Bitmez-Tükenmez Bir Arzu: Eşitlik Davası

Emek ve Adalet Platformu olarak Cem Somel’in Temmuz 2020’de yayınlanan “sosyal eşitlik mücadelesinde çözüp aşmak gereken bazı sorunları tartışmaya arz ettiği” yazısını gelen katkılarla birlikte yeni ufuklar açması temennisiyle dosyalaştırdık.

Tartışmaya gelen katkıların tümüne bu linkten ulaşabilirsiniz.

Tartışmayı sürdürmeye arkadaşımız Bedri Soylu’nun  yazısıyla devam ediyoruz.


Bu yazıyı Cem Somel’in Eşitlik Davası Üzerine yazısının açtığı tartışmaya katkı amacıyla yazdım. Eşitlik meselesinin sürekli döne dolaşa gündemimizin merkezinde yer alması, bu meseleyi tartışmayı her dönemde anlamlı görmek için yeterli olacaktır. Yazıdaki maksadım, Cem Hoca’nın metnin kritik etmekten çok yazının aklıma düşürdüklerini öne çıkarıp müstakil bir tespitle bitirmek.

Eşitsizliğin hâkim olduğu bir dünyada, eşitlik arzusu ya da davası bir adanmışlığı gerekli kılar ve eşitlik fikri, taşıyıcısı için mutlaka ahlaki bir anlama sahiptir. Eşitsizliğin bir mesele olduğuna inanan kişi eşitlik olgusunun bir ahlaki tutumu teklif ettiğini başından kabul etmiştir. Kanaatimce eğer eşitlik davası üzerine düşünüyorsak, eşitliğe mugayyir hallerin bir gayrı ahlakilik barındırdığını daha çok öne çıkarmamız gerekiyor. Zira zaman içinde müessesleştiği düşünülen adalet mekanizmalarının eşitsizliği besleyen bir şekilde erozyona uğramasının önüne bir temel ahlaki yaklaşım olarak eşitlik fikrini koymak en sağlam önlem olacaktır.

Eşitlik olgusunun bir ahlaki tutum ve prensip olduğu kadar somut karşılıkları olması da gerekir. Ücret eşitliği, Üretim Araçlarının Eşitlenmesi, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, Fırsat Eşitliği, Hukuk Önünde Eşitlik, Ulusların Eşit Temsiliyet Hakkı, Parlamentoda Temsil Eşitliği gibi çokça mücadele sahası bu somutluk arzusunu göstermek için yeterlidir. Bu somutluklar ayrıca hesaplanabilirdir ve haliyle rakamsal karşılıkları çıkarılabilir. Bu gibi somutlukları merkeze alan eşitlik düşüncesi bizi aynı zamanda sürdürülebilir ve aşındırılamayan bir sistem tasarımı bulmaya itiyor.

Cem Hoca yazısının başında eşitsizliği üreten siyasi dayanakları üç madde ile özetliyor; 1- egemenlerin imkânlarını eşitsizliği arttırmak için seferber etmesi (güç temerküzü sorunu), 2- eşitsizliğe maruz kalanların dezavantajlı pozisyonları nedeniyle örgütlenememeleri (alternatif düzen tahayyülü sorunu), 3- eşitlik fikrinin ve mücadelesinin hali hazırdaki konforları bozmak istemeyenlerce, eşitsizlikten muzdarip olmalarına rağmen benimsenmemesi (ahlaki tercih sorunu). Cem Hoca yazının devamında öncelikle eşitlik-adalet güdüsüyle tesis edilen teşekküllerin tekrardan eşitsizlik üretmemesi için bir asli sebep taraması yapıyor; sonrasında ikinci ve üçüncü maddeleri ele alarak yazısını tamamlıyor. Bu yazıdan ilhamla aklıma düşen nüansları parça parça inceleyeceğim.

Eşitlik arzusunun görüntüleri ve “saldırı”

Eşitsizlikler arttıkça ve toplumlardaki eşitlik arzusu görünürleştikçe dinler, ideolojiler, devrimler, restorasyonlar, fikirler ilh. ortaya çıkarlar. Zamanla temel meselesinden uzaklaşarak birer zulüm aparatına dönüşebilen bu olguları kimi zaman tahrif edilmemiş halleriyle, çoğunlukla da unutturulan taraflarıyla birlikte konuşuruz. En çok da sözlü anlatım geleneğiyle güne aktarılan ve temel metinleri zaman içinde deforme olmuş olan dinler bu durumu yaşarlar. Bunda hem kopyalama teknolojisinin eski zamanlarda sınırlı olmasının hem de yazılı metinlerdeki iktidar denetiminin daha kolay olması etkilidir. Ancak biliyoruz ki istisnasız bütün dinler bir eşitlik davası üzerine ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Söyleminde eşitlik vurgusu olamayan hiçbir din yoktur. Haliyle miraslarını hakkını vererek anlamak için tarihin bilgisine ihtiyaç duyarız. “Bir tek bilim tanırız o da tarihtir” önermesi de tarihi böyle bir şahitliğe çağırmak olarak okunmalıdır. Aynı zamanda güncel eşitsizlikleri üretmek için de aparat olarak görülen bu anlatılar üzerine yapılan her tartışma aynı zamanda eşitlik davasını yüceltmek için politik bir mücadele alanıdır.

Tarih bize şunu öğretir, toplumlar ve insanlar saldırı altındadır. Ezen-ezilen mücadelesi bir saldıran-saldırılan mücadelesidir. İklim krizine neden olan doğa saldırısı, son yüzyıldaki teknolojik gelişme ivmesiyle birlikte bu saldırılara eklendi. Eşitlik davasını sahiplenen ve sahiplenmeyen hemen herkes, yani sermayeyi temerküz eden azınlık dışında kalan herkes ve her şey bu saldırıyı hissetmekte ve yaşamaktadır. Bu saldırı altındalık hissiyatı, aynı zamanda saldırıyı gerçekleştirenlerin bir manipülasyon aracı olarak kullanılabilmektedir. Saldırılan toplumlar, sermayenin saldırısını fark etmektense, bir dışsallık atfettikleri ve eşitlik değerleri olarak takdim edilen anlatıları, bir saldırganlık aparatı gibi görebilmektedirler. Böylelikle eşitlik üzerine konuşmak daha zorlaşmaktadır. Anadilde eğitim, kadın-erkek eşitliği, işçi sınıfının emek mücadelesi, eşit işe eşit ücret, çalışma hakkı ilh. gibi terkiplere birer emperyalist saldırı anlamı pekala verilebilmektedir. ‘Bazı dış güçlerin ülkemiz üzerindeki hesapları’ denilerek yapılan bu propaganda, aslında saldıranların geliştirdiği bir organize oluş halinin ispatı gibidir. Eşitlik davasını sahiplenenler, toplumların ve hayatın maruz kaldığı bu bütüncül saldırıya karşılık üretememektedir. Neticede sağ popülizmler toplumlara ulaşmada büyük bir avantaj elde edebiliyorlar. Orta sınıflara kaybedecekleri konforları olduğunu ve düşük gelirli sınıfların da çıkışsız olduklarını telkin ederek saldırı sürdürülebilmektedir.

Ahlakilik, müşevviklik, aslilik

Eşitsizlik sorununu yaşamalarına rağmen eşitlik davasına burun bükenlerin şifası, eşitlik fikrinin ahlaki bir değer olduğunu benimsemekten geçiyor. Ayrıca eşitliğin kendileri dâhil herkes için bir ihtiyaç olduğunu anlamaları için siyaset üretmek gerekiyor. Zira ahlak dışında, çıkara/ kazanıma dayalı bir müşevvik söz konusu bile olsa bireye kazanım sağlayan neticeler en rasyonel yol kabul edilecektir. Cem Hoca yazısında daha çok etnik ve dinsel kimlik nedeniyle ortaya çıkan durumu öne çıkarmış, bunlar ülkemiz için karşılığı olan tespitler ancak atlanmaması gereken bir bahis daha var. Orta sınıf konforuna teslim olup kendi eşitsizliği dâhil tüm eşitsizliklere, kazanımlarını muhafaza için sessiz kalan kesimlerin bir nevi sınıf intiharını sağlamanın imkânları mutlaka keşfedilmeli. Ayrıca eşitlik davasını sahiplendiğini söyleyen ama içten içe çubuğu kendi konforuna büken bir tutuma da çokça şahit oluyoruz. Orta sınıflar kendilerinin de maruz kaldıkları eşitsizliğin ortadan kalkmasını hem bir ahlaki zaruret olarak görebilmeli hem de herkesle birlikte kendilerinin de özgürleşeceklerini fark etmelidir. Eşitsizliği besleyen ortam herkes kadar orta sınıfların da özgürlüğüne mal olmaktadır. Son olarak, genellikle orta sınıflarda karşılaşılan şöyle bir durum söz konusu: Musavat davasını istisnai ve geleceksiz görürken, bu kendilerince sakin düşünmek olarak kodladıkları tutumu gayrı ahlaki bulmamak. Eşitlik mücadelesinin geniş kitleler daha hızlı ulaşabilmesi için istisnailiğini ve geleceksizliğini kabullenmiş kitlelerin, eşitlik arzusuna burun bükememeleri oldukça önemli. Eşitliği arzulamak bir istisna hali değildir, asli olmakla birlikte bu arzuya sahip olmak, kuşananına bir ahlaki otorite de sağlamalıdır. 2000’lerden önce konforuna düşkünlük devrimciler için kolaylıkla lümpenlik olarak kodlanırdı. Dünyada olan biteni mesele etmeyen kesimler için bazı tahfif edici lakaplar yaygındı. Bir eşitlik davasını sahiplenenlerin bir ahlaki otorite kabul edilmeleri hali 2000’lerle birlikte sadece Türkiye’de değil dünyada da geriledi.

Eşitlik davası bir istisnailik değildir, aynı zamanda sahiplenenin ahlaki otoritesini de besler. Samimi olarak eşitlik meselesini sahiplenmek bir ahlaki otorite olmaya hizmet etmiyorsa başka bir takım eksiklikler tedavülde demektir. Eşitlik arzusunu taşıyan insanların hissiyatını anlamamak, bu hissiyata dokunamamak, cümleleri yanlış kurmak, organik bir rabıta sağlayamamak, ahlaki otorite olma haline yeterince güvenememek gibi durumlar mücadele pratiği içine sızmış demektir. Eşitlik davasını sahiplenenler ahlaki otoritelerinden agah olmakla birlikte istisna değil asli olduklarını güçlü ve etkili bir şekilde öne çıkarmanın gayretine de düşmelidirler. Toplumu mücadeleye ikna etmenin başka bir yolu görünmemektedir.

Bir kavramsal yanlış

Eşitlik davasına dönük katılımları en çok zorlayan mefhumlardan biri zamanın her kurumuna sirayet etmiş ve neredeyse bir ahlaki norm gibi görülen özel mülkiyetin kutsallığı düşüncesidir. Özel mülkiyetin kutsallığı bir ahlaki normmuş gibi dayatılırken toplumlara bir yalan söyleniyor. Özel mülkiyete karşı olmak denilince, geniş halk kesimlerinin gündelik hayatlarını idame etmek için kullandığı ev, araba, geçimlik tarım arazisi gibi, sahibi için meta olarak sayılamayacak ve pekala kişiselleştirilebilecek varlıklar da eşitlik arzusuna sahip insanların hedefindeymiş gibi anlaşılıyor. Özel mülkiyetin tanımın daraltmak ve anlaşılabilir bir kavram setiyle konuşmak bu karışıklığı giderecek ve eşitlik davasının toplumla daha kolay ulaşmasının imkânları artacaktır. Anadolu’da geçimlik tarımsal üretim için çiftçilerin sahip oldukları hayvanlara “mal” denir. Yani endüstriyel üretim sürecine hizmet etmeyen ve ailenin geçimi için beslenen hayvanlar çiftçi için bir “mülk” değildir, “mal”dır. Bu anlamıyla mal kavramı genişletilerek pekala bireyin, toplum ortalamasına nazaran abartılı zenginleşmesini sağlamayan ve sahibi olduğu ve gündelik ihtiyaçlarını karşılayarak, ailesiyle köleleşmeden hayatta kalmak için kullandığı her şeye teşmil edilebilir. Mülkiyet kavramını ise topluma rağmen kar ve sermaye biriktirme amacına hizmet eden şeyler olarak kodlamak daha doğru olacaktır. Özel mülkiyeti böyle tanımlamak eşitlik davasının karşılık bulmasını kolaylaştıracaktır. Büyük çiftlik, fabrika, araç filosu gibi yüksek kar getiren ve sermayeyi büyüten işletmelerin kamuya devri böylelikle daha anlamlı bir fiil olarak görülecektir. Bununla birlikte herkese barınma hakkı sağlamak gibi temel ihtiyaçların kamusal kaynaklarla sağlanması da mülkiyet hanesine yazılan bazı şeylerin metalaşmasını anlamsız hale getirmek için yeterli olacaktır. Karşımıza bir ahlaki norm olarak hemen her yerde çıkan “mülkiyet kutsaldır” önermesi ile hesaplaşmak müsavat davasının kök salabilmesi için hayati önem taşıyor.

Marx’ın mirası

Cem Hoca yazısının başında Marx düşüncesi üzerine bir yorumda bulunmuştu. Yazıyı bitirirken Marx’ın mirası üzerinden bir yol haritası çıkarmaya çalışayım.

Marx eşitlik fikrine kendi döneminde fikir ayrılığına girdiği birçok kişiye benzer olarak ahlaki bir anlam yüklüyordu. Bunu kapitalizmi şeytanlaştıran edebi vurgularından rahatlıkla çıkarabiliyoruz. Marx’ın teorik tartışmadaki odağı ise daha çok yaklaşmakta olan üzerineydi. Eşitlik tesisi için nasıl bir retorik ve fikri zemin gerekiyordu sorusuna verdikleri farklı cevaplar nedeniyle Proudhon, Weitling, Owen gibi düşünürlerden farklı bir şey söylüyordu. Yaklaşmakta olanın analizine yoğunlaşması, onun  dehasına işaret olarak sayılmalıdır. Daha güçlü bir kuşatıcılığa kavuşacağını öngördüğü kapitalizmin, emek sömürüsünü nasıl gerçekleştirdiğini tarihi ve edebiyatı mezcederek bilimsel olarak izah etmesi onun mirasını diğerlerine nazaran daha öne çıkardı. Özetin özetini yaparak, Marx bize şunu söylemiştir: ‘Eşitlik arzusu bireylerde ve toplumlarda asla yok olmayacak ve kapitalizm rüzgarı herkesin işçileşmesine neden olacak, ve bu yaşanmadan eşitlik fikri asla hâkim olamayacak, öyleyse sermayenin emek sömürüsü nasıl gerçekleşir ve doğası nasıldır sorusunun cevabını ortaya koymalıyız.’

Marx’ın mirasının güncele aktarmak için yaptığına benzer bir işe girişmek bugün için de gerekiyor, sadece mevcudun değil olması mukadder olanın da tahlilini yaparak hayata değen bir anlatı kurmak gerekiyor. Bunun için de eşitliğin somut görüntülerine ve olası eşitlik kalkışmalarına kulak kesilmek bir zaruret olarak duruyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.