

“Bu memleket niçin bizim? Dörtyüz atlı ile Orta Asya’dan gelip fethettiğimiz için mi? Böyle diyenler gerçekten benimsemiyor, ama yurt saymıyorlar bu memleketi. Gurbette biliyorlar kendilerini yaşadıkları yerde. Hititler, Frigyalılar, Yunanlılar, Farslar, Romalılar, Bizanslılar, Moğollar da fethetmişler Anadolu’yu. Ne olmuş sonunda? Anadolu onların değil, onlar Anadolu’nun malı olmuş. Bu memleket bizim olduğu için bizim, fethettiğimiz için değil. Aramızda dışarıdan gelmeler çoğunluk olsa bile -ki değil elbette- kaynaşmış, halleşmiş hepsi. Fetheden de biziz artık, fethedilen de. Eriten biziz, eriyen de. Biz bu toprakları yoğurmuşuz, bu topraklar da bizi. Bunun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun tarihidir.[1]Selahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara (İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1994), p. 9.

Burada Türklüğü çoğullaştıran bir bakış açısı var. Ancak burada da Farslılar, Romalılar, Bizanslılar vs. deyip Türklerin en fazla maddi temasının olduğu halkların ve ayrıca İslamın üzerinden atlayan bir yaklaşım var. Tabii bu Mavi Anadolucuların Kemalistliğiyle yakından ilişkili. Mavi Anadolucular Türk Tarih Tezi’ni Anadolu’yu merkez alarak yeniden üretirler. Derler ki, bütün Batı Medeniyeti, aslında Anadolu medeniyetidir, dolayısıyla biz Batılaşarak kendimizden uzaklaşmış olmuyoruz, kendi özümüze geri dönüyoruz. Ne olduysa Anadolu’dan çıktı, İyonya’dan, Ege’den çıktı, dolayısıyla biz Ege medeniyetini, eski Yunan medeniyetini öğrenmeliyiz, eski Yunan’ı öğrenmek demek esas olarak Anadolu’yu öğrenmek, bizi öğrenmektir demeye getiriyorlar.

Türklüğü maddiliği içinde kavrayalım derken vurgulamak istediğim bir başka husus ise Türklüğü ekolojik bir varlık olarak kavramak gerektiği. Türklük bir açıdan da Anadolu’nun fiziki coğrafyasıyla, yani dağıyla, taşıyla, ovasıyla, deniziyle, ırmağıyla kurulan bir ilişkidir. Bu ilişki, yakılan türkülerde, anlatılan efsanelerde ve masallarda, ekonomik üretim biçimlerinde, yemek kültüründe, giyinme tarzında, yerleşim örüntülerinde ve daha pek çok şeyde cisimleşir. Bu ilişkiyi takip etmek için Anadolunun fiziksel coğrafyasındaki farklılaşmaya bağlı olarak Anadolu Türklüğünün üretmiş olduğu yöresel farklılaşmaya bakmak öğretici olacaktır.

O halde Türklüğün beşeri ve fiziki coğrafya ile temasını vurgulayarak ne demiş oldum? Şunu: bizim Türklüğümüz ulus-devlet süreciyle birlikte büyük bir saldırıyla karşı karşıya bulunuyor. Eğer Türklük Anadolu’nun beşeri unsurlarıyla bir diyaloğun, etkiletişimin ürünüyse bir defa biz uluslaşma, ulus devletleşme sürecinde bu beşeri unsurları Anadolu’dan tahliye ettik, öldürdük, asimile ettik. Beşeri coğrafyayı fukaralaştırarak bir melezlik olarak Türklüğümüzü besleyen damarları kopardık. İkinci olarak, milliyetçi siyaset ve ona ilişik olan ekonomik büyüme ve kalkınma fetişi Anadolu’nun fiziki coğrafyasını düzleyerek bu coğrafyanın özgünlüklerini ortadan kaldırmak suretiyle Türklüğün fiziki coğrafya ile etkileşimde temellenen özgünlüklerine de katletmiş oldu. Türk milliyetçiliğinin fiziki coğrafya karşısındaki kayıtsızlığı ekonomik büyüme ve kalkınma fetişiyle birleştiğinde Anadolu coğrafyasının korkunç şekilde tahrip edilmesinin de önü açılmış oldu. AK Parti döneminde bu tahribat Türkiye Cumhuriyet tarihinin görmüş olduğu en hızlı ve vahşi boyutlarda ilerliyor. Karadeniz sahil yolunun Karadeniz sahil coğrafyasını nasıl sıfırladığını ve dümdüz ettiğini, TOKİ faciasını, madencilikte denetimsiz verilen ruhsatları, yapılan sayısız HESi aklımıza getirelim.

