Göran Therborn – Küresel Eşitsizlik: Sınıfın Dönüşü

Göran Therborn’un Global Dialogue / Küresel Diyalog isimli bir dergide 2011’de yayınlanan “Global Inequality: The Return of Class / Küresel Eşitsizlik: Sınıfın Dönüşü” isimli makalesini çok beğendik. İlerletmeye ve daha da açmaya çalıştığımız tartışmaya önemli bir katkı sunabileceğini düşündük ve çevirip dolaşıma sokalım istedik. 

Çeviren: EAP ÇEVİRİ KOLEKTİFİ

GÖRAN THERBORN *

Son yirmi yıl dünyanın yoksul ulusları için iyi geçti. 1980’lerin sonundan beri  uluslararası ekonomi örgütlerinin “Gelişen Asya” diye adlandırdığı Çin, Hindistan ve ASEAN [2] ülkeleri, dünyanın bir bütün olarak gerçekleştirdiği büyüme hızının iki misli büyüdü. Geçen yüzyılın son üçte birlik bölümde kalkınma yarışının trajik “nal toplayıcısı” konumundaki Sahara-altı Afrika, 2001’den beri dünyadan daha hızlı büyüdü. Latin Amerika 2003’den, Ortadoğu da 2000’den beri zengin dünyadan daha hızlı büyüyor. Komünizm-sonrası Avrupa’yı hariç tutarsak “yükselen ve gelişmekte olan ekonomiler”, Anglo-Sakson bankacılık krizini zengin dünyadan çok daha iyi atlattı.

Uluslar ve sınıflar

Sadece jeo-politika alanında değil, eşitsizlik meselesi açısından da tarihi bir dönüşüm yaşıyoruz. 19. ve 20. yüzyılda uluslararası düzeyde yaşanan “azgelişmişliğin gelişimi” sürecinin anlamı şuydu: İnsanlar arasındaki eşitsizlik giderek artan şekilde yaşadıkları yere göre belirlenmekteydi. Yaşadığınız kıta, bölge ya da ülkenin gelişmiş mi, yoksa azgelişmiş mi olduğu daha önemliydi. 2000 yılında, haneler arasındaki geliş eşitsizliğinin % 80’inin yaşadığınız ülkeye bağımlı olduğu hesaplandı (Milanovic 2011:112). Bu durum şu an değişmekte. Uluslar-arasındaki eşitsizlik genel olarak düşse de zengin ve en yoksul arasındaki aranın açılması henüz durmuş değil. Fakat farklı ülkelerde farklı hızlarda da olsa ulus-içi eşitsizlik genel olarak büyümekte. Bu durum, küreselleşmenin ya da teknolojik değişimin dünya üzerindeki eşitsizlikleri azaltacağını iddia eden tüm evrensel determinizmlerin sahte olduğunu açık bir şekilde ortaya koyar.

Bunun anlamı, eşitsizliği belirleyen güçlü bir küresel faktör olarak sınıfın geri dönüşüdür. Sınıf elbette her zaman önemliydi. Ancak ulusal nitelikteki sınıf örgütleri ve sınıf mücadelelerinin baskın olduğu, “proleter enternasyonalizmi”nin güçsüz kaldığı 20. yüzyılda, uluslar arasındaki gelir uçurumları, ulus-içi sınıf eşitsizliklerini gölgede bırakmaktaydı. Şimdi ise uluslar birbirine yakınlaşırken, sınıflar birbirinden uzaklaşmakta.

Yeni küresel gelir dağılımında sınıfın etkisi 1990’larda belirginleşti. Bu dönemde Çin’deki eşitsizlik adeta fırladı, hem de kapitalizm yolunda koşar adım ilerleyen eski Sovyet ülkelerindekinden bile daha hızlı şekilde. Hindistan’ın kırsal bölgelerde bir süredir gözlenen mütevazi eşitlenme eğilimi, yine bu dönemde yerini artan kırsal ve kentsel eşitsizliğe bıraktı. Güney Amerika’da Meksika ve Arjantin, paylarına düşen neo-liberal eşitsizlik şoklarına bu dönem maruz kaldı. IMF’nin (2007, 37) yaptırdığı bir çalışma 1990’lı yıllarda küresel ölçekte gelir payını arttıran tek grubun, hem zengin hem de yoksul ülkelerde, ulusların en zengin % 20’lik bölümü olduğunu ortaya koyar. Diğer tüm % 20’lik kesimler farklı oranlarda da olsa 1990’ların kaybedenleridir.

