Cem Somel, Bir İşçi Partisinin Ekonomi Programı Nasıl Olmalı? – 1

Ezilenlerin kurtuluşu için siyasete bulaşmak mecburiyetindeyiz. Ve siyaset muhalefet etmekten, karşı çıkmaktan, talep etmekten ibaret değil. Savunduğumuz alternatifi ortaya koymamız gerekiyor. İlkelerimizi hayata nasıl geçireceğimize dair gerçekçi öngörüler ve politikalar geliştirmemiz şart. Otuz yıldır dünya üzerinde tam bir hakimiyet kurmuş sermaye sahiplerinin kibrine ve zulmüne nasıl dur diyeceğiz? Emeğimizi sömürmelerine, bizi güvencesizlikle terbiye etmelerine, gelir adaletsizliğini her geçen gün derinleştirmelerine nasıl dur diyeceğiz? Hakimiyetleri sarsılmasın diye otoriter liderleri başımıza musallat etmelerine, dünyayı talan edip yaşanmaz bir hale getirmelerine nasıl dur diyeceğiz? Yeryüzünde eşitlik ve adaleti nasıl inşa edeceğiz? Nasıl?

Cem Somel hocamızla Kasım-Aralık aylarında “Bir İşçi Partisinin Ekonomi Programı Nasıl Olmalı?” başlıklı beş oturumluk bir atölye gerçekleştirdik. Nasıl sorusunun ekonomik boyutuna bir girizgâh yapmış olduk. Bizler için çok zihin açıcı olan bu atölyenin oturum notlarını birer birer ilginize sunacağız.

OTURUM 1: ÜLKENİN DIŞ TİCARETİNİN İŞÇİ REFAHI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

1. Giriş

İşçi partisinin önceliği işçilerin refahı olmalı. İşçilerin refahının çeşitli boyutları var. Ücretlerin seviyesi ve satın alma gücü, iş güvencesi, iş yeri güvenliği yani tehlikeye maruz kalmadan çalışma, kıdem tazminatı hakkı ve kamu hizmetlerinden yararlanma akla gelen ilk kriterler.

Bugün konuşmak istediğim konu dış ticaretin işçi refahı üzerindeki etkileri. Bizim gibi ülkelerde dış ticaret, yani ihracat ve ithalat, işçilerin geçimini ve çalışma şartlarını etkileyen en önemli bir etkenler arasındadır.

Ancak bu konuya girmeden önce, yanıltıcı iki kavramı netleştirmek istiyorum. Düzen partilerinin işçileri oyalamak için kullandığı bazı tılsımlı kavramlar var. Önce bunların üzerinde durmak iyi olacaktır. 

2. İki Tılsımlı Kavram: Büyüme ve Verimlilik

2.1 Büyüme

Bir işçi partisinin programında büyüme bir hedef olmalı mı?

Büyüme ile kastedilen Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın (GSYH) artmasıdır. Gayrisafi Yurtiçi Hasıla’nın artış oranına büyüme oranı denir.

Gayrisafi Yurtiçi Hasıla bir ülkede bir yıl içinde üretilen yatırım ve tüketim mal ve hizmetlerinin toplam değeridir. Para birimiyle, örneğin Türk Lirası ile ölçülür. Bu tutarın artışını fiyat artışları, enflasyon etkiler. Onun için GSYH artış oranı, yani büyüme oranı dendiğinde enflasyonun etkisini düştükten sonra kalan artış kastedilir. Siyasetçiler topluma bu oranı arttırmayı vaat eder.

Ülkeler arası refahı kıyaslamada kullanmak için GSYH nüfusa bölünür, kişi başı GSYH bulunur. Ülkeler arasında mukayese yaparken kişi başı GSYH kullanılır. Dünya Bankası da bu veri üzerinden ülkeleri yüksek, orta ve düşük gelirli ülkeler olarak sınıflandırmaktadır. Türkiye orta gelirli ülkeler grubundadır.

İşçi refahı ile GSYH artış oranı arasında doğrudan bir ilişki var mı?