Anarşizan Halkçı Vizyon

Bu noktada sormamız gereken soru şu: Eğer milliyetçi siyaset kültürel tekçi, idari merkeziyetçi, vatan toprağını ulusun özel mülkiyeti olarak gören, ekonomik büyüme ve kalkınma fetişiyle hareket eden bir siyaset ise ve Türk milliyetçiliği özellikle böyle ise kültürel tekçi ve idari merkeziyetçi olmayan, toprakla ilişkisini sadece sahiplik üzerinden kurmayan, farklılıklarla birarada yaşamayı sorun etmeyen ve bunun adabına ve bilgisine sahip olan, ekonomik büyüme ve kalkınmayı fetiş haline getirmeyen bir etno-politik siyaset mümkün müdür? Mümkün olabilir, bunu sadece olsa ne güzel olur, niye olmasın, çok çalışırsak yaparız manasında/tavrıyla söylemiyorum. Bana böyle bir siyasetin mümkün olduğunu düşündürten ve söyleten şey, bu siyasetin 19. ve 20. yüzyılda tarih sahnesine çok güçlü bir biçimde çıkabilmiş olması gerçeği. Bu siyaseti bugünlerde özellikle hatırlamaya ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum.

Bahsediyor olduğum siyasi akım, farklı ulusal bağlamlarda narodnik, popülist, volkisch sıfatlarıyla tanımlanan ve en genel olarak halkçılık diyebileceğimiz ideolojik-politik yapının anarşizan damarlarınca temsil olunan bir siyasete karşılık geliyor. Bu akım 19. ve 20. yüzyıllarda çok güçlüydü. Halkçı hareketler, endüstriyel kapitalizmin gelişmesine, modern devletin müdahaleciliğinin artmasına ve şehirleşmeye karşı ortaya çıkan bir tepkiyi ifade ediyorlardı. Alman romantizminden güçlü bir biçimde etkilenen bu hareketler, endüstriyel kapitalizmin, modern devlet müdahaleciliğinin, şehirleşmenin ortaya çıkartmış olduğu ruhsal yoksunluklar, yerinden etmeler, yabancılaşma, sosyal adaletsizlikler, bireycilik gibi süreçlere karşı geliştiler. Endüstriyel kapitalizme karşı küçük mülkiyeti ve zanaatkar emeğini, merkeziyetçiliğe karşı ademi merkeziyetçiliği, bireye ve yabancılaşmaya karşı cemaati, kente karşı köyü ve doğayı savundular.

Halkçı hareketin tutucu kanatları küçük mülkiyet, zanaatkar emeği ve cemaat savunusunu anti-Batıcı bir tepkisellikle ifade ederken, hareketin sosyalist ve anarşizan kanatları Aydınlanma’nın bireysel özerklik, özgürlük, ilerleme, gelişme gibi kimi vurgularını önemsiyordu. Bu ikinci gruptakiler için önlerinde duran mesele şuydu: Bir yandan toplumlarının geleneksel dayanışmacı karakteri ve kimliğini muhafaza etmek istemektedirler ama diğer yandan Aydınlanma’nın birey ve özgürlük eksenli temel vurgularına ve Avrupa’nın bir dizi alandaki göz kamaştırıcı başarılarına da gözlerini kapatamamaktadırlar. Anarşizan halkçı hareket bu gerilim tarafından belirlenmektedir.

