Abdülaziz Bayındır, Ticaret ve Faiz

Abdülaziz Bayındır’ın Ticaret ve Faiz başlıklı kitabı, ticaret ve faiz kavramları temelinde İslam’da ekonomik ilişkilerin ve faaliyetlerin nasıl düzenlendiği/düzenlenmesi gerektiği üstüne kapsamlı bir çalışma. Bayındır, kitabında Kuran temelli bir metodolojiyi esas aldığını belirterek süregelen geleneğin ve kabul gören fıkhın da bir eleştirisini yapıyor.

Kitabın ilk bölümlerinde faizle ilgili ayet ve hadisler inceleniyor. Faizle ilgili ayetlerde fakihler arasında bir tartışma söz konusu olmazken, asıl ihtilaf Resulullah’ın altı malla ilgili hadislerinin farklı yorumlanmasından kaynaklanıyor. Allah Teala, Bakara suresi 275. ayette şöyle diyor:

“Faiz yiyenler, şeytanın takılıp aklını çeldiği kimsenin davranışından farklı davranmazlar. Bu onların, ‘Alım-satım tıpkı faizli işlem gibidir’ demeleri sebebiyledir. Allah alım-satımı helal, faizli işlemi haram kılmıştır.”

Böylece Allah Teala alım-satım (yani ticaret) ve faizi açık bir biçimde ayırmış ve birini helal, diğerini haram kılmış olmasına rağmen, faizli işlemin dört mezhepte de alım-satımın bir alt başlığı olarak incelenmesi[1]  ve hadislerin de bu kapsamda değerlendirilmesi, içinden çıkılamayan problemler doğurmuş ve problemleri aşmak isteyen alimler meseleyi daha da karmaşık bir hale getirmişlerdir.

Nisa suresi 29. ayette, “Mallarınızı karşılıklı rızaya dayalı ticaretle yiyin” buyurulmuştur. Ticaret, yani alım-satım, aralarında fark bulunan iki malı değiştirmektir. Parayla ekmek, makarnalık buğdayla tohumluk buğday, külçe altınla işlenmiş altın değiştirmek gibi işlemlerin hepsi ticaret kapsamına girer.[2] Ancak mezhepler ticaret tanımında faiz ile alım-satımın farkını gözetmedikleri için ikisi birbirine karışmıştır. Örneğin, Hanefi ve Malikilere göre “alım-satım, malı malla değiştirmektir.” Ödünç de öyledir. Çünkü 10 lira alan onu tüketir ve sonra borcunu 10 lira ile öder. Faiz de borcun getirisi olduğundan, borç, alım-satım ve faiz, hepsi birbirine karıştırılmıştır.

Ebu Said el-Hudri’den nakledilen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

Altına karşılık altın, gümüşe karşılık gümüş, buğdaya karşılık buğday, arpaya karşılık arpa, hurmaya karşılık hurma ve tuza karşılık tuz misli misline ve peşin olur. Kim artırır ya da fazlasını isterse faize girmiş olur. Bu konuda alan da veren de birdir.” Müslim, Sahih, Müsakat, 82(1584)

Bu altı maldan ilk ikisi altın ve gümüş bir sınıf, arpa ile buğday bir sınıf ve tuz ile hurma da bir başka sınıftır. İlk iki sınıftakiler birbirlerinin yerine ikame edebilecek mallardır. Tuz ve hurma ise öyle değildir. O dönemde bu mallar en çok takas edilen şeylerdi. Abdülaziz Bayındır, bu hadisin faizle ilgili olduğunu, bu yüzden de alım-satım kapsamında değil, borç işlemleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Çünkü faiz, borçtan elde edilen gelirdir ama alım-satım iki farklı malı değiştirmektir. Bayındır bu hadiste geçen altı malı kendi cinsiyle, misli misline ve peşin değiştirme şartlarının, alım-satım görüntüsü altında faizli işlemi engelleme işlevi gördüğünü belirtiyor. Örneğin, peşin şartı ortadan kalktığı vakit, 10 lira borç verip 11 lira almak faiz, ancak 10 lirayı 10 ay vadeli 11 liraya satmak caiz olurdu. Yine misli misline şartını ortadan kaldırırsak, bu sefer önce gerekli teminatları alıp 11 lira borç vermek, sonra da borçlunun elindeki 11 lirayı peşin 10 liraya satın almak mümkün olurdu. Böylece kişi oradan 10 lira ile ayrılır ama 11 lira borcu olurdu. (Buradaki örnekler günümüzde kullandığımız para birimleri üzerinden verilmiştir, aynı örnekler hadiste geçen altı mal üzerinden de verilebilir.) Yine kendi cinsiyle değiştirme şartı olmasaydı, vadeli işlemde, kötü bir malı aynı cinsten iyi bir malla vadeli değiştirme şeklinde bir hileye başvurularak faizli kazanç elde edilebilirdi.

Kitabın bu bölümünde ayrıca faiz ve zekat ilişkisine değinen Bayındır, “Allah faizi daraltır, zekatları arttırır. Allah nankör günahkarların hiçbirini sevmez” (Bakara 2/276) ayeti ve “Faiz geliri çok olsa da sonu darlığa döner” (Ahmed b.Hanbel, Müsned, c.1, s. 395) hadisi üzerinden faizin piyasayı nasıl etkilediğine dair örnekler veriyor. Dolaşımda belli bir miktar paranın olduğu bir piyasada, dışarıdan kredi olarak bir miktar para gelmesi (yani faizli borç), piyasada kısa süreli bir hareketlenme yaratırken, vade sonunda kredinin faizi ile birlikte piyasadan çekilmesi, dolaşımdaki serbest para miktarını düşürür. Bu da piyasada hareketin devam etmesi için yeniden para girişinin (en az piyasadan çekilen faizli borç miktarı kadar) olmasını elzem kılar. Bu şekilde piyasaya yeniden kredi ile para girmesi, aynı döngünün tekrar ve tekrar işlemesine sebep olur, bu arada faizli borçtan dolayı, fiyatlar artar ve yoksulluk büyür. Yani görünenin aksine piyasa büyümez, daralır. [3]

Abdülaziz Bayındır’ın piyasa ile ilgili görüşü şöyledir: “Para, mal ve hizmet akışını sağladığı için ekonominin ana direğidir. O vücuttaki kan gibi sürekli dolaşmalıdır. Dolaşan kan, nasıl hücrelere gıda taşırsa para da insanlara mal ve hizmet taşır.”

Örneklerden de görülebileceği gibi, Abdülaziz Bayındır, serbest piyasa ekonomisini savunmaktadır. Buna delil olarak Resulullah’ın, Medine Pazarı’nda fiyatlara narh koyması (yani bir malın en çok kaça satılabileceğinin yetkili makamlarca belirlenmesi) istendiğinde, “Fiyatları belirleyen, daraltan, genişleten ve rızkı veren Allah’tır. Benim asıl istediğim, sizden birinin kanı ve malı konusundaki bir haksızlıktan dolayı benden bir talebi olmadan Rabbime kavuşmaktır.” sözleriyle karşılık vermiş olmasını göstermektedir. Bu durumda Abdülaziz Bayındır, günümüz dünyasının karmaşık ilişkiler ağı içindeki ticaret piyasasını, Medine Pazarı ile bir görmektedir. Acaba faiz ve faize dayalı bütün ekonomik faaliyetleri ortadan kaldırsak bile, bunu söylemek mümkün müdür?

Kitabının ilerleyen bölümlerinde Bayındır, Peygamber döneminden sonra, çeşitli hileler ve alım satım görüntüsü altında, faiz yasağının nasıl delindiğine ve bu uygulamaların nasıl meşrulaştırıldığına dikkat çekiyor. Bey bi’l-Vefa, Bey bi’l-İstiğlal, Muamele-i Şer’iyye gibi işlemlerle, faize alım-satım, kiralama vb. görüntüler verilerek faizin önü açılmış, bu uygulamalar fıkıh kitaplarına bile girmiş ve İslam alemi bu uygulamaları caiz kabul etmiştir. Bu sayılan uygulamalar içinde Muamele-i Şer’iyye’ye özellikle değinmek gerekiyor. [4] Muamele-i Şer’iyye usulüne göre, örneğin bir kişi bir malını, aslında ödünç para alacağı

kişinin önüne koyar ve “Bunu sana 100 liraya sattım” der. Karşısındaki de parayı vererek malı satın ve teslim alır. Malı satıp, parayı alan birinci kişi daha sonra karşısındakine, “Bu malı, bedelini bir yıl sonra ödemem şartıyla bana 110 liraya geri sat” der. Karşısındaki de satar ve teslim eder. Böylece istenen 110 lira karşılığında 100 lira borç alınmış ve göstermelik alım-satım yoluyla %10’luk faize kâr görüntüsü verilmiş olur. Bu sistemde uygulanan yöntem, Osmanlı’da para vakıflarında da uygulanmış, böylece para vakıfları faizli borç veren birer kurum olarak işlev görmüşlerdir. Halbuki Allah’ın Elçisi bu gibi şeylere engel olmak için bir safka içinde iki safkayı[5]  yasaklamış, ancak daha önce de belirttiğimiz gibi, hadisleri farklı yorumlayan alimler, hem kimi meşru ticari işlemlerin önünü tıkamış hem de faizli işlemin önünü sonuna kadar açmışlardır.

Dokuzuncu bölümde Bayındır, banka ve katılım bankalarını karşılaştırıyor. Öncelikle bankacılık sisteminin iktisadi yapı içindeki konumunu ve işlevini tespit ediyor:

“16. asırdan beri Amerika ve Afrika kıtasında ve daha başka yerlerde edindikleri sömürgelere 20. asrın başlarında birçok zengin İslam ülkesini de katan Batılılar, sömürgelerden elde ettikleri gelirleri bankalarda birleştirmiş ve büyük yatırımlar, yeni kalkınma hamleleri, gerçekleştirmişlerdir. Batılı iktisatçılar, yazdıkları kitaplarda dikkatleri yapılan sömürüden başka yöne çekmeye ve kalkınmalarının, bankacılık sistemiyle sıkı ilişkisi olduğunu vurgulamaya özen göstermişlerdir…

“Onlara göre kalkınmak için sermaye birikimine ihtiyaç vardır. Sermaye birikimi sadece bankalar yoluyla sağlanabilir. Bankacılık sistemi ise ancak faizle yürür. Faiz yasağı, bankacılığı ve dolayısıyla kalkınmayı engellemektedir Varılmak istenen sonuç ise faizi yasaklayan İslam’ın ihtiyaçlara cevap veremediğidir.” [6]

Bankacılık sistemi bugün öyle bir hegemonya oluşturmuştur ki, neredeyse piyasadaki bütün para bankaların tekellerindedir ve bankalar, dolayısıyla büyük sermaye sahipleri, hem piyasayı hem de siyaset alanını kontrol etmektedirler.

Bayındır, bu iktisadi modelde mevcut olan kredi sistemine karşılık İslam’ın ortaklık sistemini esas aldığını, katılım bankalarının bu ortaklık sisteminin işlemesini sağlayacak bir ekonomik araç olması gerektiğini belirtiyor. Katılım bankacılığı, kuruluş amacına uygun hareket edildiği takdirde, kredi sisteminin doğurduğu sakıncaları ortadan kaldırır. Bunların başında, küçük tasarruf sahiplerinin birikimlerinin büyük sermayedarlar tarafından kullanılmasının engellenmesi ve kaydi para[7]  üretim mekanizmasının ortadan kalkması geliyor. Katılım bankası, mudarebe ve müşareke gibi ticari ortaklıklar yoluyla gerçek kazanç sağlar ve faizli sistemin yarattığı borç köleliğine meydan vermez.

Bayındır, ortaklık sistemine dayalı katılım bankacılığının bütün bu özelliklerinden bahsettikten sonra bir şerh düşüyor. Türkiye’de katılım bankaları faizli işlem yapmalarının önündeki hukuki engelleri kaldırmak için uğraşmışlardır ve 5411 sayılı Bankacılık Kanunu da katılım bankalarının bu istekleri doğrultusunda çıkartılmıştır.[8]  Yani Türkiye’de katılım bankaları, mevcut Bankacılık Kanunu’na göre, her türlü faizli işlemi yapma imkanına sahip sözde katılım bankalarıdır. Teorik olarak katılım bankası, faizsiz olarak topladığı parayı, helal yollardan ticaret yaparak işletip, katılımcılarına kârdan pay veren bir mekanizmaya sahiptir. Ne yazık ki bugün pratikte katılım bankası, faizsiz olarak topladığı fonları, hem ticaret hem de çeşitli faizli işlemler yoluyla kullanarak elde ettiği kazancı fon sahipleri ile paylaşan bankadır. Bayındır’ın ifadesiyle, “Katılım bankaları kendilerine verilen ticaret yapma yetkisini nadiren kullanırlar. Çoğunlukla yaptıkları şey, ticari kavramları kullanarak kredi vermektir.” [9]  Bayındır, katılım bankalarının diğer bankalardan farklı bir işleyişe sahip olmalarının, katılım bankalarının faizli işlemlere başvurmalarının, hukuki düzenleme yoluyla teminat altına alınmasının gerekliliğine de dikkat çekmektedir.

Bayındır, yine günümüz dünyasında müslümanlar için önemli bir sorun olan, borcunu geciktirene uygulanacak ceza konusunda, birçok araştırma ve tartışma yapıldığını, bunlardan yalnızca bir tanesinin uygun çözüm olabileceğini, diğerlerinin faiz yasağını deldiğini söylüyor.

Kuran’da (Hacc 22/60) ortaya konan “cezanın denkliği ilkesi” ve ilgili hadisler etrafında, ödemeyi geciktiren borçluya uygulanacak cezayı şöyle anlatıyor:

“Borcunu haksız yere geciktirenin suçu, alacaklının malını bir süre elinde tutmaktır. Suçuna denk ceza ise, borcuna denk bir malını alacaklının, gecikme süresi kadar elinde tutmasına imkan vermek için borcunu iki misli ile ödemesidir. Mesela bir kişinin 1000 lira borcu olsa, bunu haksız yere 1 ay geciktirse, alacaklıya 2000 lira öder. 1000 lirası borç için, 1000 lirası da alacaklının 1 ay kullanması için olur. Fazladan yapılacak ödemenin miktarını azaltıp kullanma süresini uzatmak da mümkündür. Böylece borçlu, işlediği suçun cezasını çekmiş olur.” [10] Bu cezalandırma biçimi, kişiler arası borçlarda olduğu gibi, kart borçlarında ya da elektrik, su, gaz gibi şeyleri satan şirketlerin gecikme cezası uygulamalarında da kullanılabilir.

Bankalardan sonra enflasyonu değerlendiren Bayındır, faizin ve kredi sisteminin, hakim iktisadi yapının bütün problemleri gibi, enflasyonun da temel nedeni olduğu değerlendirmesini yapıyor. Talep ve maliyet enflasyonlarının faiz ve kredi sisteminin dışındaki sebeplerini değerlendirirken sendikaları aşırı ücret talepleri ile anormal ücret artışlarına sebep olarak maliyetleri yükseltmekle suçluyor. Bu durumun toplumun çalışan kesimleri arasında ücret adaletsizliğine yol açtığını da öne sürüyor. Türkiye’de insanların bir kısmı asgari ücretin bile altında (ki asgari ücret, açlık sınırının altındadır) çalışmaktadır. İşçilerin büyük bir bölümü, anayasada güvence altına alınan haklarını bile kullanamayacak şekilde, kimi yerlerde günde 12 saat, haftada 7 gün çalışmak zorunda bırakılmakta, sömürü ve zulme maruz kalmaktadırlar. Böyle bir ortamda, hak aramanın en meşru yollarından biri olan sendikal mücadeleyi, enflasyonun sebeplerinden biri olarak göstermek, büyük bir haksızlık olur. Eğer Bayındır’ın söylediği gibi sendikalar ücretler arası bir uçuruma sebep olsaydı, bugün işçilerin bir kısmının, diğer işçilere nazaran toplumun en zengin kesimlerinden birisini oluşturması gerekirdi.

Egemen iktisadi anlayışın sıkıntılarını faiz ve kredi sistemine bağlayan Bayındır’ın söyledikleri, bölüşüm alanı için doğru olsa bile, üretim alanını sorunun bir parçası olarak görmediği ve buna yönelik bir çözüm sunmadığı için eksik kalıyor.

Kapitalist sistemlerde menfaatinden başka bir şey düşünmeyen ekonomik insan modelinin (yani klasik iktisadın homo economicus’u) temel alındığını, buna karşılık müslümanların, “müslüman adam” modelini getirmeye çalıştıklarını söyleyen Bayındır, bu yaklaşımın yanlış olduğunu savunuyor. Zira, İslam hukuku ve iktisadı, bu “müslüman adam” modeli üzerine kurulmuş değildir. Yani hükümler, insanların, insanlara zulüm yapmaktan sakınan, ahlaklı ve dürüst bireyler olduklarını varsayarak konmamıştır. Buna delil olarak Kuran’dan insanın nankörlük, hırs ve pintiliğini gösteren ayetleri zikreden Bayındır, her türlü ekonomik faaliyet için yapılan akitlerin, insanların eline haksızlık yapma imkanı vermeyecek şekilde düzenlenmesi gerektiğini belirtiyor.