İşçi refahı ile GSYH artış oranı arasında doğrudan bir ilişki yoktur. GSYH artışının işçilerin refahına etkisi, mal ve üretim artışının toplum içinde nasıl paylaşıldığına, nasıl bölüşüldüğüne bağlıdır. Büyüme oranının en başta saydığımız işçi refahı kriterlerine hiçbir etkisi olmayabilir.

Çin’i örnek verelim. Çin yakın yıllarda üst üste %10’a yakın, çok yüksek büyüme oranları gerçekleştirdi. Ancak Çin’de işçilerin hangi şartlarda çalıştığı, kırsal kesimde uygulanan politikaların çiftçileri nasıl etkilediğini ortaya çıkartan araştırmalar şunu gösteriyor: Çin’de işçi sınıfı ve köylüler, bu parmak ısırtan yüksek büyüme oranlarından yararlanamıyor. Çin işçilerinin önemli bir bölümü kıyı bölgelerindeki sanayi kentlerinde çalışıyor, orada kötü şartlarda ikamet ediyor, köyündeki evine, ailesine senede iki kere gidiyor.

Başka bir örnek Güney Kore. 1970’li ve 80’li yıllarda yine parmak ısırtan büyüme oranları gerçekleştirdi. Ama aynı dönemde işçiler sürekli ayaklanıyordu. Hatta 1980’de koca bir şehir rejime karşı ayaklandı ve bu ayaklanma sert bir şekilde bastırıldı.

Büyüme oranı artışı işçi sınıfının refahını doğrudan etkilemez. Onun için bir işçi partisi programı büyümeye odaklanmamalıdır.

Kişi başına GSYH ile toplumun genel refahı arasında doğrudan bir ilişki olmadığı için Birleşmiş Milletler (BM) her yıl Beşeri/İnsani Kalkınma Raporu yayınlamaktadır. Bu raporda her yıl her ülke için Beşeri Kalkınma Endeksi denilen bir refah ölçüsü yayımlanmaktadır. Üç temel kalem var bu endekste. 1. Okullaşma oranı, yani öğrenim çağındaki nüfustan okumakta olanların yüzdesi. 2. Ortalama ömür, yani insanların vefat ettiği yaş ortalaması. 3. Bebek ölüm oranı, yani canlı doğan 1000 bebekten bir yaşına varmadan ölenlerin oranı (refahı bu rakamın düşüklüğü gösteriyor). Birleşmiş Milletler her yıl, her ülke için bu üç rakamdan bir formülle bir endeks hesaplamakta, ülkeleri bu endekse göre sıralamaktadır.

Bu göstergede kişi başı GSYH’sı yüksek olan ülkelerde endeks genelde görece yüksek çıkıyor elbette. Ama ayrıntılı ve dikkatli bir şekilde baktığımızda bizim gibi orta ve düşük gelirli ülkeler arasında, kişi başı GSYH sıralamasındaki yeri ile beşeri kalkınma endeks sıralamasındaki yeri birbirini tutmayan ülkeler var. Yani kişi başına GSYH’sı nispeten düşük olan ülkeler arasında, daha yüksek olan ülkelere kıyasla okullaşmanın daha yüksek, ortalama ömrün daha uzun, bebek ölüm oranı daha düşük olan bazı ülkeler var. Kişi başına GSYH’sı nispeten yüksek olan bazı ülkelerde, daha düşük olan ülkelere kıyasla okullaşma, ortalama ömür ve bebek ölüm göstergelerinin daha kötü olduğu görülüyor. Dolayısıyla kişi başına GSYH sıralaması ile beşeri kalkınma sıralaması birbirini tutmuyor. Sonuçta düşük bir kişi başına GSYH ile, yüksek bir kişi başına GSYH’dan daha yüksek refah gerçekleştirmek mümkün.

İktisadi büyümenin doğa ve çevre üzerindeki olumsuz etkilerini burada kaydedelim. Ormanları daha çok keserek de büyümeyi hızlandırabilirsiniz. Doğayı tahrip ediyorsa büyümenin gelecek kuşaklara olumsuz etkisi olur. GSYH hesaplanırken doğal kaynakların tahribatı hesaba girmiyor. Toplumun müşterek varlığı olan toprağın, akarsuların, göllerin, denizlerin, havanın kirletilip tahrip edilmesi GSYH hesabına dâhil edilmiyor. Bu zararları hesaplamak zaten zor. Temiz havanın kirli havaya dönüşmesini nasıl, ne kadar bir maliyet olarak hesaplayacaksınız? Ama bunlar büyümenin topluma verdiği zarar.

Patronlar büyümeyi önemsiyor, çünkü sermayenin artması büyümeye bağlı. Ne kadar mal ve hizmet üretilirse o kadar çok mülk geliri, yani kâr-faiz-kira geliri gerçekleşiyor. Dolayısıyla büyümeyi bütün toplumun yararına gibi göstermekte sermaye sınıfının menfaati var.

2.2 Verimlilik/Üretkenlik

Verimlilik de topluma bir hedef olarak gösteriliyor. Bir ülke için, bir işletme için başarı göstergesi olarak gösteriliyor. Oysaki verim artışının toplumda mutlaka şu veya bu kesime bir maliyeti vardır. Bu görmezden gelinmektedir.

Verim denince en çok işçi verimi anlaşılır. İşçi verim artışı denince işçilerin bir işyerinde belli bir zaman içinde gerçekleştirdiği üretimdeki artış akla gelir. Oysa verimin asıl anlamı, bir işçinin bir yılda ürettiği katma değerdir.

İşçi verimi şöyle hesaplanır. Bir işletmede toplam satış hasılatından (satışların parasal değerinden) o işletmedeki tüm işletmelerin kullandığı bütün girdilerin (hammaddelerin, ara mallarının, enerjinin, muhasebe hizmetlerinin, taşımacılığın vs.) değeri çıkartıldığında aradaki fark katma değerdir. Katma değer işletmede yaratılan gelirdir. Bütün sektörlerde, makine sanayisinde de tekstil sanayisinde de işçi verimi aynı şekilde hesaplanır. İşçi başına katma değer ölçülür, eğer yıldan yıla artıyorsa o işletmede veya sektörde işçi verimi arttı denir.

Verimin nasıl artabileceğini inceleyelim. Satış hasılatını ürün fiyatları etkiler. Girdi maliyetlerini girdi fiyatları etkiler. İşletmeci ürün fiyatını artırabilirse işçi verimi artmış gibi görünüyor. Ama bu fiyat artışı tüketiciyi mağdur eder. Ya da işlemeci kullandığı girdilerin fiyatlarını şu ya da bu şekilde azaltabilirse bu da verim artışı gibi görünür. Fakat o zaman fiyatı azalan girdiyi üreten firmada verim azalmış olur. Dolayısıyla verim, büyük ölçüde fiyatların, ticari değerlerin işin içine girdiği bir kavram. Yani verim artışı mutlaka fiziksel üretim artışıyla olmuyor. Fiyatlar bir firmanın lehinde değişince ya tüketicileri ya da ona girdi satan firmalar mağdur oluyor.

Ürün ve girdi fiyatları değişmezken patron işçiyi daha çok ürün üretmeğe sevk edebilirse o zaman fiziksel bir üretim artışı olur. Bu da verimde artış olarak görünür. Bu nasıl sağlanabilir? İnsan yoktan bir şey var edemez. Bu demektir ki işçiler daha hızlı ve tempolu çalıştırılarak üretim artırılmıştır. İşçi daha çok yorulur. Muhtemelen daha sık iş yeri cinayetleri vuku bulur. Bu da işçi verimini başka türlü artırmanın başka bir maliyetidir.

Elbette otomasyonla, daha gelişmiş makineler kullanarak da işçinin verimi artırılabilir. Ama otomasyon, işsizliğe yol açar. Neticede işçi verim artışının mutlaka toplumun bir kesimine maliyeti oluyor. Öte yandan verim artışına rağmen işçi ücretlerinde artış olmayabilir. 1980’lerden beri birçok ülkede verim artıyor, ama bu artış işçi ücretlerine yansımıyor. Toparlarsak, büyüme ve işçi verim artışı işçilerin refahını doğrudan yükseltmez. Bu olgularla refah arasında garantili bir ilişki yok. Refahı artırmanın anahtarı, bölüşümü düzeltmektir.

3. Asgari Program

Asgari program işçi partisinin iktidarda ilk uygulayacağı politikalardır. İşçi partisinin kendi başına ya da bir koalisyon içerisinde iktidara geldiğinde kısa vadede uygulaması gereken politikalardır.

İşçi partisinin asgari programında kapitalist ilişkilerin henüz sürdüğü şartlarda işçilerin patronlardan hakkını alma gücünü artıran politikalar olmalıdır. Esas itibariyle sosyal demokrat bir programdır.

İşçi sınıfının hak arama, hakkını alma gücü, kısmen örgütlenmesine ve sendikalılaşmasına bağlıdır. İşçi partisi iktidara gelince sendikalılaşmayı zorlaştıran kanunları, mevzuatı değiştirmesi gerekir.

İşçilerin hak arama, hakkını alma gücü örgütlü ve sendikalı olmasına bağlı olunca, ülkede işgücü piyasasında taşeron şirket sisteminin bulunması önemli bir sorundur. Taşeron sistemi sendikalaşmayı önlemek için kurulmuştur. İşçi partisi taşeron sistemini kaldırmak zorundadır.

Fakat işçi sınıfının mücadele ve pazarlık gücü en çok işsizlikte düğümleniyor. İşsizliğin seviyesi, çalışan işçinin patronuyla ilişkisini etkiler. İşsizliğin yüksek olduğu bir toplumda işçilerin patronlarına karşı pazarlık gücü zayıf olur. Bir işçi partisinin asgari programında tam istihdam hedefi olmalı ve çalışma bir hak olarak tanımlanmalı. İşsizliğin seviyesinde devletin politikaları belirleyicidir.

İşsizlik oranı fiilen %0 olamaz, daima işgücüne yeni katılmış işsizler, iş değiştirmekte olan işsizler olur. İşsizlerin %2-3 olması tam istihdam kavramıyla bağdaşır. İşsizlik oranının %2- olması ile örneğin %10 olması işçi-işveren ilişkilerinde, karşılıklı pazarlık gücünde muazzam fark eder. İşçi sınıfının pazarlık gücünü arttırmak için tam istihdamın gerçekleşmesi ve çalışma hakkının sağlanması gereklidir.

Peki tam istihdam, yani %2-3 raddelerinde işsizlik oranı nasıl gerçekleştirilir?

Kapitalist ekonomide işsizlik oranını düşürmenin yöntemini burjuva iktisat bilimi tespit etmiştir. Faiz politikası yani para politikası ve maliye politikası ile. Bunlara daha sonra değineceğim. Şimdi işaret edip devam edelim.

Bugünkü asıl konumuza gelmek istiyorum. Kontrolsüz ithalatın ihracatın istihdama ve işçilerin pazarlık gücüne etkisine.

4. Dış Ticaretin İşçilerin Pazarlık Gücüne Etkisi

Bir işçi partisi iktidara geldiğinde öncelikli işlerinden biri dış iktisadi ilişkileri düzenlemek olmalı.

Dış ticaretin işçilerin patronlarına karşı pazarlık gücü üzerindeki etkisi nedir?

Kontrolsüz ticaret dünyanın tüm ülkelerindeki tüm işçileri dolaylı bir rekabete sokmaktadır. Türkiye’deki işçileri Meksika’daki işçilerle, Brezilya’daki işçilerle bir rekabete koşmaktadır. İşçiler görmedikleri ülkelerdeki işçilerle dolaylı rekabete mecbur edilmektedir.

Örneğin birçok ülkede çok sayıda tekstil fabrikası var, çok büyük sayılarda işçi tekstilde çalışıyor. Bu tekstil ürünlerini satabilmek için dünyanın her yerinde birçok sanayici rekabe ediyor. Tekstil ürünleri düşük teknoloji ile üretilir. Onun için bu mallar her ülkede kolaylıkla üretilebiliyor. Ancak sanayiciler ürünü satabilmek için fiyatta rekabet etmek zorunda. Rekabette başarı, üretim maliyetlerini düşürmeye bağlı. Bu da dönüp dolaşıp işgücü maliyetlerini düşürme rekabetinde düğümleniyor. İşveren işgücü maliyetini ya işçiyi daha yoğun çalıştırarak ya da işçiye ödediği ücreti azaltarak düşürebilir. Rekabet bu  çerçevede gerçekleşiyor.

Örneğin Türkiye’de pamuk ipliği üreten sanayiciler ipliğini dokuma sanayicilerine satabilmek için başka ülkelerden Türkiye’ye ithal edilebilecek pamuk ipliğinden ucuza vermek zorunda. Mesela Pakistan’dan ithal edilen iplikten daha pahalıya satamaz. Ama Pakistan’daki sanayicinin iplik fiyatı da oradaki işgücü maliyetini, işçi ücretlerini ve çalışma şartlarını yansıtıyor. Pakistan’dan Türkiye’ye iplik serbestçe ithal edilince Türkiye’de sanayici bu rekabeti işçisinin ücretini bastırmak için, işçiyi daha yoğun çalıştırmak için bahane ediyor.

Asgari ücretin tespit edildiği dönemlerde patronların zaman zaman alenen başka ülkelerdeki üretim maliyetlerinden, rekabet mecburiyetinden bahsettiğini görüyoruz.

Bunların bir sebebi kontrolsüz ithalat, Türkiye’de üretilen malların daha ucuz olduğu için başka ülkelerden, işçilerin daha ucuza çalıştığı ülkelerden ithal edilmesi.

Kontrolsüz ithalat aynı zamanda dış ticaret açığına sebep oluyor. Türkiye kontrolsüz ithalatın gerektirdiği döviz kazanmak için ihracat yapmak zorunda. Böyle olunca çok ihracat yapmak bir hedef oluyor. Fakat ihracat yapan firmalar da başka ülkelerin piyasalarında fiyat rekabetine giriyor. Bu fiyat rekabeti yine işgücü maliyetini azaltma, işçi ücretini düşürme, işçiyi yoğun çalıştırma rekabetine dönüşüyor.

4.1 Gümrük Birliği

Gümrük birliği birkaç devletin anlaşarak aralarındaki gümrük vergilerini düşürmesi veya sıfırlaması ve gümrük birliği dışındaki ülkelere ortak gümrük politikası uygulamasıdır.

Türkiye 1996’da Avrupa Birliği (AB) ile Gümrük Birliği’ne girildi. Avrupa Birliği ile içinde bulunduğumuz Gümrük Birliği uyarınca Türkiye’den AB’ye sınai mamuller o ülkelere gümrük vergisi ödemeden ihraç ediliyor. O ülkelerden Türkiye’ye de ithalat gümrük vergisi ödemeden giriyor. Fakat Gümrük Birliği uyarınca Türkiye AB’nin üçüncü ülkelerle imzaladığı serbest ticaret anlaşmalarına da uymak zorunda. AB’nin Çin’le imzaladığı böyle bir anlaşması var mesela. Ve Türkiye de AB’nin Çin ile yaptığı anlaşmadaki gümrük politikasını uygulamak zorunda.

Ali Eşiyok’un Türkiye Ekonomisinde Cari Açık Sorunu ve Nedenleri isimli makalesini önermiştim. Makale Türkiye’nin Doğu Asya ülkeleriyle ticaretinde Gümrük Birliği gümrük vergi oranlarını uygulamak zorunda kaldığını ve Türkiye’nin bu ülkelerle ticaret açığının 1996’dan itibaren arttığını anlatıyor. Çin’den ithal edilen mallar Türkiye’de işçileri Çin’deki işçilerin hayat standartlarına doğru zorluyor.

Türkiye’de bir işçi partisinin programı yazılırken bunları göz önünde bulundurmak gerekir. Türkiye AB üyesi değil. Yani AB başka devletlerle serbest ticaret anlaşmaları yaptığında Türkiye’nin bu anlaşmaların müzakeresinde sözü yok. Türkiye’nin AB’nin Brüksel’deki kurullarında bir sözü yok. Türkiye gümrük politikasını, bu alanda egemenliğini AB’ye teslim etmiş durumda.

Türkiye’nin AB ile Gümrük Birliği anlaşmasını 1838’de Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile yaptığı Balta Limanı anlaşmasına benzetebiliriz. Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı karşısında Osmanlı İngiltere’den medet umdu. İngiltere devleti Osmanlılara bu ticaret anlaşmasını dayattı. Osmanlı Devleti gümrük vergilerini İngiltere’nin istediği seviyelerde belirlemeğe mecbur kaldı; ve ondan sonra gümrük vergilerini İngiltere’nin onayını almadan değiştirmemeyi taahhüt etti.

Türkiye her yıl dış ticaret açığı veriyor. Dışarıdan bulunan dövizle bu açığı kapatabiliyor, fazla ithalatın parasını ödüyoruz. Peki bu dövizi nasıl sağlıyoruz? Borçlanarak ya da yabancılara ülkemizde şirket hisseleri, tarla, arsa satarak.

Fakat nihayetinde bu borçların ödenmesi gerekir. Sürekli borçlanarak fazla ithalat yapmak zaman zaman dış borç buhranı çıkarıyor. Buhranlarda TL dolar karşısında değer kaybediyor.

Özetle işçi partisi ithalat serbestliğine son vererek, kontrollü bir ithalat politikası uygulamayı öngörmeli.

Kontrollü ithalat nasıl olur? Gümrük sınırlamaları getirerek, gereksiz ithalatı engelleyerek. Genel ilke şu olmalıdır: Türkiye’de üretilebilen mallar daha ucuza gelse bile ithal edilmemeli.

Maksat ithalatı kaldırmak değil. Türkiye yurtta henüz üretilemeyen gerekli malları ithal etmek zorunda. Bunların başında da enerji geliyor. Amaç gereksiz ithalatı önlemek, gereksiz ithalatın işçiler üzerinde baskı yapmaya bahane edilmesini önlemek olmalı. İşçi partisinin dış ticaret politikası ithalatın işçiye olan baskısını azaltmaya yönelik olmalıdır.

İthalatı kontrol etmekte bir maksat da dış ticareti dengelemektir.

Zaten toplumun refahını teminat altına almak için kendine yeterlik, iktisat politikalarında genel bir ilke olmalıdır. Nüfusun gıda ihtiyacının yerli üretimle karşılanabilmesi, gıda güvenliği önemlidir. Tıbbi malzeme ve ilaç sanayinde de kendine yeterlik de hedef olmalı.

İhracatın da yurt içinde işçilerin ücret ve çalışma koşullarını olumsuz etkileyen bir rekabete yol açtığını söyledik. Onun için ülkede bütün sektörleri ihracata teşvik etmek yerine, ihracatı seçilen belirli sektörlerde yoğunlaştırıp desteklenmelidir. Fiyatı ve üretim maliyetini düşürme rekabetinin işçiye yansımasını devletin sübvansiyonlarla bertaraf edebileceği sınırlı sayıda sektör belirleyip bunlarda ihracatı desteklemek işçi sınıfı için en uygun politikadır.

Sonuçta işçi partisinin ekonomi programına yazacağı dış ticaret politika ilkeleri, dış ticareti dengelemek, gereksiz ithalatı engellemek, mümkün mertebe kendine yeterlik olmalı. İşçi sınıfının işverenler karşısında pazarlık gücü üzerinde dış ticaretin olumsuz dış etkileri olsa olsa bu politikalarla önlenebilir.

Liberal iktisatçılar genel olarak her ülkenin ucuza üretebildiği malları üretip ihraç etmesini ve ucuz üretemediği malları ithal etmesini savunur. Bundan ülkeler arasında bir iş bölümü ortaya çıkar. Bu iş bölümünün refahı artıracağını iddia ederler. Guatemala’dan ithal edilen muz Anamur’dakinden daha ucuz ise, bunu ithal etmek Türkiye toplumunda refahı artırır diye bakılıyor. Ancak anlatmaya çalıştığım üzere ülkeler arasında kontrolsüz mal ticareti işçiler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Liberal düşünürler malların sınırsız dolaşımının işçiler üzerindeki baskısını göz ardı ediyorlar.

Patronlar işçi partisinin kontrollü ithalat programına karşı çıkacak, “siz yurttaşların istediği malı seçip tüketme hürriyetini kısıtlıyorsunuz” diyeceklerdir. “Siz tüketiciyi pahalı yerli malı kullanmaya mahkum mu ediyorsunuz” diye eleştireceklerdir. Böyle propagandaya karşı işçi partisinin politikasının amacını topluma anlatmamız gerekiyor.

İthalatı kontrol altına alırsak, dış ticareti dengelersek, memlekette üretilen malları ithal etmezsek, belki diş macunu satın almak istediğimizde sekiz marka yerine iki marka göreceğiz belki. Ama işçi sınıfının refahı için, toplumun çoğunluğunun genel refahı için bunu göze almamız, bu fedakarlığı yapmamız gerekir. İşçi partisinin tüketim malları çeşitliliğinden fedakârlık etmek gerektiğini açıkça dile getirmesi gerekir. Serbest dış ticaret işçileri köt çalışma koşullarına, düşük ücretlere, çok uzun mesai saatlerine mecbur bırakmaktadır. Bunu değiştirmek için önünde sonunda yapılması gerekecek olan dış ticaretin kontrollü bir hale getirilmesi olacaktır. Bugün bu ilişkiyi açıklamaya çalıştım.

Soru cevaplar

Soru: İşçi sınıfının bu kadar sorunu varken niye mevcut partilere oy veriyor?

Somel: Mevcut partiler mülk sahibi sınıfları temsil ediyor. Bilinç kelimesi nahoş bir kelime sevmiyorum, ama yine de kullanmamız gerek sanırım. İşçi sınıfının önemli bir bölümü mevcut düzenin nasıl çalıştığını bilmiyor. Kimlik siyasetinin nasıl işçi sınıfını bölmekte kullanıldığını göremiyor. Sınıf dayanışmasını artırmak lazım. Bergama’da siyanürle altın çıkartan şirkete direnen köylünün, Karadeniz’de hidroelektrik santral inşasına karşı mücadele eden köylüyü desteklemesi lazım. En azından aynı sektördeki işçilerin birbirleriyle dayanışmasını sağlamak lazım. Bu iş ekonomik krizlerde daha kolay olur. Kriz iyi bir şey değil şüphesiz. Ancak krizlerde insanlar yeni fikirlere kulak kabartıyor. Cemal arkadaş sizin video konuşmanız mesela bilinçlendirici bir konuşma idi, onu daha fazla insana ulaştırmak önemli. 

Soru: İşçi partisinin iktidara gelmesi, velev ki kendi başına gelse bile devleti tam olarak eline geçiremiyor. Bir süreç bu. Acaba kooperatif tarzı işler, dayanışma ekonomisi işleri bu anlamda önemli olabilir, devleti ele geçirmenin zorlukları açısından da bakarsak. Bir işçi partisi bu tip işleri teşvik etmeli midir? Bunlar geçişi kolaylaştırır mı?

Somel: Bunlar desteklenmeli ama bunlar işçi sınıfının iktidara gelmesini sağlamaz bence. Dayanışma ekonomileri kapitalist bir denizde küçük istisnai adacıklar oluyor. Kapitalistler bunlara tahammül edebilir, hoş dahi bulabilir. Çünkü bunlar toplumda bölüşümü değiştirmiyor. Kooperatif kurmayı savunmak ve desteklemek yararlı, ama asıl mücadeleden şaşırtmamalı. İktidarsız toplumsal ilişkileri değiştirmek mümkün değil. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.