19. yüzyıl Rus popülist hareketi içinde halkçı ve anarşist temaları birleştiren çok sayıda fikre, siyasi harekete ve entelektüel figüre rastlayabiliriz. Bakunin ve Kropotkin anarşist figürler olarak bilinir ama bir yandan Rus halkçılığıyla da çok ciddi bağları vardır. Rus popülizminin radikal kanadının temel derdi köy komünlerine dayanarak ve kapitalist sanayileşme aşamasını atlayarak sosyalist bir toplum kurmaktır. Geleneksel köy komünleri ve bu komünler etrafındaki kolektif kültür Slav kültürüyle ilişkilendirildiği oranda bu anarşist ve sosyalist hareketler kaçınılmaz biçimde Slavofil bir pozisyona da yaklaşabiliyorlardı.

Hindistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi’nde Gandhi’nin temsil ettiği akımı da yine bu anarşizan halkçı siyaset tipinin içine yerleştirmek mümkün. Modern devlet bürokrasisini ve endüstriyel kapitalizmi benimseyelim ki sömürgecilere karşı durabilelim diyenleri karşısına alan Gandhi, sömürgeciliğin tekniklerini ve yöntemlerini benimseyerek Hindistan’ın değil olsa olsa İngilizistan’ın kurulabileceğini söyler. Sömürgeciliğe karşı öz-yönetim mücadelesinin sadece siyasal bağımsızlıkla sınırlanamayacağını ve ahlaki, düşünsel ve ekonomik alanlara da yayılması gerektiğini ileri sürer Gandhi. Bu yüzden, arzu merkezli bir yaşam tarzına karşı ahlaki öz denetimi, kente karşı kendi kendine yeten köyler fikrini, endüstriyel kapitalizme ve üretimde makineleşmeye karşı zanaatkar emeğini ve güçlü merkeziyetçiliğe karşı gevşek biçimde örgütlenmiş bir ulusallığı savunur. Gerçek bir Hindistan ancak böyle kurulabilecektir.

Popülist mücadeleler tarihi için Afrika’ya bakacak olursak ilk göreceğimiz figür herhalde 1960’lar ve 70’ler boyunca Tanzanya’da devlet başkanı olarak görevde bulunan Julius Nyerere olacaktır. Nyerere şunu söylemektedir: Biz kapitalizm istemiyoruz, sosyalizm istiyoruz ama kapitalist aşamadan da geçemeyiz/geçmek zorunda değiliz. Bizim toplumumuz zaten kolektif kültürü olan bir toplum, biz de geniş aile var, akrabalık ilişkileri güçlü, biz acaba kapitalist aşamayı es geçip verili toplumsallığın içinden bir şey yaratabilir miyiz? Niye kapitalizmi yaşayalım, neden kapitalizme böyle bir felsefi statü atfedelim ki demektedir Nyerere. Nyerere’nin arayışı Afrika sosyalizmi olarak ifade edilen, milli bir sosyalizm diyebileceğimiz daha geniş bir arayışın en radikal örneklerinden biridir. Yani kimlik meselesini ve sosyal adalet meselesini birarada önemseyen, kendi kimliğinin içindeki sosyalist imkanları ve ihtimalleri arayan bir akımdan bahsediyoruz.

Endüstriyel kapitalizme, kentleşmeye, bireycileşmeye, ulus-devlet tekçiliğine ve merkeziyetçiliğine karşı çıkan ama bu karşı çıkışı Kürtlüğü üstlenen, Kürtlüğün ve Kürt tarihinin içinden bir konumdan yapmaya çalışan bir halkçı arayışı yansıtır. Öcalan milliyetçi olmayan radikal bir Kürt etno-politik siyaseti tanımlamaya çalışmaktadır.

Almanya’ya baktığımızda ise oradaki halkçı hareket genellikle Nazizm ile ilişkilendirilir. Alman halkçı hareketi, endüstriyel kapitalizme karşı Alman toplumunun geleneksel harmonik yapısına, doğayla uyumuna, zanaatkar üretimine duyulan nostaljide temellenen bir tepkisellikle bağlantılı görülür. Alman halkçı hareketi ve Nazizm arasındaki güçlü ideolojik bağlantıları ileri sürerken ve Alman halkçı hareketine karşı eleştirel bir tavır takınmakta haklı olabiliriz ama bu eleştirellik Alman halkçı hareketinin bir damarının da demokrasi ve ekoloji gibi bir dizi temel meselede ortaya koyduğu alternatif vizyonları fark etmemizi engellememeli. Alman halkçı hareketinin vatan (heimat) kavramsallaştırmasına bakmak bu açıdan önemli olacaktır. Halkçı hareket içinde vatan kavramı 1880’lerde öne çıkıyor. Vatan kavramını baz alan ve yerellerde küçük-burjuva kesimler tarafından örgütlenen güçlü çevreci hareketler bu dönemde ortaya çıkıyor. Bu halkçı-çevreci hareketler Almanlığın içinden ve vatan toprağının kutsallığına referansla konuşuyorlar, ama kesinlikle Nazi karakterde değiller. Endüstriyel kapitalizme ve merkeziyetçiliğe karşı olan bu hareketler için vatan son derece somut bir içeriğe ve yerel bir bağlama sahipti. Dolayısıyla endüstriyel kapitalizmin yaşam alanlarını tahrip edici etkilerine karşı mücadele eden bu hareketlerin en örgütlü ve büyük olanının adının Vatan Savunması (heimatschultz) olması da şaşırtıcı değildi. Bu halkçı-çevreci hareketlerin vatanı, ulusun özel mülkiyetinden fazlasını ifade etmeyen bir soyutluk ve siyasal coğrafyadan ziyade ekolojik bir maddiliğe ve yerel bir somutluğa işaret ediyordu.

Aslında Tanzanya’ya, Hindistan’a, Rusya’ya, Almanya’ya da gitmeye gerek yok, çok yakınımızda Kürt hareketinin lideri Abdullah Öcalan’ın özellikle yakalandıktan sonra formüle etmiş olduğu fikirler, tarihsel olarak tanımlayacaksak, radikal bir popülist arayışın son örneğidir. Öcalan’ın hapishane yazıları; endüstriyel kapitalizme, kentleşmeye, bireycileşmeye, ulus-devlet tekçiliğine ve merkeziyetçiliğine karşı çıkan ama bu karşı çıkışı Kürtlüğü üstlenen, Kürtlüğün ve Kürt tarihinin içinden bir konumdan yapmaya çalışan bir halkçı arayışı yansıtır. Öcalan milliyetçi olmayan radikal bir Kürt etno-politik siyaseti tanımlamaya çalışmaktadır.

Anarşizan Halkçı Vizyonun Sınırları

Peki, bu anarşizan halkçı hareketler neden başarısız oldu da ulus-devlet, milliyetçi siyasetler, milliyetçi etno-politika başarılı oldu? Madem anarşizan halkçı hareketler milliyetçi olmayan bir etno-politik imkandı, niye her yerde milliyetçilikler ve ulus-devlet siyaseti egemen oldu? Maduniyet okulunun önemli isimleriyle polemiğe giriştiği kitabı The Post-Colonial Theory and the Specter of Capital’da Vivek Chibber’in bu soruya verdiği bir cevap var. Chibber’e göre milliyetçi siyasetler tuttu çünkü kapitalist rekabet ve devletler jeopolitiğinin dayatmalarına daha gerçekçi cevaplar veren siyaset milliyetçi siyasettir. Kapitalist devletlerin rekabetçi dünyasında endüstriyel kapitalizmi ve merkeziyetçi güçlü bürokrasileri reddeden, zanaatkar emeğini, küçük köylülüğü ve ademi merkeziyetçiliği öne çıkaran bir ekonomik siyasi yapıyla nasıl varolabilirsiniz ki diye sormaktadır Chibber. Chibber’in Hindistan örneği üzerinden yaptığı tartışmanın da gösterdiği gibi Nehru önderliğinde Hindistan’ın ulus-devletçi ve kalkınmacı bir rotayı takip etmiş olması Nehru’nun Aydınlanma epistesmolojisince esir alınmasıyla ilişkili değildir. Yeni bağımsızlığını kazanmış bir ülke olarak Hindistan’ın pek çok nedenden dolayı modernleşmek zorunda olduğunu söyler Chibber. Zira örneğin küçük yerli işletmelerin küresel rekabet koşullarında ayakta durabilmesi için devletin altyapı yatırımları yapması, bu işletmelere kredi sunacak finansal kurumlar oluşturması ve bu işletmelerde çalışacak personeli eğitecek eğitim kurumları kurması zorunludur. Yani modernizasyon aslında kapitalist ulus devletler dünyasının jeopolitiğinin ortaya çıkardığı bir dayatmadır. Kürt hareketi neden ekolojist, özyönetimci, kooperatifçi bir çizgide derinleşemiyor da toprak üzerinden çatışmacı, hendekçi bir siyaset tutturuyor meselesini bir de bu perspektiften düşünmekte fayda var. Kürt hareketinin öznel tercihleri kadar ve hatta belki bu tercihlerden de öte bu tercihlerin vuku bulduğu bağlamlara dayatılan yapısal sınırlamaları da tartışmaya dahil etmek lazım.

Benim bu bağlamda ortaya atmak istediğim son soru şu olacak: acaba bu anarşizan popülist siyaset tahayyülüne nasıl bir yapıcı eleştiri yöneltmek gerekir? Bu siyasi tahayyülün yön verdiği hareketler hem kapitalizmin ve devletlerin rekabetçi dünyasının dayatmalarıyla baş edebilecek hem de esas gücünü borçlu olduğu ütopik ve anarşist momenti muhafaza edebilecek bir yol tutabilir mi? Bir geçiş programı üzerine mi düşünmek gerekiyor acaba? Gandhi’nin projesi başarısız oldu çünkü Gandhi’nin projesi bir yandan da gerçekliğe yanıt üretemedi. Eğer sadece Gandhi’nin projesi başarısız olsaydı diyebilirdik ki Gandhi beceremedi ama bu hareket, bu tepki kural olarak beceremedi. Kural olarak bu etno-politik akım bir başarı üretemediyse, bu başarısızlığın yapısal nedenleri olmak zorunda. Bu nedenlerin üzerine daha sistematik biçimde ve deneyimlerin karşılaştırmalı bilgisini üreterek düşünmek gerekiyor.

Anarşizan halkçı hareketleri mümkün kılan en büyük faktör devlet dışı toplumsallıkların, yerel cemaatlerin, kırsal hayatın güçlü olmasıydı. Rus popülizmi mir denilen ortak köy arazilerinin üzerine kurulu kolektif kültür içinden bir yol aramaktaydı, Afrika sosyalizmi ve Nyerere akrabalığın dayanışmacı ve eşitlikçi yapısına referansla konuşmaktaydı, keza Öcalan aşiretlerin ve Kürt toplumunun geleneksel yapılarına referansla milli bir sosyalizm arayışını sürdürüyor. Başta da söylemiş olduğum gibi, Türk milliyetçiliği, Türklüğü, coğrafyadan ve tarihten soyutlamış, egemenlik imleyen bir boşluğa indirgemiştir. Bu indirgeme 80-90 senedir hükmünü icra etmekte, coğrafyayı düzlemekte, tarihi bir menkıbeye dönüştürmekte ve cemaatleri çözmektedir. Dolayısıyla anarşizan popülist bir Türkçü siyasetin toplumsal imkanları hayli zayıflamış durumda. Bir başka ifadeyle, milliyetçi olmayan radikal bir Türk etno-politik siyaset esasen muhafazakar bir siyaset olamaz, çünkü Türklük adına muhafaza edecek pek az şey kalmış durumda. Radikal Türkçü bir siyaset bugün her şeyden önce bir özeleştiri, yıkım ve yeniden inşa siyaseti olabilir.

Dipnotlar   [ + ]

1. Selahattin Eyüboğlu, Mavi ve Kara (İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1994), p. 9.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir