İbrahim’in Duası ve Bayramlar Bayram Ola

“Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz.

 Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.” *

Yahudiler içinde zalim, İsa düşmanı ve Hristiyanları yakıp yandırır bir padişah vardı. İsa’nın devriyle nöbet onundu. Musa’nın canı oydu, onun canı Musa. Şaşı padişah, Tanrı yolunda o iki demsazını birbirinden ayırdı. Usta, bir şaşıya, ‘yürü var, o şişeyi evden getir’ dedi. Şaşı ‘o iki şişeden hangisini getireyim, açıkça söyle!’ dedi. Usta dedi ki: ‘O iki şişe değildir. Yürü, şaşılığı bırak fazla görücü olma!’

Şaşı, ‘Usta beni paylama. Şişe iki’ dedi. Usta dedi ki: ‘O iki şişenin birini kır!’ Çırak birini kırınca ikisi de ortadan kayboldu. İnsan tarafgirlikten, hiddet ve şehvetten şaşı olur. Şişe birdi, onun gözüne iki göründü. Şişeyi kırınca ne o şişe kaldı, ne öbürü! Hiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; doğruluktan ayırır. Garez gelince hüner örtülür. Gönülden göze yüzlerce perde iner. Kadı kalben rüşvet almaya karar verince zalimi, ağlayıp inleyen mazlumdan nasıl ayırt edebilir? Padişah, Yahudice kininden dolayı öyle bir şaşı oldu ki aman Ya Rabbi, aman! Musa dininin koruyucusuyum, arkasıyım diye yüz binlerce mazlum mümin öldürttü. (1)

Mevlana, Mesnevisi’nde ‘Yahudi Padişahın Hikayesi’ni aynen yukarıda naklettiğim gibi şerh ediyor. Hikayenin can alıcı kısmı, Şaşı Padişah’ın bir şişeyi iki görmesi ve kırınca ötekinin de yok olmasıdır.  Mevlana’nın sonradan açıkladığı gibi, aslında üstüne vazife olmayan bir işi yüklenip kendisini İsa dinine karşı, Musa dininin koruyucusu addediyor ve bir sürü zulüm işliyor. Oysaki Allah, kendi dininin koruyucusudur. Hiç kimsenin ben bu dinin koruyucusuyum diyerek, kendisine yeryüzünde Allah’ın halifesiyim deme hakkı yoktur. Dinin sahibi olan Yaratıcı, hiç kuşkusuz koruyucusudur da!

Bugün ülkemizde, savaş naraları atanlar ve Kürtler’i yok edeceklerini haykıranlar bilmelidirler ki, Kürtler’i yok edince Türkler de ortada kalmayacaktır. Alevi’ye zulmedersen, Sünni’de o zulümden nasibini alacaktır. Aslında bu pis savaşı sürdürenler bilmiyorlarki, o silahlarla kendilerini vuruyorlar. Biraz tefekkür etsek göreceğiz ve anlayacağız ki, 19. Yüzyılın sonunda Ermeni’ye yaptıklarımızın karşılığıdır biraz da bugün çektiklerimiz. Allah’ın yarattığı masum bir canı yurdundan atamazsın, süremezsin, katledemezsin. Buna nefsin cevaz verse, Rabbin cevaz vermez.

Kimsenin şehrini abluka altına alıp, günlerce sokağa çıkma yasağı koyamazsın, ölü çocuklarının defnedilmesini bile engelleyemezsin. İnsanların en temel ihtiyaçlarını göremez hale getiremezsin. Bütün bunları yaptıktan sonra kalkıp o insanlara kardeşim diyemezsin. Çünkü bu hukuk, zalimin hukukudur.

‘Gelin bu bahçeye girin!’ der İhvan-ı Safa, ‘Arzu ettiğiniz meyvelerden yiyin! İstediğiniz kokulardan koklayın! Gönlünüzce eğlenip, istediğiniz yerde dolaşın! Sevinip neşelenin!’

Bir grup düşünürün ortak adı olan İhvan-ı Safa, ‘arınmış kardeşler’ veya ‘gönlü temiz kardeşler’ anlamına gelir. İslam’ın dördüncü yüzyılında (dokuz yüzlerin sonu, binli yılların başı) Basra’da ortaya çıkmakla beraber Bağdat’ta da bir kolları bulunur. Ortak düşünce ve dayanışma içinde, 52 risaleden oluşan bir eser yazarlar.

Aklın rehberliğinde, kalbi arındırmaya ve insanı yükseltmeye gayret ederler. Din ile felsefenin, bilim ile ahlakın, iç bağlarla bütünleşmesi, insanlığın gelişme imkanını yaratır. İhvan-ı Safa bu inançla, Sokrates’ten beri var olan geleneğe benzer şekilde, arınma yoluyla olgunlaşmaya yönelerek, ‘insan-ı külli’nin peşine düşer. Yetkin insana ulaşmak için olgunlaşmak ve ahlaken güzelleşmek gerekir. Bu arzu, onları, ‘insanın ne olduğuna değil, ne olabileceğine’, yani yaratıcı potansiyeline dair bir anlayışa götürür.

İhvan-ı Safa öteki düşünce ve inançlara dair hoşgörüyü özellikle vurgular. Hiçbir bilime düşman olunmamalı, hiçbir kitaptan uzak durulmamalıdır onlara göre. Bütün dinlerin olumlu yanlarına vurgu yaparlar. İhvan-ı Safa grubundan bir düşünürün şöyle dediği rivayet edilir : ‘Din hastaların, felsefe ise sağlıklı insanların tedavisiyle ilgilenir. Peygamberler hastaları, hastalıklarının artmaması, hatta onların bütünüyle iyileşmesi için tedavi ederler. Filozoflar ise herhangi bir hastalık bulaşmaması için, sağlıklı insanların sağlığını korur. (2)

Bu risaleler 1050 yılında Halife tarafından, İbn-i Sina’nın eserleriyle birlikte yakılmış, belki de bir tesadüf eseri bir nüshası Endülüs’lü Müslime tarafından kurtarılabilmiştir.

Daha üzerinden bir asır geçmemiştir ki, Türkler Anadolu’da kırda ve kentte tam bir kardeşlik ortamı yaratmaya başlamıştır. Kırda tekkeler ve dervişler, şehirlerde Ahi’ler vasıtasıyla Anadolu tam bir İhvan-ı Safa bahçesine döndürülmeye çalışılıyordu. Üstelik de bir yandan Haçlı seferleri, diğer yandan Moğol istilası ile Anadolu tam bir yangın yerine dönmüşken bu insanlar bu coğrafyada bir medeniyet inşa ediyorlardı. Yetmiş iki milletle bir arada yaşıyorlar ve Yaradılanı, Yaradan’dan ötürü sevmenin yollarını herkese gösteriyorlardı. Onların ötekileri yoktu, insanı ırkına, dinine, mezhebine göre ayırt etmiyorlardı. Hiç insanın elinin değmediği yerlere gidip tekkelerini kuruyor ve oraları ihya ediyorlardı. Şehirlerde esnaf loncaları oluşturuyorlar ve hem birlikte geçimlerini sağlarken hem de kendi bağımsızlıklarını koruyabiliyorlardı.

Türkler Anadolu’nun o yıllarda nüfus olarak belki de en azınlıkta nüfusu olmalarına rağmen Katolik dünya tarafından Anadolu ‘Türkiye’ diye adlandırılmaya başlanmıştı, ama Türkler buraya Diyar-ı Rum diyorlardı. Yani mesele nüfus olarak fazla olmak değil, cesamet ve etki olarak büyük olmaktaydı.

Üstelik de bunu kuran halktı, Padişah, Sultan, Vezir, Şeyhülislam falan değildi. Halkın bu ferasetine ancak zaman zaman destek olabiliyorlardı. Bu birliğin, vahdetin yolunu açan mücadele 15. Yüzyıla kadar sürer. Bana göre bu süre boyunca zaman zaman Oğuz ile Sultanlar arasında problem çıksa da bu halka pek de tesir etmiyordu, ama Yıldırım Bayezit’ten itibaren ayrışma başlıyor, Fatih ile avam ve havas iyice belirginleşiyor. Yavuz’un Eşari imamlarını saraya doldurmasıyla artık her şey tersine dönüyordu. Fakat modern zamanlara kadar bu problem iktidar ile isyan edenler arasında sürerken, halka ayrışma şeklinde yansıyordu ama çatışma olarak yansımıyordu. Çünkü gerçekten bu toprakları yurt edinenler, büyük bir medeniyet inşa etmişlerdi.

Bu Medeniyet, Yunus’un, Taptuk’un kapısından içeri eğri odunu sokmamasıydı, Aslında Allah’ın yarattığı hiçbir varlığın eğri olamayacağının kabulüydü. Odun eğri olmaz mı elbette olur ama Allah’ın yarattığında kusur aranmaz, gönül hepsini bir görür. Göz kabul eder.

Önümüz Kurban Bayramı, bizler yani İbrahim’in yolundan gidenler, onun inandığı Yaratıcıya inananlar, bu bayram nefislerimizi, kibrimizi ve öfkemizi kurban edelim, bayramları bayram yapalım ve onun duasını edelim.

Ey Rabbimiz, diye yalvardılar. ‘Sana güveniyor ve sana yöneliyoruz; çünkü bütün yolların varışı sanadır’  Ey Rabbimiz! Hakikati inkar edenler için bir oyun ve eğlence aracı yapma! Ve günahlarımızı bağışla, Ey Rabbimiz çünkü Sensin tek kudret ve hikmet sahibi. (3)

* Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539

(1) Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mesnevi-i Şerif, s.9

(2) İhvan-ı Safa Risaleleri, cilt 1, Giriş, s.7-8

(3) Mümtehine Suresi, 4-5. Ayet, Muhammed Esed Tefsiri, s. 1137

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir