Kayyumculuk

Kimi siyasetler günü gelir, sahte ideolojilerini kaplamak için ellerindeki tüm imkanları tüketirler. Halkın temel taleplerini karşılayamadıkları gün yüzüne çıktığında, yönetim mekanizmalarındaki çatlakları genişleterek zor kullanma kapasitelerini arttırırlar. Faşizan uygulamalar tam buralarda devreye girmektedir. Mekanizmaların çatlakları tükenince çünkü, belli başlı kanırtmalar ve kırımlar gerçekleşir. Bu tip siyasetin örneklerinden AKP’nin Kayyum uygulamaları da bu doğrultuda yapılan uygulamalar işte. Tüm Kürdistan’dan tutup muhalif söylemin yükselme potansiyeli taşıdığı üniversitelere kadar uygulanan “Kayyumculuk” tam da bu tükenmişliğin bir dışavurumu olarak karşımıza çıkıyor. Herhangi bir şekilde kazanılmış demokratik alanların hepsine olan bu müdahale, herkesin malumu olan bir tahammülsüzlük hali.

Geçtiğimiz hafta Boğaziçi Üniversitesine atanan kayyum da (eski AKP milletvekili aday adayı Melih Bulu), AKP’nin tükettiği meşru söylemlerini bir şekilde tüm baskı araçlarını/alanlarını ele geçirerek telafi etme çabasının ürünü. Normalde üniversitenin teamül olarak kendi içinde uyguladığı rektör seçimi ve seçilen rektörü cumhurbaşkanının “ataması” uygulaması, 2016 OHAL ve KHK ihraçları süreciyle beraber istişaresiz ve koşulsuz olarak doğrudan cumhurbaşkanının rektör atamasıyla yer değiştirdi. (BOUN’da ilk kayyum rektör “içimizden” denilerek sonraları umursanmayan Mehmed Özkan’dı.)  Önceleri de demokratikleşememiş bu uygulama hiç olmazsa demokratik faaliyet alanının genişletilmesine dair bir çabayken şimdi bizzat Recep Tayyip Erdoğan inisiyatifinde üniversitelerin tüm mensuplarının rızası ve iradesi hiçe sayılıyor. Aynı Kürt halkının oylarının hiçe sayılması, iradelerinin gaspa uğramasında olduğu gibi.

Ne var ki, Mehmed Özkan’a karşı uygulanan sistematik bir protestonun inşa edilemeyişi peşinde durumun normalleşmesini de getirdi. Uygulamanın eleştirisini veren öğrencilerden çıkan “Boğaziçi kültürü”ne dayalı eleştiri, problemin merkezinde yatan asıl krizi odağa alamamıştı çünkü. Nitekim “içimizden” olan Mehmed Özkan’a tamah etmek peşinde daha sevecen bir uygulamayı değil, Ak partinin baskı alanını genişletmek üzere bizzat kendi tabanından seçtiği bir kayyum rektörü, Melih Bulu’yu peşinde getirdi. (Mehmed Özkan’a karşı sessizliğin bir sebebi de imzacı akademisyenlere dokunulmamış olması ve görece bir “pazarlığın” uygulanmasıydı tabii.) Bu örnekte de olduğu gibi, bizzat kayyum uygulaması demokratik alanların aşamalı bir ilgasını öngörerek organize edilmekte. Buna karşıysa meşru zeminini yitirmiş olan hükümetin, tüm baskı araçlarını ele geçirmesine yönelik, genelleyici bir kayyumculuk eleştirisini, saray odaklı politika eleştirisini ve politik hattı inşa etmek gerekiyor, çok sevecen-kültürlü-süper akademik Boğaziçi’ni değil elbette.

Hükümetin içişler politikası kendi ittifak sürecinden beri bu tahammülsüzlük siyasetini uygulamakta kararlı. İrade gaspı artık meşru savunma mekanizması yerine geçmiş durumda. Bu elbette yalnızca günümüz için böyle değil. Hikâyeyi genel perspektifte okursak patronaj ilişkilerinin neredeyse tüm devletler için meşru kılındığı tüm yönetimlerde halk iradesi her gün gaspa uğramakta, ezilen halk kitleleri, işçiler, her gün temel talepleri doğrultusunda muhatap alınmamakta. Bunu bu düzenin genel işleyişini de yansıtmak için söylüyorum. Tüm bu irade gaspı aslında kendini halkın rabbi sanan devlet uygulamaları için geçerli, Kayyum politikaları da bunun bir cüzü, bunu göstermek istiyorum.

Dünya bir şekilde kazanılmış haklarla kitlelerin talepleri ve özgün inisiyatifini dile getirmede bir yere varmalarını sağladı, başörtüsü yahut grev hakları bunun bir grup örneği sayılabilir. Fakat devlet mekanizması bu kazanımların genişleyen demokratik alanlara dönüşmesine kendi siyasetini güdebileceği ölçüde müsaade etmekte. Hele ki bugün AKP için genişleyen demokratik alanlar yukarıda değindiğimiz gibi, hükümetin kendi meşru zeminini tehdit etmekte. Bu noktada politikalarını her burjuva diktatörlüğünde olduğu gibi, meşru zeminlerinde kendi zorlarını kullanmak için buldukları çatlaklara yöneltmekte. Bu çatlaklar tükendiğindeyse umarsızca mekanizmayı kanırtmaktan, meşruluğunun sorgulanması dahi abes olan uygulamalardan çekinmemekteler.

Tam bu noktada şunu dillendirmek gerekiyor, bu kayyumcu hamleler gidiciliğinin farkında olan bir hükümetin hamleleri: devletin tüm yetki alanlarını olası bir tehlikeye karşı kuşatmaya çalışan bir “hazırlık” süreci… Tam da bu sebeple, bu hamlelerin karşısında aktif bir itirazı sürdürmeli ve devletin karşısına aldığı kitleleri bir arada tutmalıyız. Hükümetin zor kullanma potansiyelini arttırdığı her noktada, bu tehlikenin muhataplarının sesine ses olmalı, omuzuna omuz vermeliyiz. Kürt halkının yanında, direnen işçilerin yanında, üniversite öğrencilerinin yanında; bir şekilde aktif bir direniş hattı inşa edilmedikçe, en radikal noktalar işaret edilerek ilerleme sağlanmadıkça, bu hattı kıran, hükümetin faşizan uygulamaları olacak.

Görülmesi gereken, bu tehlikenin muhatabı her öznenin bir şekilde kendi alanının savunusunu sürdürmesi gerektiği, diğer politik alanlardaki öznelere de destek vermesi gerektiği. Çünkü demokratik alanlar kitlelerin müşterek faaliyeti sayesinde kazanılıyor, bir arada durdukça sürdürülüyor. Organize şekilde sürdürülen demokratik alanların ilgası politikalarını ancak Kürt halkının iradesinin gaspından sesi kısılan işçilerin direnişine, oradan çıplak aramaya maruz bırakılanlara kulak vererek engelleyebiliriz. Sırf bu uygulamalar bir gün “seni de yutmasın diye” de direniş hattı şart.

Son olarak, kayyumcu zihniyete hepten karşı çıkıyor ve üniversitelerimizde #KayyumRektörİstemiyoruz !

4 Ocak Pazartesi günü Boğaziçi Dayanışması öğrencilerinin saat 14.00’te Güney Kampüs kapısı önünde yapacağı basın açıklamasını bu vesileyle duyurmuş olalım:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.