En önemli değişiklik ise gelir dağılımının en tepesinde, yani en zengin % 1 (hatta % 0.1 veya % 0.01) ve geri kalanlar arasında gerçekleşti. Nobel ödüllü Amerikalı iktisatçı Joseph Stiglitz geçenlerde (Vanity Fair, Mayıs 2011) ülkesinin, nasıl en zengin % 1 tarafından ele geçirilmiş olduğuna işaret etti: Milli servetin % 40’ı, yıllık gelirin çeyreği ve ABD Kongresi’nin neredeyse tamamı ülke nüfusunun en zengin % 1’ine ait. Geçen yüzyılın sonlarında en zengin % 1, ABD gelirinin % 15’ini elde ederken, aynı oran Hindistan’da % 9-10 civarındaydı (Banerjee ve Piketty 2003).

Çin, Hindistan ve gelişmekte olan Asya’nın genelindeki eşitsizlik eğilimi, aynı ABD’deki gibi yeni bin yılda da devam etti (Luo ve Zhu 2008; Kochanowicz ve ark. 2008; Datt ve Ravaillon 2009). Örneğin Hindistan’daki hızlı ekonomik büyümenin, Hindistanlı çocukların en fakir beşte birlik kesimine hemen hiçbir olumlu katkısı olmadı. 1995 yılında olduğu gibi 2009’da da, bu kesimin üçte ikisi kronik zayıflıkla boğuşmakta (UN 2011: 14). Bir zamanlar Üçüncü Dünya olarak adlandırılan ülkelerde 2000’li yıllarda yaşanan güçlü ekonomik büyümenin dünyadaki açlığa hiçbir etkisi olmadı. Yetersiz beslenenlerin sayısı 2000’den 2007 yılına 618 milyondan 637 milyona çıkarken, dünya nüfusuna olan oranı % 16’da sabit kaldı (UN 2011: 11). Gıda fiyatları artmaya devam etti. Diğer yandan Mart 2011’de Forbes dergisi büyük bir coşkuyla 2010 milyarderler listesini açıkladı. Listedeki milyarderlerin sayısı 1210’a ulaşmış, bunların 4,5 trilyon dolar olan toplam servetleri ise dünyanın üçüncü en büyük ekonomisi olan Almanya’nın GSYH’nı geçmişti. Listede 413 Amerikalı, 115 (ana kara) Çinli ve 101 Rus milyarderi vardı.

Eşitsizlikteki artış aslında ekonomik veya teknik anlamda kaçınılmaz değildir. Ekonomik olarak dünyadaki en eşitsiz bölge olan Latin Amerika, an itibariyle gezegende eşitsizliğin azaldığı yegane yerdir (CEPAL 2010; UNDP 2010). Bu durumun sebebi 1970’ler ve 1980’lerdeki askeri diktatörlerin ve bunların iyi kötü demokratik bir şekilde seçilen haleflerinin uyguladığı neo-liberal politikalara duyulan siyasal tepkidir. Arjantin, Brezilya, Venezuela ve diğerlerinin uyguladığı yeniden bölüşüm politikaları sınıfın -bu örnekte zengin oligarkların açgözlülüğünün- önemini yansıtmaktadır.

Ülkeler arası (gelir) sınıflar(ın)ın karşılaştırılmasındaki bir başka yöntem ; gelir, ortalama yaşam süresi ve eğitim durumu verilerinin kullanıldığı karmaşık ve özverili bir hesaplamayla elde edilen, ancak hata payı yüksek olan İnsani Gelişme Endeksi’nin hesaplanmasıdır. Tüm sorunlarına rağmen bu endeks dünyadaki eşitsizliği kayda değer bir şekilde göstermektedir. Amerika’nın en yoksul beşte birlik kesiminin insani gelişmişlik düzeyi, örneğin Bolivya, Endonezya ve Nikaragua’nın en zengin beşte birlik kesiminden daha düşüktür, Brezilya ve Peru’nun en şanslı %40’lık kesiminden aşağıdadır ve Kolombiya, Guatemala ve Paraguay’ın dördüncü beşte birlik kesimine hemen hemen eşittir. (Grimm ve diğerleri, 2009, Tablo 1.)