Bayındır bundan sonra anonim şirketleri ve bu bağlamda Menkul Kıymetler Borsası’nı değerlendiriyor. Menkul kıymetler kapsamına giren hazine bonosu ve tahvillerin faizli borç senedi olduğunu, dolayısıyla alım-satımlarının faizli işlem anlamına geldiğini; şirketlere ait hisse senetlerinin alınıp satılmasının ise, anonim şirketlerin yapısı göz önüne alındığında caiz görülmesinin mümkün olmadığını söylüyor. Fıkıhta görme muhayyerliği müşterinin temel hakkı sayılmıştır. Bu hak taraflarca ortadan kaldırılamaz. Hisse senedi satın alanlar, yani şirketin küçük ortakları haline gelen insanlar, şirketi ve şirket mallarını görme hakkına sahip olmadıklarından, şirketin izahnamesinde yazılı bilgilerle yetinmek zorunda kalırlar. Üstelik bu bilgilerin gerçek dışı olması halinde, zarar gören kişinin, zararı karşılanmaz. Fıkıhta, aldatılan tarafın satış akdini bozabilme hakkı vardır. Oysa borsada böyle bir hak kabul edilmez. Son olarak, hisse senetlerinin fiyatlarının çeşitli spekülasyonlar ve suni dalgalanmalar aracılığıyla yükseltilip düşürülmesi de, yalan ve sahtekarlık yoluyla haksız kazanç elde etmek anlamına geldiği için, hisse senedi alım satımının caiz görülmesi mümkün değildir. [11]

Bayındır’ın bu kapsamlı çalışması ticaret ve faizi hem Kuran ve sünnet temelinde karşılaştırıyor hem de ekonomi politiğe, banka ve kredi sistemine dair eleştiriler sunarak yeni bir iktisat anlayışına kapı açma gayesi taşıyor.


[1] Abdülaziz Bayındır, Ticaret ve Faiz, Süleymaniye Vakfı Yayınları, İstanbul, 2007, s. 107, 119, 125 ve 129.

[2] A.g.e., s. 52.

[3] Bu örneğin geniş anlatımı için bkz. a.g.e., s. 43 vd.

[4] Muamele-i Şer’iyye için bkz. a.g.e., s. 226 vd.

[5] Safka iki eli birbirine vurma anlamına gelir. Akit yapanlar sözleşmeyi tamamladıklarını göstermek için böyle yaptıklarından akit anlamında kullanılır. Yani bir akit içinde iki akit yasaklanmıştır. Daha geniş bilgi için bkz. a.g.e., s. 68 vd.

[6] A.g.e., s. 253.

[7] Bankalar kasalarındaki paraya karşılık çek karnesi verirler. Hesap sahibi çeki imzalayarak bankaya ödeme emri verir, banka da çekte yazılı miktarı ilgili kişiye öder. Çekler para olmadıkları halde para gibi kullanılırlar. Bunların karşılıkları banka kayıtlarında bulunduğundan bunlara kaydi para denir. Daha geniş bilgi için bkz. a.g.e., s. 169.

[8] A.g.e., s. 281-282.

[9] A.g.e., s. 281.

[10] A.g.e., s. 284 vd.

[11] Bayındır’ın borsa hakkındaki görüşlerinin ayrıntıları için bkz. Abdülaziz Bayındır, “Borsa”, Süleymaniye Vakfı, 29 Eylül 2009, http://www.suleymaniyevakfi.org/arastirmalar/borsa.html.

2 Responses

  1. Abdulaziz BAYINDIR dedi ki:

    Yazı gayet güzel olmuş, tebrik ederim. Ancak “Buna delil olarak Kuran’dan insanın nankörlüğü, hırsı ve pintiliğinden dem vuran ayetleri gösteren” cümlesinde yer alan “pintiliğinden dem vuran ayetleri” ifadesi ağır kaçmış. Cümle “pintiliğini gösteren ayetleri” şeklinde düzeltilirse yazınız kalıcı bir önem kazanır.

    • Berat İzgördü dedi ki:

      Hocam, ilginiz için teşekkürler. Belirttiğiniz değişikliği yaptık.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir