Gözümüzde Canlanan Mazi ve Emek Meselesi

1991 yılı Genel Seçimleri için partiler harıl harıl seçim kampanyası hazırlığına girişmişlerdir ve Refah Partisi henüz seçim koalisyonuna girmiş değildir. Refah Partisi’nin kampanyası birçok partininkinden belirli ölçüde ayrılmaktadır; Lider odaklı bir kampanya yürütmek yerine daha çok mevcut siyasi ve iktisadi düzenin kaybedenlerine kulak veren ve onların sorunlarını gündemine alan bir kampanya yaklaşımı benimsenmiştir. İflas eden memnuniyetsiz işveren bir kenara koyulursa işçi, memur, köylü, genç, emekli, gecekondulu, başörtülü, hayat kadını gibi adalet ve daha çok sosyal adalet talebinde bulunan kitlelere hitap ettiği öne sürülebilir. Kampanya kapsamında kullanılan görseller mevzubahis kişilerin ağzından onların sıkıntılarını aktaran bir içeriğe sahip kılınmıştır.(1)

Anahat Türkiye İslamcılığı’nın emeğe ve sosyal adalete yaklaşımındaki değişimi 90’larda Refah Partisi’nin tabanını oluşturan kitlenin 2000’lerde AKP’ye yönelişinden ve süreç içerisinde AKP tarafından dönüştürülerek kemikleşmesinden izleyebilmek mümkündür. Garibanlığın ve ezilmişliğin umutlarını bağladığı ‘Adil Düzen’den, tüketim patlamasına ve imar planlarına dayalı ‘Sürekli Büyüyen Türkiye’ye geçiş, iktisadi bakıştaki kırılmanın acı serencamını sunar. Adil Düzen’in bir program olarak sıhhati tartışılabilir olmakla birlikte kapitalizme tepkinin ve sosyal adalet talebinin duygu düzeyinde dışavurumunu temsil ettiği söylenebilecektir.

Toplamda 13. senesine varan AKP hükümetleri 2001 Krizi’nden sonra Kemal Derviş önderliğinde Türkiye’ye dikte ettirilen modeli uygulamış, bankacılık sistemini günümüzde cari olan finans sisteminin öngördüğü gibi tahkim etmiş, inşaat sektörü ile belli oranda bir büyüme yakalamış ancak üretim sektöründeki büyümenin sınırlı kalması ile büyümenin de sınırına dayanmıştır. Bu süreç içerisinde emekten ve sosyal adaletten yana -ufak da olsa- dümen kırıldığından bahsedebilmek çok güçtür. Türkiye ekonomisi ‘istikrar’ını sürdürerek ucuz ve güvencesiz emek pazarı rolünü sürdürmekte ve bu rol kuvvetlenerek devam etmektedir. Türkiye İslamcılığı’ndaki ‘sosyal adaletçi’ damar ise yıllar sonra Halkın Sesi Partisi’nde tutunmaya çalışmış, Numan Kurtulmuş’un ve HAS Parti teşkilatının büyük kısmının AKP’ye katılımıyla inkıtaya uğramıştır. Bugün İslamcılık içinde azınlıkta kalan bir tutumu temsil etse de siyasi arenada muhalif varlığını bir biçimde sürdürmektedir. Kapitalizm karşıtı bir özü bünyesinde barındırmaya devam eden bu damarın pozisyonu ve siyasi geleceği ayrı bir tartışmanın konusudur.

2014 yılı boyunca yaşanan “iş cinayetleri” ile emek ve işçi hakları kamuoyunun gündeminde daha güçlü bir biçimde belirmiştir. Soma katliamı ve sonrasında yaşananlar, mevcut iktisadi statükonun sürdürülemez olduğu konusunda ciddi karineler sunmuştur.2 Maatteessüf, Türkiye’de işçilerin haklarını, hukuklarını, ücretlerini ve ‘insan pazarı’ olarak tanımlanabilecek taşeron sistemini masaya yatırma aşamasına geçilememiş, işçilerin can güvenliğinin dahi sağlanamıyor oluşu birincil gündem olmuştur. Karl Marks’ın ‘Das Kapital’ini yazdığı dönemde İngiltere’de hüküm süren vahşi kapitalizm koşullarında gerçekleşen işçi katliamlarının bir benzeri gözlerimizin önünde, Soma’da gerçekleşmiştir. Bu anlamda dönemin Başbakanı ve müstakbel Cumhurbaşkanı’nın katliamdan sonra yaptığı açıklamada 1862 İngilteresi’nden misal getirmesi ancak tarihe geçecek bir istihza girişimi olarak değerlendirilebilir. Belki de Erdoğan verdiği misallerle ‘Türkiye’nin henüz vahşi kapitalizm aşamasında olduğunu’ vurgulamak istemiştir.
Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa’da birinci, Dünya’da üçüncü sıradadır. Toplu işçi ölümlerinin gerçekleştiği başlıca sektörler maden ve inşaat sektörleridir. Metal sektöründe ise toplu ölümler pek görülmemekle ve bu nedenle gündem olmamakla birlikte ölümlü ve ağır yaralanmalı kaza sayısı ciddi boyutlardadır. Maalesef birçok sektörde devletin işçiye tanıdığı haklar ve işçi güvenliği uygulamaları acı sonuçlar doğuran kazaların ortaya çıkışına kadar neredeyse hükümsüzdür. İşverenlerin keyfi uygulamalarına açık çek veren yasal elastikiyet ve ‘sözde’ denetimler, bazı işverenler için iş cinayetleri sonucu firmanın göreceği zarar ile iş güvenliği için alınacak önlemlerin maliyeti arasındaki dengeyi hesap ederek hareket etmeleri sonucunu doğurmaktadır. Eğer işçilerin göreceği zarar sonucu firmanın ödeyeceği bedel, alınacak önlemlerin maliyetinden düşükse işçilerin canı ile kumar oynanmaktadır. Mevzubahis maliyet hesaplarından ötürü çalıştıkları işe ve iş güvenliğine uygun malzemelerin işçilere temininde dahi vurdumduymazlık sergilenmektedir. Metal sektöründe çalışan bir işçinin aktardığı şu anektod durumun vehametini gözler önüne sermektedir:

“Bir mühendis arkadaş var, o anlattı; İşçiler malzemeyi kaldırıp, merdiveni bir iki basamak çıkıyor, sacın üstünden gidiyor, karşıya bırakıyor. Oradan işçiler geçerken metal sektörü olduğu ve malzeme yağlı olduğu için ayağı kayıp düşüyor sürekli, kolunu yaralıyor, 10 tane taşıyacaksa ordan geçerken yavaşlıyor. Mühendis patronu o dediğim köprüyü değiştirmek için ikna edememiş, kaymayan bir yol yapalım diye. Her hafta bir iki düşüp yaralanıyor, iki gün rapor alıyor falan. Patron ‘öyle devam edin’ demiş. Mühendis hesap yapmış; Diyelim, bir işçi ordan günde beş çuval taşıyor. Ayağı kaydığı için ordan yavaş geçiyor ve bu günde üç çuvala düşüyor. İşte mühendis hesaplar yapıyor, sebepler söylüyor. İşte kayıp düştüğü için iki gün rapor alıyor ve sen bu adama patron olarak çalışmadığı halde rapor parasını vermek zorundasın, diyor. Yaptığı hesap patrona %50 kar getiriyormuş, patron ‘tamam o zaman, değiştir’ diyor buna.”

İşverenlerin can güvenliği söz konusu olduğunda dahi kar maksimizasyonu üzerinden hareket etmesi şaşırtıcı olmamakla birlikte örnek olaylardan hareketle devlet kurumlarının da işverenlerin ürküp sektörden el çekmesini ya da iş hacimlerini düşürmelerini önlemek için iş cinayetleri kamuoyuna mal olana dek durumu bir biçimde idare etmeye çalıştığı çıkarımı yapılabilir. Buna hükümete yakın işadamlarına tanınan iltimaslar ve ‘muhtemel’ parasal ilişkiler eklendiğinde durum ürkütücü boyutlara ulaşır.

Firmalara yönelik denetimler genellikle ‘dostlar alışverişte görsün’ niyetiyle gerçekleştirilmekte, genellikle denetlemenin gerçekleşeceği firmaya denetlemeye gelineceğine dair haber uçurulmaktadır. Dolayısıyla firma işyerinde ciddi bir teftiş hazırlığına girişerek eksikleri tamamlamakta ancak denetim bittikten sonra işyeri önceki haldeki gibi işletilmeye devam edilmektedir. Örneğin; Güvenli yürüyüş yolunun sürekli açık tutulması gereken fabrikada denetim sırasında makineler, tezgahlar tıkıştırılarak yol açılmakta, denetim bittiği zaman işçilerin dar alanda çalışabilmesi mümkün olmadığı için eski haline getirilmektedir.

İşçilere iş güvenliği için verilen eğitimlerin de yine baştan savma gerçekleştirildiğini eklemek gerekir. Eğitimler sonucu işçilerin anlatılanları kavrayıp kavramadığını ölçmek için sınav yapılmakta ancak cevap sınavı yapanlar tarafından işçilere söylenmekte, eğitim aldıklarına dair işçilere belgeler imzalatılıp yasal mevzuata uygunluk(2) sağlanmaktadır.

Firmalarda iş güvenliği tedbirlerinin eksikliğinden ötürü işçinin başına birşey geldiğinde işverenlerin tutumu iki aşamalı gerçekleşmektedir; Öncelikle işçi ‘iş kazası raporu’ tutturmaması konusunda ikna edilmeye çalışılmakta, eğer işçinin durumu çok ağırsa işçiyi hastaneye getirenlere kazanın işyeri dışında olduğuna dair ifade vermeleri tembihlenmektedir. Hatta yapılabiliyorsa işçinin tulumu çıkarılıp başka bir kıyafet giydirilmekte, kazanın evde gerçekleştiği kanısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bir vesileyle işçi firmada persona non grata(istenmeyen adam) olmayı göze alıp ‘iş kazası raporu’ tutturabilmeyi başarmışsa bu sefer işçinin ya da ölen işçinin ailesinin hukuki yollara başvurmasını engellemek için gayrıresmi tazminat ve ‘kan parası’ gündeme girmekte, işverenler firmalarının adlarını lekelememek, sicillerini bozdurmamak için ‘sorun’u el altından halletmeye çalışmaktadırlar. Zaten işçiler ve aileleri tarafından firmalara yönelik açılan davalarda firmada işçi olarak çalışmakta olup kazaya şahit olan iki kişinin ifadesi gerektiğinden işverenler çoğunlukla amaçlarına ulaşmaktadırlar. Çünkü, ‘işten atılma’ korkusundan ötürü olayı gören işçilerin şahitlik etmesi zorlaşmaktadır.

İş cinayetlerinde madenlerden sonra başı çeken şantiyeler, yüksek mesafeden düşmeler sonucu gerçekleşen işçi ölümlerinin sıklıkla yaşandığı yerlerdir. 2011’de yaşanan Van Depremi sırasında TOKİ inşaatlarından birinde çalışan bir işçi, binaların yapılışında gördüğü başıbozukluk yüzünden yapımında çalıştığı binalardan birinde barınmak istemeyeceğini belirtmektedir. Aynı işçi çalıştığı şantiyelerden birinde TOKİ’nin işi taşere ettiği bir firma tarafından işçilere emniyet kemeri verilmediği için yüksekten düşen iki işçiden birinin öldüğünü, birinin sakat kaldığını; Taşeron firma yetkililerin olaydan sonra devreye girerek işçilerin düşmeden önce çalıştıkları yere emniyet kemerleri astığını ve polis olayı incelemeye geldiğinde ‘emniyet kemeri kullanmadıkları için’ işçileri suçladıklarını belirtmektedir. Maalesef bu bir film sahnesi değil, bir inşaat işçisinin tanıklığıdır. Devlet kurumlarının kontrolleri altında yapılan inşaatlarda gerçekleşen bu facialar göz önüne alındığında özel sektörün yapımını üstlendiği inşaatlarda yaşananları tahayyül edebilmek zorlaşır.

Bazen işçilerin işi güvenli bir şekilde yapmasını engelleyecek kadar hızlı yapması için üstleri tarafından zorlanmaları, bazen de uzun mesai saatleri sonucunda yeterince dinlemeden riskli işlerde çalıştırılmaları söz konusudur. Bu çarpıklıkların dışında trajikomik tanıklıklara da rastlamak mümkündür; Metal sektöründe demir tozu, kaynak dumanı ve tinere maruz kalarak çalışmak zorunda olan işçiler işverenin fabrikaya havalandırma açmak için devletin istediği vergiyi ödemek istememesi yüzünden ‘zehir’ solumakta, uzun vadede sağlıklarına mal olacak bir biçimde çalışmaya devam etmektedirler. Devletin işverenden her bir havalandırma yolu için vergiyi ‘çevreyi kirleteceği için’ cezalandırıcı bir tedbir olarak istediği düşünülürse gülünç ve aynı zamanda hazin bir tablo ortaya çıkar. Teoride çevreci bir yaklaşımla tüm insanlığın soluduğu havanın daha temiz tutulabilmesi için, pratikte işçiler demir tozu ve tiner solumaktadır. Var olan gülünçlüğe bir ek olarak, aynı firmada fabrika içinde sigara içmenin yasak olduğunu da belirtmek gerekir.

Türkiye’de birçok sektörde işçiler insanca yaşayabilecekleri şartları sağlamaktan uzak düşük ücretlerle, ağır ve riskli çalışma koşullarıyla yüz yüze gelmektedirler. Bir çoğu Milli Görüş mazisine sahip hükümet üyeleri işçi-işveren ilişkilerine ve emek piyasasına gayet pragmatik yaklaşmakta, toplumu İslami, insani ve ilkesel bir adım atılacağına yönelik ümitvar kılacak hiçbir girişimde bulunmamaktadırlar. Gelir adaletsizliğini önleyecek ve memleket insanının insan haysiyetine yaraşır şekilde yaşamasını temin edecek sistematik çözümlerin yerine sosyal yardımlarla semptomatik tedaviler, pansumanlar uygulanmaktadır.

Ancak şair İsmet Özel’in de şık bir biçimde ifade ettiği gibi, halkın doğurgan dünyasına daldığımızda yaraların kabuğunun kolayca kalktığını anlar, banknotların ve kravatların saltanatıyla o doğurgan dünyanın çürütülmekte olduğunu fark ederiz. Herşeyin ama herşeyin paraya bağlanıp parayla ölçülmesine göz yuman, İslam kültürünün sembolik öğelerini sahiplenerek İslam’ın üzerinde yükseldiği kritik önemdeki iktisadi ilkelerin yerine neoliberal canavarlığı ikame eden bir İslamcılığın mustazafların yanında olup onlara dair söz üretebilmesi mümkün değildir. Türkiye toplumu için kapitalizmin insanı unufak eden balyozlarından kurtuluş ve sosyal barış, sistemin kaybedenlerini yeniden siyasetin gündemine taşıyabilmekle mümkün olacaktır.

[1] Ayça Alemdaroğlu, “Refah Partisi’ni Yeniden Düşünmek: 1991 Reklam Kampanyasının Analizi”
[2] Ali Altıntaş, “Madencilik Kader Olamaz” https://www.emekveadalet.org/notlar/madencilik-kader-olamaz/

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.