Mie Inouye – Örgütlenmek ve Örgütlü Olmak

Geçtiğimiz günlerde Jodi Dean’ın Comrades isimli kitabından yola çıkarak Jacobin için kaleme aldığı Bize Yoldaş Gerek başlıklı yazısına yer vermiştik. Şimdi ise tartışmayı derinleştirmek adına yine aynı sitede Comrades hakkında yayınlanmış bir eleştiri yazısının çevirisini sizlerle paylaşıyoruz.

Çeviren: EMRE KOVANKAYA

MIE INOUYE

Jodi Dean iyi bir örgütçü gibi bizi bir parça rahatsız hissettiriyor. Comrade: An Essay on Political Belonging (Yoldaş: Siyasal Aidiyet Üzerine Bir Deneme)[1] kitabını okurken bire bir diyaloglardaki “ricaların” ardından gelen tuhaf sessizlikte kalmış gibi hissettim. Eğer örgütçü taraftaysanız ricanızın ardından “elbette baskı yok” dememek için direnirsiniz. Örgütlenen taraftaysanız sosyalizme veya başka bir kampanyaya dair inancınıza, görev bilincinize ve sizi örgütleyeni memnun etme isteğinize karşı çıkabilecek olasılıkları değerlendirirsiniz.

Bu anın can sıkıcı yanlarından biri aslında herkesin, herkesin olup bitenden haberdar olduğunu bilmesidir: rahatsız edici bir ricanın geleceğini biliriz. Yine de sadece bir imza metnini elden ele geçirmek yerine böylesi diyaloglara dahil olmayı tercih ederiz, çünkü alttan alta yapmak istediğimizi bildiğimiz ama bizden istenmese yapmayacağımız şeyleri yapabilecek hale gelmek isteriz.

Dean’ın son kitabı bu arzuyu ve bu arzunun desteklediği ilişkileri yakalamış. Dean, Crowds and Party kitabında solda örgütsel bir form olarak partiyi ıslah etmek için ikna edici bir gerekçelendirme yapıyor. Comrade ise parti yaşamını karakterize eden spesifik ilişki, yani yoldaşlık üzerine derinlemesine bir tefekkür sunuyor.

Birçok sosyalist için “yoldaş” temelde yarı-alaycı bir gönderme. Dean ise yoldaşlığı kullanışlı ve ayırt edici bir kavram olarak gösteriyor. Yoldaş müttefikten veya arkadaştan farklı. Müttefikler birbirlerini belirli bir mesafeden, kendi ezilme deneyimlerinin sınırları ötesinden desteklerken yoldaşlar bir mücadelede aynı safta olanlar şeklinde eşitleniyorlar.

Arkadaşlar birbirlerine özgünlük ve benzersizlikleri üzerinden bağlanırken yoldaşlar paylaştıkları işler üzerinden bağlanır; dolayısıyla çoğunlukla birbirlerinin yerine geçebilirler. Arkadaşlar birbirlerini kullanmakla yükümlü değildir, ancak yoldaşlar bir örgütlenme inşa edip sürekliliğini sağlayabilmek için birbirlerini güle oynaya kullanırlar.

Bu ayrıştırmalar kulağa çok sert geliyor olabilir ve yoldaşlığın gerektirdikleri fazla talepkar görünüyor olabilir. Dean’e göre yoldaşlık sosyalistlerin siyasal işlerle uğraşırken benimseyebilecekleri bir “ideal egodur”. Yoldaşlar aynı zamanda arkadaş veya sevgili de olabilirler, üstelik birbirlerine “yoldaş” olarak hitap edenler çoğunlukla eşit veya aynı değildir. Ancak yoldaşlık perspektifini aldıklarında kendi ilişkilerinin özgünlüğünden soyutlanıp bunun yerine benzerlik ve eşitliği koyarlar.

Yoldaşlık araçsaldır, fakat bu araçsallık stratejik midir yoksa kendi içinde bir amaç mıdır? Dean’e göre ikisi de doğrudur. Crowds and Party’de Dean stratejik bir soruna çözüm olarak partiyi önermektedir: Solun kalabalığın dağılmasının ardından ayakta kalabilecek bir güç inşa etmesi nasıl mümkün olacaktır?

“Wall Street’i İşgal Et” ve diğer meydan hareketlerinin zeminine karşılık Dean ikna edici bir şekilde Sol’un örgütsüzlüğüne deva olarak merkezi ve disiplinli bir partiyi savunuyor. Dean’in partiye dönüşü Jane McAlevey’in işçi örgütlenmesindeki “CIO Yöntemini” yeniden inşa etmesiyle benzerlik gösteriyor. İkisinde de altta yatan kanı şu: Eğer artık kazanmaya başlamak istiyorsak disiplinli ve sürdürülebilir örgütlenmelere ihtiyacımız var.

Dean’in kitap boyunca bir stratejist olarak konuştuğu yerler var. Örneğin “Yoldaşların birbirlerine olan bağı ortak bir hedefe yönelik ve araçsaldır: Eğer kazanmak istiyorsak (ki kazanmak zorundayız) beraber hareket etmemiz gerekir.” Yoldaşlık “komünizm” yolunda girişilecek başarılı kolektif eylemler için gerekli disiplin ve birliği sağlayan ilişkidir. Bu okumaya göre “özel mülk ve kapitalizmin belirlenimlerinden kurtulan ve üreticilerin serbest birliktelikleri, ortak çıkarları ve kolektif kararları doğrultusunda yeniden örgütlenen bir toplumu bekleyen eşitlikçi bir gelecek” olan komünizm, kazanılacak bir şeydir.

Ancak kitabın önemli bir kısmına göre yoldaşlıkla gelecek dünya şimdiden canlandırılır (prefiguration): yaratmak istediği dünyayı birbirlerini yoldaş olarak görenleri yeniden şekillendirerek ortaya koyar. Dean Alexandra Kollontai’ın komünizmde yoldaşlığın “ruhun radikal olarak yeniden eğitilmesinin” bir aracı olduğu fikrinden hareket eder. Dean’in sözleriyle yoldaşlık “insanların içinde artık kendilerinin eşitsiz duruma ve boyun eğmeye mecbur olmadıklarını hissettiren yeni duygular uyandırır”. Bu okumaya göre komünizm, toplumun geleceği değil, neoliberal mevcudiyet içinde yerleşik olan partinin kendisidir. Yoldaşlık ise partinin sürmesinin ve kendi dönüşümümüzün bir pratiğidir.

Bazı örgütleyiciler, Occupy’ı hareketi şimdiden canlandırma fikri uğruna “stratejik siyaseti” es geçmekle eleştiriyorlardı. Dean’e göre Occupy’ın sorunu yeni ve daha iyi bir dünyayı şimdiden canlandırmaya yönelik girişiminden ziyade yataylığıydı. Occupy kendini gerçekleştiren, bireysel parçalara ayrılmış bir dünyayı canlandırmak istiyordu; bu yanlıştı. Bunun yerine Dean komünizmi canlandırmamız gerektiğini söylüyor; bireylerin kişisel tutku ve çıkarlarının kolektif iyiye tabi kılınarak böylece herkesin kapitalizm ve getirdiği eşitsizliklerden özgürleşebildiği bir toplum.

Duygu ve duygulanımların toplumsal hareketlere katılanların önemli motivasyon kaynaklarından olduğu bir gerçek. Ancak Dean kendi yoldaşlık tanımıyla toplumsal hareket çalışanların genelde adını koymadıkları veya tanımlamadıkları belirli bir arzudan, örgütlenme arzusundan bahsediyor. Kendisi de örgütçü bir sosyalist olan Dean kolektif bir öznenin bir parçası haline gelme deneyimini biliyor; ancak beraberce elde edilebilecek bir şeyi diğerleri ile birlikte istemenin keyfini, kendi çabasını “yeni kolektif gözlerle” görüp tasdik etmeyi, kolektif çalışmanın sağladığı bireycilik, yalıtılmışlık ve siyasal umursamazlıktan uzaklaşma halini biliyor.

Dean kabaca “çok olmanın” sağladığı öznel rahatlamayı ve siyasal birliği anlatıyor:

“Bazen ne yapılması gerektiğini kendi kendimize bulmak için fazla yorgun ve meşgul olup bu sebeple birinin bize bunu söylemesini ister ve ihtiyaç duyarız. Bazen bir yoldaş olarak bize bir görev verildiğinde küçük çabalarımızın daha büyük, hatta belki de zulüm karşısında halkın kadim kavgasında dünya tarihi bakımından önem taşıyan bir anlam ve amaca sahip olduğunu hissederiz. Bazen de sırf ilkelerimizi, mutluluklarımızı ve yenilgilerden öğrenme azmimizi paylaşan yoldaşlara sahip olduğumuzu bilmek daha önceden mümkün olmadıkları yerlerde siyasal çalışmaların yolunu açar.”

Yoldaş gerçek ve güçlü bir ilişkiye ışık tutuyor, ama Dean’in yoldaşlığa yoldaşlık olarak duyduğu inanç zaman zaman beni tüketiyor. Dean bütün dikkatini siyasal deneyimin belirli yönlerine odakladığından politik örgütlenmenin, gerçekleştiği nesnel koşullarla bağını bilerek kopardığı hissini uyandırıyor.

Dean kitap boyunca yirminci yüzyılın ilk on yıllarındaki halleriyle ABD ve Sovyetler Birliği Komünist Partilerinden teşekkül Eski Sol’un (Stalin’in suçlarını görmezden gelme ve saklama, içe yönelik eleştirinin oturtulmasındaki yetersizlik gibi) hatalarıyla gerçekten hesaplaşmaksızın ve yirminci yüzyılın ilk yarısındakilere nazaran günümüzde daha farklı siyasal olanakların olabileceğini fark etmeksizin Eski Sol’a yönelik nostaljiyi uyandırıyor. Örneğin günümüzde komünizmden ziyade demokratik sosyalizmin taşıdığı enerji ve siyasal çekimin bir anlamı yok.

Dahası özgünlükten soyutlanıp yerine aynılığı ve eşitliği geçirebilme becerimizin nesnel ve stratejik sınırları olabilir. Bir mücadelede aynı safta olsak dahi bazen eşit değilizdir. Dean bunun farkında. Ancak yoldaşlık fikrinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve ırk dahil var olan eşitsizlikleri tanımlayıp telafi edebilmek için bir temel oluşturduğunu düşünüyor: Yoldaşlık “bu tabakalar arasına sızabilecek başka bir imkanı sağlıyor.”

Ancak kendimizi her daim yoldaş olarak hayal edebilmemiz mümkün mü? Ayrıca yoldaşlık da kolaylıkla eşitsizlikleri örtmek ve bunları açığa çıkarmaya çalışanları azarlamaya yönelik olarak kullanılamaz mı?

Dean’in Doris Lessing’in Altın Defter romanına dair yaptığı okuma tam da bu noktayı açıklıyor. Romanda İngiltere Komünist Partisi eski üyesi ve bir romancı olan Anna Wulf karakteri üzerinden partideki ayrılıkların psikolojik etkileri inceleniyor. Comrade kitabının son bölümünde Dean Anna’nın partiden çıkış sürecini anlatıyor.

Dean’in kitaba olan ilgisi çok tutarlı. Anna için yoldaşlık bir “ideal ego”. Kendisini anti entelektüel ve cinsiyetçi patronunun, çeşitli kadın düşmanı sevgilileri ve arkadaşlarının yoldaşı olarak hayal ediyor.

Ancak Anna’nın kendisini parti içindeki cinsiyetçilik, ırkçılık, aldatılma ve liyakatsizlik gerçeklerinden soyutlayıp eşit bir yoldaş olarak koyma yönündeki öznel çabası onu mahvediyor. Anna’nın partiden ayrılışının tek sebebi Khrushchev’in 1956’daki Stalin’i aklama çabaları değil, aynı zamanda hayalindeki yoldaşça “benzerlik” ve eşitlik ilişkileri ile kendi içinde bulunduğu ve bu ilişkilerin olmadığı gerçeklik arasındaki uyumsuzluğun katlanılmaz hale gelmesindendir.

Dean’e göre Altın Defter yoldaşlık bittiğinde ortaya çıkan yıkım ve karmaşanın bir özeti niteliğinde, ki gerçekten öyle. Ancak Dean’in romanın karamsarlığına bir cevap verememesi de dikkat çekici. Anna’in partiye olan inancı bir kere kaybolunca telafi edilemiyor ve bu kayıpla hayatı bir keşmekeşin içine giriyor.

Dahası geçmişinin ve partisinin temelde kendini kandıran bir süreç ola geldiğini fark etmeye başlamıştır. Lessing de kitaptaki karakteri Anna gibi 1956’da İngiltere Komünist Partisi’nden ayrıldı ve sonrasında komünizme dair bütün inancını reddetti. 2001 tarihindeki bir söyleşisinde komünist olduğu zamanları bir aldanma olarak gördüğünü söylüyor: “Evet, inançlı olarak sağlam iki sene geçirdim. Savaştan on sene sonra komünizmin dünyayı dönüştüreceğine ve adaletsizliğin, ırkçı önyargıların olmadığı o mükemmel yerde olacağımıza hakikaten inanmıştık… Bu kadar aptal olabildiğimize inanabiliyor musunuz?”

Lessing’in ve romanın karamsarlığı karşısında Dean’in Altın Defter romanından çıkardığı ders şuydu; yoldaşlığın bitmesi korkunçtur ama baştan başlama şansımız vardır. Dean’e göre yoldaşlık bir ideal olduğu için içinde bulunduğumuz nesnel koşullardan bağımsız olarak hayal edilebilir bir şeydir ve hayal edilmelidir de. Bu bakış açısının umut veren bir yanı var ama bir yandan da pek tatmin edici değil. İnsan ister istemez merak ediyor; Dean’in bu parti ve yoldaş iyileştirmesi biraz fazla iradeci değil mi, yani komünizmi ve yoldaşlığı kişisel, kahramanca gayretlerimizle kendi tarihsel koşullarımızdan bağımsız olarak hayallerimizde var edebileceğimiz inancı?

Yoldaşlığa dair bir itiraz olarak değil de, bir ideal ego olarak yoldaşlığın sınırlarına dair bazı sorular sormak için: Yoldaşlık perspektifinin sosyalist örgütün altını oyabileceği anlar var mıdır? Bir ego ideali olarak yoldaşlık görüntüde yoldaş olanlar arasındaki işleyiş sorunlarını, ayrımcılığı ve istismarı görebilmemizi engelleyecek denli ikna edici hale gelemez mi? Birbirimizle eşit ve aynı olmadığımızın bariz olduğu bir bağlamda dahi öyleymişiz sanmak zarardan ziyade yarar mı sağlar?

Kitabın böyle bir kışkırtıcılığı olsa da bu soruları cevaplamıyor. Her halükarda bir ideal ego olarak yoldaşlık üzerine ne düşünürsek düşünelim Comrade belli tür bir siyasal ilişkinin araçsallığını vurgulayarak sosyalist teori ve pratiğe paha biçilmez bir katkı sunuyor. Tekrar Dean’den alıntılarsak: “Yoldaşlar, birbirleriyle ortak amaçlar uğruna araçsal bağlar kuranlardır.”

Diğer insanları kullanma ve diğer insanlarca kullanılma fikrinden ilk başta ürkebiliriz. Ancak bir örgütlenmeyi mümkün kılan karşılıklı kullanımdır. Bir “rica” ile karşılaştığımız o rahatsız edici bire bir görüşmeyi işler kılan şey yoldaşlar olarak birbirimizle kurduğumuz bu araçsal bağdır. Dean “comrade” kelimesinin kamera veya oda anlamındaki Latince kökünden hareketle yoldaşları kendilerini dış dünyadan koruyan bir yapıyı paylaşan kişiler olarak tanımlar. Aslında, yoldaşlar bu yapının kendisidir. Örgütü teşkil eden ve sürdüren, yoldaşların aynı hedefe yönelik ortak iş üzerine kurulu ilişkileridir.

Bu içgörü soldaki bireycilik ve örgütsüzlük eğiliminin önünü kesiyor. Kimi zaman solcular, başkalarının özerkliğini ihlal etme veya kendilerininkini kaybetme çekincesiyle örgütlenme işini kendiliğinden ortaya çıkacak bir örgüt için alan yaratmak olarak tartışırlar.

Dean bize gösteriyor ki eğer güçlü ve devamlı örgütler inşa etmek istiyorsak alan yaratmanın ötesine geçmemiz gerekiyor. Yapı inşa etmemiz lazım. Bu şu anlama geliyor; yoldaşlık ilişkisinin iki tarafında da olabilmeyi iyi öğrenmemiz lazım. Bir tarafta kampanyalar örgütlemek, katılımcı sağlamak, insanları kapı kapı gezmek, eğitim ve ajitasyon. Ama öte yandan da kendimize örgütlenmek için izin vermemiz lazım, toplaşanlardan olmaya, kendi sevdiğimiz etkinlikten kolektif için en gerekli olan etkinliğe atanabilmeye ve kolektif işle disipline olabilmeye açık olmamız lazım.

Kendimizi ilk rolde yani örgütleyici olarak hayal etmeyi tercih ediyor olabiliriz ama örgütlenmek de sosyalist örgütün inşası ve desteklenmesi için can alıcı, daha az görünür ve daha az ödüllendiriliyor olsa da. İnsanları gayemiz doğrultusunda bir araya getirmek için propaganda yaparız, ancak propaganda bizi de etkiler, uzun erimli bir mücadelede aynı safta ortak ve kimi zaman usandırıcı işlerle bizi kolektif bir özne olarak şekillendirir. Bu süreç rahatsız edici olabilir, ancak bu rahatsız edicilik olmaksızın yapamayız.

[1] Kitabın Türkçesi ilerleyen aylarda İthaki Yayınları tarafından yayınlacaktır. (ç.n.)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.