Adaletli bölüşüm kaygısının temel bir referansı olarak sınıf kavramının önem kazanmasının ulusal ekonomik yakınsama[3] dışında başka sebepleri de vardır. Irkçılık ve cinsiyetçiliğe dayalı varolan eşitsizlikler hala kuvvetli olsa da, bariz biçimde aşınmaktadır. Bunun en yeni ve önemli örneği Güney Afrika’daki ırkçılığın çöküşüdür. Demokratik Güney Afrika kurumsal ırkçılığın çöküşü sonrası sınıf eşitsizliğinin en dramatik örneklerinden birini sergiliyor. Dünya Bankasının cesur ekonomistlerinden Branko Milanovic (2008: Tablo 3) ve diğerleri, dünyadaki hane halkları arasındaki gelir eşitsizliği Gini katsayısını 1990’lar ve 2000’lerde yaklaşık 65-70 olarak tahmin ettiler. Fakat 2005 yılında Johannesburg şehrinin Gini katsayısı 75’ti! Üstelik bu ölçüm, gelire dayalı hesaplamalardan her zaman daha düşük bir eşitsizlik oranı veren tüketici harcamaları üzerinden hesaplanmıştı (UN Habitat 2008: 72). Hata paylarını kabul etsek bile, apartheid sonrası Johannesburg’un (çoğu vatandaş statüsünde olan) nüfusu arasındaki ekonomik eşitsizliğin, dünyanın genelindeki ekonomik eşitsizlikten daha az olmadığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Sınıf Siyasetinin Dört Yolu

Sınıf’ın muhtemel yeniden dirilişi, iki farklı istikamette gerçekleşebilir: orta sınıf ve işçi sınıfı istikameti. Dahası iki istikametin de iki farklı varyasyonu mevcuttur. Orta sınıf istikametinin ideolojik olarak baskın gelen birinci varyasyonu, dünyanın sahibi olduğunu ilan ve zanneden tüketimci bir küresel orta sınıfın doğuşudur. Arabalar, evler, sayısız elektronik eşya ve dayanıklı tüketim malları satın alan, uluslar arası turizme para harcayan bir orta sınıfın doğuşu. Bu küreselleşmiş ve upgrade edilmiş tüketim ideolojisi, ekoloji bilincine sahip insanlar için bir karabasanken, iş adamları, ekonomi basını ve iş kurumlarının ağızlarının suyunu akıtmaktadır. Dev ticari kârlar getirmesinin yanında orta sınıf tüketiciliğinin sistem için başka sayısız avantajları vardır. Yeni bir pazarlık ve uzlaşı zemininde de olsa zenginlerin ayrıcalıklarını tahkim eder ve halk sınıflarına isyandan uzak, tüketime dayalı bir arzu dünyası armağan eder. İş dünyasının rüyalarını süsleyen bu hayaller ihtimal dışı değildir. Ancak bu hayallerin hafife aldığı şey, mevcut ekonomik ayrışma ve dışlanma gidişatının gün be gün büyüttüğü toplumsal patlama ihtimalidir.

İkinci varyasyonda, orta sınıf ile zenginler arasında giderek büyüyen uçurum orta sınıfı tüketim ideolojisine değil siyasete iter. Geçtiğimiz yıllarda en azından Avrupalıların 1848’den beri şahit olmadığı birşeyi gördük: Sokaklara inen, hatta orta sınıf devrimleri yapan orta sınıflar. Şili’de Allende’ye ve Venezuela’da Chavez’e karşı ortaya çıkan hareketler ve Amerikalı “Çay Partisi” gibi bu orta sınıf hareketlerin çoğu, sosyal ve ekonomik anlamda reaksiyonerdi. Liberal mitolojinin iddia ettiğinin aksine orta sınıf hareketler doğal ve zorunlu olarak demokratik filan değildir. Tayland’da 2008’deki “Sarı Gömlekliler” veya Şili ve Venezuela’daki darbe yanlısı hareketler bunun açıkça ortaya koyar.

Ancak oligarşik, ahbap-çavuş kapitalizmine [4] ve oligarşik siyasete karşı olan orta-sınıf hareketler de yok değildir. Ukrayna’daki “Turuncu devrim” muhtemelen ideal tipe en yakın olanıdır. 2011’deki “Arap Baharı” da önemli, hatta muhtemelen belirleyici bir orta sınıf unsuru içermekteydi. “Yüksek finans” ve “yüksek siyaset”in seçkinci kapitalizmi, yani en zengin %1’in ekonomi politiği, öfkeli orta sınıfların siyaset sahnesine çıkmasına ve öngörülemeyecek sonuçlara sebebiyet verebilir.

Öteki sınıf istikameti, işçi sınıfı odaklıdır. Endüstriyel kapitalizmin tarihsel öncülüğü artık mazide kalmıştır. Tıpkı güçlenmesine sebebiyet verdiği hasmı, Marks’ın 19. yüzyıl ortasında öngördüğü ve Avrupa’da (özellikle de İskandinav ülkelerinde) gerçekten de ortaya çıkan işçı sınıfı hareketi gibi… Avrupa ve Amerika şimdi sanayisizleşmekte, özel sektör ve finans kapitalizmi kamu sektörünü geride bırakmakta, işçi sınıfları bölünmekte, bozguna uğramakta ve demoralize olmaktadır. Bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik kutuplaşma ve tırmanışa geçen ulus içi eşitsizlik, Kuzey Atlantik’in (yapısal bir gelir dağılımı mekanizması olarak) sınıfın küresel yeniden dirilişine olan katkısıdır.

Endüstriyel işçi sınıfının bayrağı dünyanın sanayi merkezi olmaya başlayan Çin’e devredildi. Kentte doğanlarla kırda doğanlara farklı haklar tanıyan hukou sisteminin [5] hala geçerli olmasından ötürü, Çinli işçilerin büyük çoğunluğu kendi ülkelerinde kaçak göçmen konumundadırlar. Ancak artan yerel protestoların ve ücret artışlarının gösterdiği gibi, endüstriyel kapitalizmin derinleşmesi işçilerin elini de güçlendirmektedir (Cf. Pun Ngai in Global Dialogue 1.5). Çin siyasi rejimi hala bir tür sosyalizme olan bağlılığını sürdürmekte. Gelecek ne getirir bilinmez. Ama sınai işçi sınıfı tarafından yürütülen bir bölüşüm mücadelesinin Avrupa’dan Doğu Asya’ya kaymış yeni bir raundunun başlama ihtimali göz ardı edilmemelidir.

Dördüncü sınıf senaryosu gücünü Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki heterojen halk sınıflarından ve bir ihtimal bunların zengin ülkelerdeki daha zayıf emsallerinden alır. Okur yazarlığın yükselmesi ve yeni iletişim teknolojileri sayesinde güçlenen halk sınıflarına dayanan hareketler ciddi (etnik, dini ve formel/enformel ayrımından kaynaklanan) bölünme sorunlarıyla cebelleşmek durumundadır. İşportacılık yapmak veya küçük “terhaneler”de [6] çalışmak gibi geçim yöntemleri ve mekanlarındaki ayrışmalar, birlikte hareket etmeyi daha da zorlaştırır. Ancak örgütlenme, mobilize olma ve harekete geçmenin önündeki engellerin aşılması imkansız da değildir. Hindistan’da kendi hesabına çalışanlar güçlü örgütler kurdu. Taylandlı halk sınıflarının Kırmızı Gömlekler hareketi Haziran 2011 seçimlerinde ülkenin en önemli siyasal kuvveti haline geldi. Ve halk sınıfı koalisyonları, Brezilya’da ve bir çok Latin Amerika ülkesinde merkez sol hükümetlerini iktidara getirdi.

(1) Küreselleşen orta sınıf tüketimciliği, (2) orta sınıfın siyasal isyanı, (3) Avrupa’dan Çin ve Doğu Asya’ya kayan endüstriyel sınıf mücadelesi (ki sınıfsal uzlaşı ihtimalini içermektedir) ve (4) Latin Amerika ve Güneydoğu Asya’daki hareketlerin başını çektiği, Arap ülkeleri ve Sahara-Altı Afrikası’nda da görülebilecek, heterojen halk sınıflarının hareketleri… Küresel eşitsizliğe tepki olarak ortaya çıkabilecek bu dört sınıfsal istikamet de sosyolojik olarak mümkündür (Cf. Enrique de la Garza and Edward Webster in Global Dialogue 1.5). Muhtemelen bu dört istikamette birden bir takım gelişmeler olacaktır. Bunlardan hangisinin görece daha etkili olacağını öngörmek ise imkansız. Eldeki verileri tartma, bunları değerlendirme ve anlamlandırma biçimlerinin her biri tartışmaya açık olacaktır.

Ancak kesin olan şudur ki, ulus devletler heybetlerini korusa ve sınıf çatışmaları ağırlıklı olarak ulus devlet-içi niteliklerini aşamayacak olsa da, küresel eşitsizliğin yeni istikameti şunu açıkça ortaya koyar: İnsanların yaşamlarının seyrini belirleyen faktörler arasında sınıfın etkisi artarken, ulusun etkisi azalacaktır.


[1] Göran Therborn günümüz eleştirel sosyal bilimcilerinin önde gelenlerinden birisidir. İdeoloji, devlet ve post-Marksizm tartışmalarına katkı yapmış bir sosyologdur. (ç.n.)

[2] Association of Southeast Asian Nations – Güneydoğu Asya Milletleri Birliği: 1967 kurulan ve Endonezya, Malezya, Filipinler, Singapur ve Tayland tarafından 1967’de kurulan, daha sonra Brunei, Burma, Kamboçya, Laos ve Vietnam’ın da katıldığı jeo-politik ve iktisadi organizasyon. (ç.n.)

[3] Economic convergence (Ekonomik yakınsama): Az gelişmiş ülke ekonomilerinin gelişmiş ülke ekonomilerine nazaran daha hızlı bir şekilde büyüyerek iktisadi gelişmişlik açısından bu ülkelere yaklaşmaları. (ç.n.)

[4] “Crony capitalism”: Genelde ahbap-çavuş kapitalizmi ya da yozlaşmış kapitalizm diye tercüme edilen, kapitalizm koşullarındaki başarının büyük ölçüde büyük şirketler ve hükümet yetkilileri ile yakın ilişkilere bağlı olduğu bir kapitalizm hali. Fark edileceği üzere kapitalizmin, serbest piyasa koşullarını yaratabildiği, “normal”de hiçbir oligarşik eğilim taşımadığı, “yozlaşmamış” bir halinin mümkün olduğu varsayımına dayanır. (ç.n.)

[5] Hukou sistemi Çin’de uygulanan ve özellikle kırsal nüfusun kayıtlı bulunduğu bölgeden bir başka bölgeye göç etmesini son derece zorlaştıran bir nüfus kayıt sistemidir. Pratik olarak seyahat özgürlüğünü sınırlar ve köylünün köyünde kalmasını, ancak köyden kente göçün devletin kontrolünde gerçekleşmesini hedefler. Kayıtlı bulunduğu bölgeden bir başka bölgeye giden kırsal kökenli kişi hemen hiçbir kamu hizmetinden yararlanamaz, hatta kimi durumlarda işvereninin kendisine tahsis ettiği barınma yerinden bile faydalanamaz. (ç.n.)

[6] Sweatshop: Genelde “terhane” olarak çevrilen ve çalışma koşullarının son derece zor olduğu, işçilerin yoğun bir baskı ve sömürü altında çalıştığı işyerlerine işaret eden bir kavram. Genelde bu koşullarda sınai üretim yapan küçük atölyelere işaret etmek için başvurulsa da, kavram uzun süredir bu koşulların yaşandığı her türden işletme için de kullanılmaktadır. (ç.n.)

* Göran Therborn; Cambridge Üniversitesi, İngiltere, Linnaeus Universitesi, İsveç ve Yokohama’daki ISA Dünya Sosyoloji Kongresi program komitesi üyesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir