Kemal Şahin: ”Yargı Türkiye’nin en ciddi siyasi meselesidir!”

Demokrat Yargı Derneği’nin Genel Sekreteri Kemal Şahin ile yaptığımız söyleşinin dökümüdür.

IMG_3618

Bir adli sisteme yargı diyebilmek için bazı temel kriterler vardır. Bu kriterlere göre adliyeleri yargıç ve savcıları bir teste tabi tutarsınız, ona göre ya yargı vardır ya da yargı yoktur dersiniz. Bir ülkede adliyelerin, hakim ve savcıların olması o ülkede yargı olduğu anlamına gelmez. Eğer yargı var diyorsak:

1- Yargının toplum adına devleti sınırlandırması gerekir:

Eğer iktidarlar (bunlar siyasi ya da yargı içindeki iktidarlar da olabilir) siyasi grupları ve toplumu sindirmede bir araç olarak kullanıyorsa yargıyı, bu kriter yönünden bir yargı yoktur o ülkede. Bizdeki adli sistem tapu sicil müdürlüğü gibi devletin içinden bir yapılandırma olarak inşa edilmiş. Söz konusu birimi hangi hakim güç ele geçiriyorsa diğerlerine yaşam hakkı tanımıyor. Özellikle 1925’te İstiklal Mahkemeleri’yle başlayan sürecin ardından gelen İzmir Suikastı, Dersim yargılamaları, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yargılanması, 1999’da Cemaat’e yönelik açılan davalara, Ak Parti’nin kendisine yönelik 2007-2008’de açılan davalara, 1925’ten bugüne kadar yaklaşık 90 yıldır Kürtler’e karşı yürütülen tüm davalara, yargılamalara baktığımızda hepsinin belli siyasi grupları sindirmeye yönelik olduğunu görürüz.

2- Yargının temel hak ve hürriyetlere yönelik işgallere karşı dik durması gerekir:

Bunu ihlal edenlerin başında askeri darbeler yer alır. 27 Mayıs 1960 sonrası Yassıada’da kurulan adalet divanında yüksek yargıçlar divanda yer alabilmek için birbirleriyle kavga ediyordu. Hatta adalet divanının başkanlığını yapan yargıç Saim Başol bunları anılarında anlatır. Adalet divanında yer alabilmek için diğer yüksek yargıçlarla kavga ettiğini, (daha sonra Yargıtay başkanı seçilen) Recai Seçkin ile nasıl mücadele ettiğini anlatır. 27 Mayıs 1960 darbesi 1980’lere kadar bu ülkede hürriyet ve anayasa bayramı olarak kutlandı. Yakın bir zamanda 28 Şubat dönemini yaşadık. Yargıç ve savcıların gidip genelkurmayda brifing aldıklarını biliyoruz. O da temel hak ve hürriyetlere yönelik bir ihlal ve işgaldi. Bugüne geldiğimizde yargıyı yönetenlerin CV’lerine baktığınız zaman 2006-2007 tarihlerinde Milli Güvenlik Akademisi’ne 5 ay devam edip, sertifika aldıklarını kamuoyuna rahatlıkla duyurabiliyorlar. Bugün hiçbir demokratik hukuk devletindeki yargı sisteminde siz bir yargıcın CV’sinde ”Milli Güvenlik Akademisi Müdavimi” yazdığını görmezsiniz. Çünkü yargıçlık değildir bu.

3- Yargının merkezi ve karargahı olmaz.

Tüm hakim ve savcılar HSYK, Adalet Bakanlığı ve Yargıtaya bağlı hareket ediyor. Bu merkezi yapılarla Türkiye’deki bütün il ve ilçelerdeki adliyelerin, yargıç ve savcıların kurduğu idari bağlar yargıçlık ve savcılık mesleğini de ortadan kaldırıyor. Söz konusu birimlerde kimler varsa yargıçlar ve savcılar da ona dönüşüyor. Bu durum mesleğin özgün ve özerk yapısını da yok ediyor.

4- Yargının bütün siyasi yapılar ve çatışmalar arasında hakem rolü oynaması gerekir:

Yargıcın bütün güç ilişkilerini eşit bir hukuksal statüye taşıması gerekir. Yargılananların hiçbiri beni bir yargıç yargılıyor diye düşünmüyor. Aksine kendisini tamamen düşman bir grubun yargıladığı hissine kapılıyor ve bu açıkça dile getiriliyor. 12 Eylül 2010 sonrasında açılan bütün KCK, Balyoz, Oda Tv davalarında her siyasi grup karşısındaki yargıcı kendisine düşman olarak görüyor. Bugün geldiğimiz noktada siyasi iktidarın kendisi dahi bir çetenin kendisini soruşturmaya kalktığını iddia ediyor. Eğer gerçekten yargı olsaydı bütün bu çatışma alanlarında ortak bir rıza üretilmesi gerekirdi.

5- Yargının politik takvimi olmaz:

Eğer siz bir savcı olarak suç işlendiğine dair ihbar alıyorsanız derhal harekete geçmeniz gerekir. Ancak Türkiye’deki adli sistem harekete geçmek için her zaman politik bir işaret beklemiştir. Bu kimi zaman askeriyeden kimi zaman yargının kendi içerisindeki iktidardan kimi zaman da siyasi bir işaret olmuştur. 1944’teki Türkçü yargılamalarına bakın. 19 Mayıs 1944’te İsmet İnönü’nün bir lafı üzerine harekete geçiliyordu. İsmet İnönü o dönem ”yargı bunlar için gereğini yapacak” demişti. Hepsi çok ağır cezalar aldı. 2012 yılında BDP’li milletvekilleri PKK’lılarla kucaklaşınca Erdoğan ”yargı gereğini yapacak” demişti. Ardından hakikaten yergı gereğini yaptı. Ama 4 ay sonra ortak bir masaya oturulunca yargı neden gereğini yapmadı? Aynı şekilde 2003 yılında tespit edilen darbe girişimi neden 8 yıl sonra inceleniyor? KCK davasından tutuklu olanların alacakları ceza onların bugüne kadarki tutukluluk süresini zaten fazlasıyla  karşılıyor. Diğer yandan Balbay tahliye edilmesine rağmen Kürt milletvekilleri birçok itiraz sonucunda tahliye edilebiliyor. Yargı hep politik iktidarların takvimini gözetiyor.

IMG_3616

2010 HSYK seçimleri yalnızca yargıdaki gücün el değiştirmesini sağladı.

2010 Referandumuna 2 maddeden dolayı ”yetmez ama evet” değil tam olarak ”evet” dedik. Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın dönüştürülmesi. Çünkü 12 Eylül 2010’a kadar siyasal iktidarın verdiği bir mücadele vardı. Ancak bu mücadele referandum sonrasında terkedildi. Yalnızca siyasi iktidar değil birçok kesim (hayırcılar ve evetçiler dahil) terketti o politik mücadeleyi. 17 Ekim 2010 HSYK seçimleriyle birlikte yargı tamamen halka ait olacak denildi, o vaatle yola çıkıldı. Sonrasında tamamen o grubun eline bırakıldı. 12 Eylül 2010 referandumundan önce biz bir bildiri yayınladık. Tabi referanduma giderken bir yandan referandumu destekliyoruz diğer yandan bu grubun gelişini de görüyoruz. Doğrudan bir cemaat ismi vermedik ama bunların 28 Şubatın en ateşli savunucuları olduğunu söyledik. O bildiri sonrasında biz de Demokrat Yargı olarak ikiye bölündük. 28 Şubatta birçok dindara nasıl kıyıldığını ancak bu gruptakilere  hiçbir şey olmadığını gördüm ben. Öncellikle Adalet Bakanlığı’nın listesine girdiler, Ak Parti de bunun kendisine ait bir liste olduğunu sandı. Ak Parti ile uzaktan yakından alakaları yoktu halbuki. Ancak Ak Parti de buna inanmıştı. Biz onlara da anlatamadık. O listenin başında yer alan isimler 1994’te Adalet Bakanlığına girmişler. Darbeler olmuş, iktidarlar değişmiş onlara hiçbir şey olmamış. İktidarlar değişmesine rağmen o isimler mevki olarak hep yükselmişler. Biz bu tür gözlemlerimiz sonucu bu grubun çok tehlikeli olduğunu farkettik ve bu yüzden yargının eskisinden çok da farklı olmayacağını öngördük. 2010 HSYK seçimleri yalnızca yargıdaki gücün el değiştirmesini sağladı. Alevilerin yargıyı ele geçirdiğini söylüyorlardı. Bir Alevi, Alevi olduğunu deglare ederek, Alevi gibi yaşarak Türkiye’de yargı sistemine giremez. Mümkün değil.

Böylesi bir sistem yargıçlık ve savcılık mesleğinin özerk bir şekilde var olmasını da  engelliyor. Yargıçlar karar verirken topluma değil HSYK’ya, yargıtaya bakıyor.  Ayrıca mesleğe dair tüm kaygılar ve beklentiler de sizi gerçekten yargıç ve savcı olmaktan alıkoyuyor. Askerde ve poliste ”akademi”yi anlarım. Zaten tek tip insan modeli öngörüyor. Ancak yargıda akademi söz konusu olamaz. Akademinin tek tipleştiremediği iki örnek isimlerden biri Tolga Onur mesleğe kabul edilmek için 3,5 yıl mücadele etmiş ancak başvurusu reddedilmiştir. Didem Yaylalı ise mesleğe kabul edilmemesinin ardından bir süre sonra intihar etmiştir.

2010 Referandumu için ”Müfettiş Hal Kağıdı”nı kaldıracağını iddia eden siyasi iktidar bunu ”Performans Değerlendirme Formu” olarak değiştirmiş. Yani yalnızca adı değişmiş. Böyle bir ortamda kimseden kahramanlık bekleyemezsiniz. Yargıcın ve savcının önüne sürekli bir beklenti koyduğunuzda onlar da gücün kimde olduğuna bakar, ona göre hareket eder.

İşte biz 17 Aralık’a kadar böyle bir yargıyla geldik. Aslında 7 Şubat 2012’de yargı kendisini ele verdi. Ancak siyasi iktidar işine geldiği için vaktinde müdahale etmedi. Çünkü ulusalcılar, tüm siyasi muhalif gruplar, KCK’dan dolayı binlerce insan yargılanıyordu. 7 Şubat 2012’de Erdoğan ”yargıya milletin eli değiyor” diyordu. Sonra gördü kimin elinin değdiğini. Diğer yandan CHP dün yargıda bir örgütlenme olduğundan bahsederken 17 Aralık’tan sonra aynı yargının arkasında duruyor. Siyasi aktörler de dürüst değil. Günü birlik, o günü kurtaracak siyaset yapıyorlar.

(Gelen Sorulara Cevaben)

Bugün Türkiye’de Kürt meselesinden daha önemli olan siyasi mesele yargının kendisidir.

Şimdi hep Gülen Cemaati diyoruz ama şunu söyleyeyim ben cemaate karşı değilim. Demokrat Yargı olarak biz yalnızca bir grubun devletin bir kurumuna tek başına olduğu gibi konuşlanmasına karşıyız. Kaldı ki Gülen cemaatinin de üzerinde başka bir ”cemaat” var. Benim bahsettiğim o büyük ”cemaat”. Gelen yeni güç karşısında aniden renk değiştiren savcı ve yargıç topluluğundan bahsediyorum. Gülen cemaatinin yargıyı ele geçirmesinden daha ciddi olan sorun tam da o ”cemaat”. Bu güç karşısında da tepki gösterebilecek bir yargıç ya da savcı yok, mesele biraz da bu aslında. Tüm bu meseleleri yargı çözemez. Bugün Türkiye’de Kürt meselesinden daha önemli olan siyasi mesele yargının kendisidir. Çünkü yaratılan yargı zaten bu meselenin de çözülmesini istemiyor. Yargı gelsin yargıdaki çeteyi ortaya çıkarsın diyorsunuz. Yargının kendisi başlı başına bir örgüt zaten.

Türkiye yargılamaları tarihi hep bir rövanşlar tarihidir. Tüm siyasi mücadeleler hep mahkeme salonlarında gerçekleşmiş. Mesela türban davası dün de bugün de bir yargı meselesi değildir. Bu tür siyasi meseleleri yargıya taşımamak gerekiyor. Ancak kolaya kaçılıyor; yargı hep araçsallaştırılıyor ve kendimize muhalif gördüklerimizin işini o mahkeme salonlarında bitiriyoruz. Bu şekilde kendimizin de rahata ereceğini zannediyoruz. Bu mümkün değil çünkü bu ülke gittikçe bir batağa sürükleniyor.

Geçenlerde bir televizyon programında İdris Bal, cemaate cemaat, Aleviye Alevi, Kürt’e Kürt diyerek Türkiye’nin Lübnan’laşacağını söyledi. Aslında tam da bu şekilde bilinir olması lazım. Önce herkesin kimliğini kabul edelim, onların varlıklarının önündeki engelleri kaldıralım. Ben önce bir Kürt olabileyim ondan sonra siyasi çatışmaya gireyim. Ancak öyle bir ortamdan ortak bir hukuk, ortak bir yargı doğabilir. Yargı siyasi grupları sürekli olarak imha ederse, yaşam hakkı tanımazsa işte o zaman Lübnan’laşırsınız.

Yapılması gereken bu yapıların ele geçirilmeyecek şekilde kurulmasıdır. Ülkede bütün bir halka ait bir yargı olsaydı KCK ya da Yakup Köse davaları yaşanmazdı. Siyasi iktidar bir yandan Kenan Evren’i yargılıyor diğer yandan Kenan Evren döneminde çıkan birçok yasayı hala yürürlükte tutuyor. Yargının bağımsız olabilmesi için önce ortada bir yargının olması ve yargıyı şekillendiren tüm merkezi yapıların da ortadan kaldırılması lazım. Geçmişte ordu bütün bir siyasal alanı dizayn ediyor, hangi partiyi işaret ediyorsa kapanıyordu. Kürtler’in kurduğu bütün partiler kapatıldı. Önceden yargı ordunun yedeğindeydi, şimdi ise yargı birinci sırada. Sorun sadece HSYK’nın dönüştürülmesiyle de çözülmüyor. Danıştay, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Yüksek Seçim Kurulu… Bütün bu yapıları da dönüştürmek zorundasınız. Bunu yapabilmek için de bir anayasa değişikliği şart.

Bırakın yargıya ”bir şey” olsun. Son liman yargı değil, siyasal alandır.

Demokrat Yargı üyeleri olarak Anayasa Mahkemesi ve HSYK’nın dönüştürülmesi ve Yargı Yürütme Kurulu oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bir kısmı değişik meslek gruplarından (sosyolog, psikolog veya siyaset bilimci) oluşturulabilir. Hepsinin yargıç olması gerekmiyor. Çünkü bu Yargı Yönetim Kurulu’dur. Yani yargıyı yönetiyor. Siz eğer toplumdaki siyasal farklılıkları o üst kurullara yansıtabilirseniz o zaman o kurullar yargıyı daha sağlıklı şekillendirebilir. Böylece yargı da siyasi gruplar arasındaki hakem rolünü oynayabilir. Tabi bu anayasal değişiklikle çözülmesi zor bir sorun. Şimdilik biz bir Yargı Yürütme Kurulu olsun ve kurul üyelerinin üçte ikisini TBMM şeffaf bir şekilde seçsin diyoruz. Toplumdaki siyasi çeşitliliğin de mutlaka kurula yansıması gerekir. Bu kurulların hepsinin halkın denetimine açılması da gerekiyor. Değişik meslek gruplarından insanlar olursa eğer siz toplumsal denetimi de sağlamış olursunuz. Bu şekilde bir yargı kültürünün oluşturulması lazım. Bunu da anayasal düzenlemelerle gerçekleştirmek pek mümkün değil. Yargıyı yargıçlara bırakırsanız sonunuz hüsran olur. Bırakın yargıya ”bir şey” olsun. Son liman yargı değil, siyasal alandır. Siz herkesin özgürce kendini ifade edebileceği alanlar yaratırsanız birçok meselenizi çözersiniz.

Politikada iyi niyeti sorgulayamazsınız. 2010 referandumuna kadar yargının dönüştürüleceği umudu vardı. Darbeyle, darbecilerle mücadele edilmeye başlandı. Bir sürü vaat verildi. Ancak 2010’dan sonra tamamen vazgeçildi. Ergenekon yargılamalarına bakın, hiçbiri işlediği suçtan dolayı soruşturulmadı. Demek ki siyasi iktidarın bu yapıyla bir sorunu yok. Karşı çıktıkları geleneğin gelip üzerine oturdular. O gelenekle hiçbir dertleri kalmadı. Siz eğer tüm siyasi grupları alıp yakın oldukları terör örgütleri üzerinden yargılamaya kalkarsanız toplum o zaman iç savaşın eşiğine gelir.

”Birbirinizi yiyin” duruşu mantıklı değil. Ortak bir hukuk olmayınca bunun zararını hepimiz görüyoruz. Zaten mantık, tutarlılık, dürüstlük diye bir şey yok ortada. 16 Aralık’ta yargı bir örgütün elinde diyen bir CHP vardı. 17 Aralık’tan sonra CHP yargıya sahip çıkar oldu. Şimdi Ak Parti tersini söylüyor hatta daha da ileri gidiyor ve çete var diyor. Bunlar bir gecede olan şeyler değilki. O tutarsızlık, gayri ahlakilik, dürüst olamama tutumu bütün taraflar için geçerli. Herkes bir politik çıkar üzerinden yaklaşıyor meseleye. Biz yargıda örgütlenme var dediğimizde bizi marjinal olarak adlandırdılar.

Bu yapılanı darbe olarak adlandırmıyoruz. Darbe dışarıdan olur. Siz bir grupla protokol yapmışsınız, ülkeyi yönetmeye kalkıyorsunuz. Şimdi o iktidar ortaklığı bozulunca, kendi yarattığınız yargısal şiddet bugün size dönmüş, mesele bu.

Yargı Türkiye’nin en ciddi siyasal meselesidir. Yolsuzluktan da önce geliyor bu. Bırakalım yargı ortaya çıkarsın diyemezsiniz çünkü yargının kendisi zaten bir sorun. Sürecin içine mutlaka halkı katmamız lazım. Bizlerin, teknisyenlerin çözebileceği bir mesele değil bu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.