İmtihan Dünyası’nda 15 Temmuz Sonrası

Asr’a andolsun ki
Muhakkak ki insan hüsran içindedir
Ancak iman edip, salih ameller işleyenler,
birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.
(Asr/1-3)

 

Ülkede savaş 15 Temmuz öncesinde başlamıştı. Yıllarca karşılıklı çıkarları gereği mutabakat içinde birlikte hareket eden iki güç ortak düşmanlarını zayıflatıp palazlandıklarında birbirlerinin ayaklarını kaydırma derdine düştüler. Hukuk ve medyayı araçsallaştırdıkları siyasi operasyonlarla hem devlet içinde hem toplumsal zeminde önlerine çıkan herkesi etkisiz hale getirdiler. Hukuk bu yolda çok önemli bir araç oldu. Bir yandan medyada her gün çıkan flaş haberlerle kamuoyunda bir itibarsızlaştırma ve nefret söylemi yürütülürken, hukuk aygıtı ile de operasyonlar neoliberal dönemin ruhuna uygun olarak teknik bir dile hapsedildi. Yeni bir referandumun ülke gündemini sardığı şu günlerde, bir dönemki ittifakın kamuoyunda görünür şekilde zirve yaptığı anın 2010 Anayasa Referandumu olduğu da hatırlanmalıdır. Mezardakileri bile ‘evet’ vermek için sandığa getirecek bir çabayla hem Ak Parti hem de Gülen Cemaati hummalı bir kampanya yürütmüştü. O dönem referandum çağrılarıyla canhıraş şekilde demokrasi havariliği yapan taraflar ajandalarındaki asli gündemlere ulaşamamış olacaklar ki bu gün iki taraf da o zamana dair yanlış yaptıklarını, kandırıldıklarını beyan ediyorlar.

Bu iki grup arasındaki ittifak bir çıkar birlikteliğine dayandığı için ortak çıkarların azaldığı noktada ortaklığın bitip düşmanlığın başlaması kaçınılmazdı. Tabi bu kaçınılmaz son sadece iki aktörün rasyonel çıkar hesapları gereği rakibini yutmak temelinde şekillenmedi, bu aynı zamanda yürüdükleri yolun, işledikleri amellerin sonucunda kendilerinde oluşan ahlakın bir sonucuydu. Amaca giden her yolun mubah görüldüğü, kapalı kapılar ardında ikircikli pazarlıkların yapıldığı bir güzargahta dostluk, kardeşlik ahlakı mümkün değildi. Birlikte hareket ettikleri yıllar içinde yürüttükleri siyaset hem bilfiil bu süreçlerde bulunan aktörlerin kişisel ahlakı haline geldi, hem de zamanla devletleşen bu iki yapının kurumsal mekanizmalarına sirayet etti. Dolayısıyla çıkarların çatıştığı noktada ayak kaydırma, tasfiye ve mümkünse yok etmek kaçınılmazdı. Savaş başta alttan alta yürütülmeye çalışılsa da kısa sürede ülke sathına yayılmış geri dönüşü olmayan bir sürece girilmişti.

İktidarın Zaferle İmtihanı

“Allah’ın büyük bir nimeti olan 15 Temmuz”un ardından ya Allah’ın gösterdiği yol ya da dünden bugüne azgınlaşarak kendine bir dünya egemenliği kurmaya çalışan müflis liderlerin yolu takip edilecekti. Allah’ın çağırdığı yolu Hz. Peygamber bize Mekke’nin fethinde göstermişti. 

Karşılıklı pek çok hamlenin ardından 15 Temmuz geldi çattı. Halk sokaklarda darbe girişimine karşı destansı bir mücadele yürüttü. İnsanlar canlarını ortaya koyarak tanklara, silahlara karşı direndi ve darbeye teşebbüs edenler başarısız oldular. Her anımızın bir imtihan, bir sınav olması gibi 15 Temmuz sınavından sonrası da yine hem bu dünyadaki hem mahşerdeki akıbetimize yönelik bir imtihandı. Bu noktadan sonra sokağa çıkan kitlelerin büyük çoğunluğu tarafından başkomutan olarak telakki edilen Erdoğan ve çevresindekilerin gidebileceği iki yol vardı. “Allah’ın büyük bir nimeti olan 15 Temmuz”un ardından ya Allah’ın gösterdiği yol ya da dünden bugüne azgınlaşarak kendine bir dünya egemenliği kurmaya çalışan müflis liderlerin yolu takip edilecekti. Allah’ın çağırdığı yolu Hz. Peygamber bize Mekke’nin fethinde göstermişti. Zaferden sonra kin ve kibir değil, tevazu ve merhamet kuşanılarak affedici bir tavırla kalpleri korku ile dolan insanlara bir fırsat sunuldu. Böylece Fussilet Suresi’nin 34. ayeti hayat buldu; “kötülüğü en güzel bir tarzda uzaklaştır, o zaman görürsün ki seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dostun oluvermiştir.” Erdoğan yıllarca hem kamuoyu önünde hem kapalı kapılar ardında Gülen Cemaati ile en büyük ittifakları yapan aktör olarak kandırıldığını söyleyip kendini aklarken, sokaktaki insanlara da tabiri caizse bir genel af imkanı tanıyarak toplumsal bir krizin en hafif şekilde atlatılmasına öncü olabilir, kin ve düşmanlıkları yükseltmeyebilirdi. Ancak nefislerin heva ve hevesinin baskın çıktığı, intikam naralarının yükseldiği, güç sarhoşluğuyla egemenlik arzularının hudutsuz hale geldiği müflislerin yolu tercih edildi. Bugün geldiğimiz nokta gösteriyor ki ahlaki bir tavır olarak 15 Temmuz’dan Mekke’nin Fethi değil de bir Kristal Gece çıkarmak tercih edildi. Tercih edilen bu yol yazının devamında anlatacağım üzere güç sahiplerinin 15 Temmuz’dan bugüne gelen süreci nasıl yönettiklerinin karşılığıdır.

Gülen Cemaati ve Kendi Felaketinle Yüzleşmek

Erdoğan yıllarca hem kamuoyu önünde hem kapalı kapılar ardında Gülen Cemaati ile en büyük ittifakları yapan aktör olarak kandırıldığını söyleyip kendini aklarken, sokaktaki insanlara da tabiri caizse bir genel af imkanı tanıyarak toplumsal bir krizin en hafif şekilde atlatılmasına öncü olabilir, kin ve düşmanlıkları yükseltmeyebilirdi.

Peki, bu süreçte Gülen Cemaati’nin imtihanı ne oldu? Onlar için dünden bugüne yaptıklarıyla ve söyledikleriyle sınanma vaktiydi. Söyledikleriyle sınanmasının pek çok açık örneğinden biri mal ile olan imtihandı; 28 Şubat döneminde devletin eli balyoz gibi Müslümanların başına inerken, “anahtarlarıyla birlikte okullarımızı devlete teslim etmeye hazırız” diyerek kendini ve cemaati sağlama almaya çalışan Gülen, gün geldi yalnız okullarına değil bir iktidar mekanizması olarak devreye sokulan kayyımlıklar ile cemaatinin tüm mal varlıklarına el konulduğuna şahit oldu. Gülen Cemaati ellerindeki imkanlar ve güç arttıkça ellerindeki her şeyin Allah’ın onlara verdiği birer emanet ve imtihan vesilesi olduğunu unuttu, bunları haklılıklarının gerekçesi olarak görmeye başladı. Gün geçtikçe büyüklüklerini hakikat olduklarının, ilahi inayet tarafından desteklendiklerinin açık bir delili olarak sunmaya başladılar. Bundan daha da kötüsü ise ellerindeki medya imkanlarını ve devlet kadrolarında sahip oldukları gücü, önlerine çıkan insanların ayaklarını kaydırma pahasına, pek çok insanı mazlum pozisyonuna düşürerek kullandılar. Ve bunu o kadar hoyratça yaptılar ki pek çok insan hukuk ve medya aygıtları kullanılarak adaletsiz bir şekilde işlerinden oldular, hapislere düştüler.

Bu cürümlerin kendi hayatımda şahitlik ettiğim bir örneği üzerinden meseleyi somutlaştırmak isterim. Hayatımın unutulmaz anlarından biri yıllar önce Boğaziçi’nde bir tekstil işçisi olan Emine Arslan’ı dinlediğim zamandı. Emine Arslan çok zor şartlar altında üç kuruş paraya çocuklarına bakmak için çalışan annem yaşındaki başörtülü bir kadındı. Patronun haksız uygulamaları dolayısıyla emeğini korumak için sendikaya katılmasının ardından işinden kovulmuştu. O yapılanlara karşı adaleti ayakta tutmak için onurlu mücadelesini sürdürürken tehdit, şantaj, devletin kolluk güçleri ile darp edilme gibi pek çok zulme maruz kalmıştı. Arslan bunlarla yetinmeyen patronun medyayı da devreye soktuğu ve İslami bir kanalın kendilerini hakkında Ergenekon terör örgütünün uzantısı şeklinde haber yaptığını söylediğinde, utancımdan yerin dibine girdiğimi hatırlıyorum. Kimdi bu haberi yapan? Samanyolu TV. Ekmeğinin peşinde olan mazlum bir kadını döneminde asrın davası olarak ifşa edilen Ergenekon Terör Örgütü’nün uzantısı olarak fişliyorlardı. Emine Arslan’ın tecrübesi insanların nasıl mustazaf hale getirildiğinin tekil bir örneği. İnsanların hayatlarının daha sistematik ve kitlesel bir şekilde nasıl karartıldığını görmek için ise KCK davalarına bakmak yeterli olacaktır.

Gülen’e gönül verenlerin büyük bir çoğunluğunun kendi hayatlarında bu zulümlerle bir ilişki içinde olmadığına ve ilkesel düzlemde ‘kul hakkı’ içeren her zulme en azından kalben buğz ettiklerine inanıyorum. Eminim ki çok büyük bir kesim bu zulümlere ne bizzat bulaşmıştır, ne de bunların farkındadır. Ancak İsra suresi 71. Ayette şöyle buyuruluyor; “Ama gün gelir ve bütün insanları peşlerinden gittikleri önderleriyle çağırırız.” 

Bunlar ve diğerleri hadiste buyurulduğu üzere Allah’tan gelecek bir bela için yeterliydi; “Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah ile bu beddua arasında perde mevcut değildir.” Bugün medya ve hukuk aygıtlarıyla ürettikleri tüm adaletsiz mekanizmalar ile sınanma sırası kendilerine geldi. Burada şu şerhi de düşmem gerekiyor, Gülen’e gönül verenlerin büyük bir çoğunluğunun kendi hayatlarında bu zulümlerle bir ilişki içinde olmadığına ve ilkesel düzlemde ‘kul hakkı’ içeren her zulme en azından kalben buğz ettiklerine inanıyorum. Eminim ki çok büyük bir kesim bu zulümlere ne bizzat bulaşmıştır, ne de bunların farkındadır. Ancak İsra suresi 71. Ayette şöyle buyuruluyor; “Ama gün gelir ve bütün insanları peşlerinden gittikleri önderleriyle çağırırız.” Ayetten açıkça anlaşılacağı üzere insanlar mahşerde tabi oldukları imamlar ve önderlerin yaptıklarından da sorumluluk altına gireceklerdir. Elan bu dünyada şahit olduğumuz ise Gülen cemaatinin işlediği zulümler tepedeki bir azınlığın işi olsa da ona tabi olanlar ağır bir fitne ve zulüm süreciyle sınava tabi tutuluyorlar. Tabii ki bu onlara yapılan zulmü meşrulaştırmaz. Bugün onları yargılama pozisyonunda olanların, gücü elinde tutanların adaleti sağlama noktasında bir meşruiyeti yoktur, çünkü bahsettiğimiz zulümlerdeki tüm günahlara ortaktırlar. Ancak Gülen Cemaati’nin sempatizanları için bu fitne süreci aynı zamanda bir tefekkür imkanı olarak değerlendirilmelidir. Bu imtihanın bir diğer boyutu ise üçüncü cephenin yani toplumun imtihanı oldu. Toplum olarak yoğun bir fitne ve zulüm dönemine yaptığımız şahitlik halen devam etmektedir. Bu süreçte hakkı ve hakikati ayakta tutan bir şahitlik yapabildik mi sorusu hepimiz için hayati derecede önem taşımaktadır. Yazının devamında 15 Temmuz sonrası yaşadıklarımızın kendi durduğum yerden şahitliğini yapmaya çalışacağım.

Fitne Ateşinde Toplumun İflası

Devletin en üst düzeyindekiler tarafından hem maddi hem manevi anlamda teşvik edilen itirafçılık ve ihbarcılıkla birlikte, “devlet gibi görmeye” meyyal olan Türk halkının bir kesimi, fahri hafiyelik ve polislik rolüne soyundu. Bu da toplumsal anlamda insani ilişkilerin çöküşü, güven duygusunun yok olması noktasında ciddi bir eşik oldu.

15 Temmuz sonrası yürütülen hukuki-siyasi süreçlerde kumpasa gelindiği söylenen siyasi-hukuki yargılama süreçlerini tekrarlayan bir yol izleniyor. Anlaşılan şu ki 15 yıldır iktidarı elinde tutarak devlet ile özdeş hale gelenler için geçmiş davalardaki uygulamalar da aslında hata değildi, çünkü bu eyleyiş biçimi iktidar mekanizmasının içkin bir parçası olmuştu. 15 Temmuz sonrası yürütülen ekonomik, siyasi, hukuki ve toplumsal tasfiye sürecinin bugün tüm toplumsal muhalefet sathına yayılacak boyutları ilk önce FETÖ olarak isimlendirilen Gülen Cemaati özelinde hukuki anlamda bazı temellere oturtuldu. İktidar büyük bir başarı göstererek Türkiye tarihinde eşine rastlanmayacak bir tasfiye sürecini yürütebilmek için kendine ‘somut’ deliller üretti. Gülen cemaatine yönelik operasyonda gözaltıların, tutuklamaların yolunu açan kanıtlar; Aktif-sen üyeliği, Bank Asya hesapları, Gülen cemaatiyle alakalı olduğu bilinen kurumlarla ilişki halinde bulunma ve cadıların sopası olarak bir teknoloji harikası olan Bylock olarak belirlendi. Ancak devletin karakollarında ve adliyelerindeki yargılamalardan önce başlayan ve onlarla birlikte hız kesmeden devam eden iktidar ve medya tarafından yükseltilen ve yönlendirilen Gülen cemaati mensuplarına, sempatizanlarına yönelik toplumsal linç kampanyası da işin bir diğer önemli boyutuydu. 15 Temmuz’da ortaya çıkan toplumsal enerji, Demokrasi Nöbetleri adı altında toplumsal uzlaşıya değil yoğun bir hınç üretimine dönüştü. Öyle ki bu toplumsal infial hali Gülen cemaatinin tabanındaki insanlar için her an meydanlara toplanan insanlar tarafından linç edilebilecekleri, sokaklarda yürümenin tekinsiz olduğu, dışarıda gözlerin sürekli üstlerinde olduğunu hissettikleri bir sürece yol açtı.

Bu nefret ve korku ortamının yükseltilmesindeki bir başka kilit aktör ise her dönemde iktidarların kullanıp atmayı sevdiği itirafçılardı. Tasfiye süreciyle birlikte 15 Temmuz öncesinden başlayarak medyada çok sık biçimde itirafçılara yer verildi. Birer tv yıldızı gibi kanalların vazgeçilmez konukları haline geldiler. Sır ifşa etmenin hazzıyla toplumu da bu şehvete doğru çağıran kusarcasına konuşmalar yaptılar. İçerisinden çıktıkları yapının zayıf noktalarını, mahremlerini ortaya koyarak toplumda pornografik bir aydınlanma yaratıyorlardı. Zaman zaman vicdanlarını konuşturup günah çıkartıyorlardı, aynı zamanda herkesin gözü önünde yıllarca biat ettikleri yapıyı taşlayarak etkin pişmanlık gösteriyorlardı. Bu tavır toplumsal taban için de hem arzu edilir hem de kendini ispatlamak için bir görev olarak bilinir hale getirildi. Şehirler düzeyinde yürütülen operasyonlarda kimi gözaltına alacağını bilemeyen devlet, itirafçılık karşılığında insanlara kendini kurtarma imkanı tanıdı. Ne kadar bilgi verirseler, ne kadar çok insanı şüpheli pozisyonuna düşürürseler bu süreçten o ölçüde makbul vatandaşlar olarak çıkacaklardı. İtirafçılık ile işbirliği halinde bir yandan da ihbarcılığın yükselişine ve itibar gören bir şey haline gelmesine şahit olduk. Devletin en üst düzeyindekiler tarafından hem maddi hem manevi anlamda teşvik edilen itirafçılık ve ihbarcılıkla birlikte, “devlet gibi görmeye” meyyal olan Türk halkının bir kesimi, fahri hafiyelik ve polislik rolüne soyundu. Bu da toplumsal anlamda insani ilişkilerin çöküşü, güven duygusunun yok olması noktasında ciddi bir eşik oldu. Bu felaketin farklı veçhelerine baktığımızda, bizzat maruz kalan şahitlerinin ifade ettiği üzere itirafçılar ve ihbarcılar dostlarını, akrabalarını sattılar, kendilerini temize çıkarmak için çevrelerindeki insanların ses kayıtlarını alarak, ev kirası vermeye gelen tanımadıkları kız çocuklarını zorla evde gasp ederek polise teslim etmeleri gibi pek çok başka insanlık onurunun ayaklar altına alındığı rezillikler yaşandı.

Diğer yandan Gülen cemaati ile bir şekilde ilişkisi olan insanlar için en yakınlarındakilere dahi güvenemeyecekleri, içinde yaşadıkları mahallelerde ve apartmanlarda sürekli şüphe içinde ve tetikte olmalarını gerektiren, defalarca düşünüp kelimelerini seçip öyle konuşabildikleri bir sürece yol açtı. Çünkü berber koltuğunda Aliya’dan yapılan bir alıntının akşamında insanların emniyette sorguya çekildiği bir tekinsizlik çukurunun içine düştük. İtirafçılık-ihbarcılık meselesinin devlete ve topluma bakan üçüncü bir veçhesi ise hem hukuki davaların hem de toplumsal yargıların bu kişilerin beyanlarının esas alınarak yürütülmesiydi. Adil bir yargılamanın hayati bir kriteri olan kimin şahitliğine itibar edilebileceği sorusu es geçildi. Operasyonlar İslam fıkhının ortaya koyduğu kaidelere göre şahitliği muteber olmayacak pek çok insanın beyanları üzerinden yürütüldü. Kişilerin kendi çıkarlarının mevzu bahis olduğu bir yerde hakkı ayakta tutacak bir şahitlik beklemek mümkün değilken, iktidarın umurunda olan tek şey operasyonlarını daha ileri taşıyabilecek beyanlar elde etmekti.

Böylece süreç ta en başından pek çok ahlaki ve insani değerin ayaklar altına alındığı bir güzargahtan ilerledi. Değerlerden bahsetmişken, muhafazakar olduğunu iddia eden iktidarın her fırsatta muhafaza etmeye büyük kıymet verdiğini söylediği aile kurumunu da açıkça hedef aldığına şahit olduk. Bu süreçte suçun şahsiliği ilkesi de geçersiz hale geldi ve aileden birine suçlu damgası vurulduğunda tüm ailenin potansiyel suçlu haline geldiği, hem devlet hem toplum tarafından gözetim altına alındığı bir denetim mekanizması oluşturuldu. Bu aileler işaretli hale geldi; ya devlet tarafından suçlanan yakınları ile aralarına mesafe koyacaklardı ya da her an başlarına bir şey geleceğini beklemeye alışacaklardı. Aile bağlamında işin bir başka boyutu ise birçok yeni doğum yapmış anne, çocuklarından ayrı tutularak gözaltına alındı ve hapse atıldı, halen de bu uygulamalar devam etmekte. İktidarın kontrolü ve yönlendirmesinin hakim olduğu tv kanalları ve gazetelerin bilgi akışı dışına çıkılarak internette insanların çığlıklarına mecra olan haber kaynakları incelendiğinde bu vakaların onlarcasına failleri ve mağdurlarıyla birlikte ayrıntısı ile şahitlik edilebilir. Henüz suçu kesinleşmemiş bu kişiler tutuksuz yargılanabilecekken bu muameleler yeni doğmuş bebekleri bile cezalandırmaya varan ifrat noktasının açık bir göstergesidir. Bu meselenin bir başka uç örneği ise darbe sürecine karışanların eşlerini ve mallarını ganimet olarak gören açıklamalardı. Bu ne İslam’a ne de insanlığa sığmayan aşağılık açıklamalar belki itibar edilmese de ciddi tepkiler ile susturulmadı. Firavun’un karısı inanmış müminlerdenken, peygamberler kendi çocuklarının akıbetine karışamazken Allah ayetinde “hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez” buyururken kişileri aile bağları üzerinden suçlu görmek ancak yolunu şaşırmış bir yönetimin kalkışabileceği bir ifsat durumu olabilir.

Gözaltı Toplumu

Firavun’un karısı inanmış müminlerdenken, peygamberler kendi çocuklarının akıbetine karışamazken Allah ayetinde “hiç kimse bir başkasının günahını yüklenmez” buyururken kişileri aile bağları üzerinden suçlu görmek ancak yolunu şaşırmış bir yönetimin kalkışabileceği bir ifsat durumu olabilir. 

Bu anlamda ülkedeki iktidar sahiplerinin yani toplumda adaleti tesis etme sorumluluğunu taşıması gerekenlerin yol açtıkları en büyük felaketlerden biri toplumda esenlik çağrısı yapmaları gerekirken fitne ve fesadı körüklemeleri oldu. Kendileri istedikleri tasfiyeleri rahatça yapabilmek için zemin oluştururken toplumsal tabanda dostluk ve aile ilişkilerine zarar veren, insani değerleri iflasa sürükleyen bir sürece yol açtılar. Hz. Peygamberin usulünde kişi şeriata göre verilen ceza haricinde, toplumsal anlamda bir cezalandırmaya tabi tutulmaz, kişilik itibarına zarar verilmez ve herkese toplumun içinde var olma hakkı tanınırdı. İçinde bulunduğumuz süreçte ise insanlar ahlaki değerlerin geçerliliğini yitirdiği bir sosyal linçe tabi tutuldu. Bunun sonucunda da pek çok insan kendini tehcir ederek evlerine kapandı. Evler son sığınaklar haline geldi ama evlere yapılan gece baskınlarıyla en mahrem mekanlara da tecavüz edildi. Gözaltılar ve ev baskınları ile şiddet üzerinden kurulan devlet hakimiyeti, insanların mekana dair olan aidiyet hissini yıkıma uğrattı, dışarıyla aralarındaki bağları tekinsizleştirdi ve insanları hareket edemez hale getirdi. İnsanların evlerinde uyuyamaz hale gelmesi ve en yakınları tarafından bile farklı gözle görülmeye başlanması onları bu ülkede yaşanmaz noktasına getiren bir sürece yol açtı. Hukuki süreçlerin yürütülme biçimi de insanların haysiyet, onur ve adalet duygusunu zedeleyecek şekilde vuku buldukça üzüntü ve endişeden öfkeye doğru giden yolu katmerleyen bir sürece geçiş yapıldı. Bu da şuan derecesinden ve kitleselliğinden emin olamasak da bu ülkeye dair umutlarını ve aidiyet hissini kaybeden bir insan topluluğunun gün geçtikçe artmasına sebep oluyor. Ancak bir yandan da işlerinden ihraç edilen insanların yurtdışına çıkışları yasaklandı ve böylece kendi ülkelerinde bir açık hava cezaevinde tedirginlik içinde beklemeye mahkum edildiler. Bu durum bir çaresizlik ve çıkışsızlıkla birlikte şuan kendini dışa vuramasa da bir gün yüzeye de çıkacak bir nefret ve öfke içermektedir.

Tabii ki bu toplumsal travmanın boyutlarını bununla sınırlı değil. 15 Temmuz’dan bugüne otuzun üstünde insan cezaevlerinde, gözaltında, gözaltına alınmaya çalışılırken ya da açığa alınma süreçlerinde intihar etti. Bunların bir kısmının aileleri tarafından intihar değil şüpheli ölümler yani öldürülme olduğu belirtiliyor ki bu daha da vahim bir durum. Medyaya kamuoyuna baktığımızda bu intiharlar muhalif mecralarda habere dönüşmekle birlikte henüz ciddi ve acil bir mesele olarak gündeme alınmış değil. 30’un üstünde yaşanan bu intiharlarla şuan Türkiye tarihinde, 80 darbesini hariç tutarsak, yaşanmamış bir toplumsal travma haline şahit oluyoruz. Bu travmanın sebeplerinden biri hem hukuki anlamda hem toplumsal düzeyde çok ciddi bir itibarsızlaştırmanın yaşanmasıdır.

KHK’ların Egemenliğinde Toplumsal Akıl Tutulması

Burada açıkça şunu görüyoruz, devlet önümüze koyduğu hukuk putunu yeri geldiğinde yemekten çekinmiyor. ‘Yasal’ güvence altında olan bir kurumun her an geçmişe dönük olarak illegal kabul edilebileceğine şahit oluyoruz. 

Devletin yürüttüğü adli ve idari soruşturma ve yargılama süreçlerine baktığımızda ise devletin hukuki denetimi ve güvencesi altındaki kuruluşlarla temas halinde bulunmak suç kabul edildi ve fişleme aracı olarak kullanıldı. Hali hazırda devletin yönetiminde bulunanların katılımıyla açılmış ve Türkiye Cumhuriyeti’nde yasal olarak varlığını sürdüren bir bankada hesap bulundurmak ve para hareketleri yapmak suç karinesi kabul edildi. Bu suçlamaların sadece 17-25 Aralık sonrasında hesabı olanlar ve bankayı kurtarmaya yönelik eylemler içinde olanlarla sınırlı tutulduğu söylendi. Pek çok örnekte keyfi biçimde bu söylenen kapsamın dışına çıkıldığını biliyoruz ancak neden bu verilen kapsama yönelik suçlamayı geçerli kabul etmek zorunda olduğumuzun da makul bir açıklaması yok. Bu banka yasal olarak açıksa insanlar isterseler bu bankanın batmaması için bileziklerini de bozdurup satabilirler. Bu hangi kritere göre suç kabul edilebilir? Eğer hukukun üstünlüğünden bahsediliyorsa devlet kendi hukuki güvencesi ve denetimi altındaki kurumdaki yasal işlemleri suç olarak kabul edemez. Bu yapılanın meşru görüldüğü bir düzlemde yapılabileceklere sınırsız bir alan doğar. Gezi Parkı olayları hükümete göre başka şekilde bir darbe girişimiydi ve iktidarın çevresindeki medyaya göre bu olayın arkasında Koç Grubu vardı. Öyleyse darbe girişiminin bir parçası olan Koç Grubu’nun bankası Yapı Kredi’de hesabı olanlar kolayca suçlu pozisyonuna getirilebilirler.

Ya da kamudan tasfiyelerde önemli bir fişleme aracı olarak kullanılan Aktif-Sen’e bakalım. Yasal kurallara göre kurulmuş ve yasal denetime göre açık kalabilmiş bir sendika üyelerine örgütlü mücadele olanağı, üyelerinin haklarını koruma işlevi sağlaması gerekirken, bir anda adalet ve hakkaniyet gibi kriterleri olmayan KHK’lar ile işten çıkarılmalarının gerekçesi haline geldi. Az önceki mantığı tekrar işlettiğimizde yarın iktidar DİSK’i ya da Eğitim-Sen’i, ki bugün süreç Eğitim-Sen’e de sıçramış durumda, kendini devirmeye dönük karanlık odakların maşaları olarak vehmetse ve buna güç yetirebileceğine inansa onların üyelerini de işsizlikle ve açlıkla terbiye etmeye dönük bir eylem içine girebilir. Burada açıkça şunu görüyoruz, devlet önümüze koyduğu hukuk putunu yeri geldiğinde yemekten çekinmiyor. ‘Yasal’ güvence altında olan bir kurumun her an geçmişe dönük olarak illegal kabul edilebileceğine şahit oluyoruz. Bu anlamda bu uygulamalara karşı çıkmak sadece adalet adına başkalarının maruz kaldığı zulme karşı durmak değil her an hepimize yönelebilecek bu gözü dönmüşlüğe karşı tavır almaktır. Gülen cemaatiyle alakalı kurumlarda çalışan herkes işsiz bırakıldı ve birçoğu adli süreçlere tabi tutuldu. Az önce bahsettiğim toplumsal dışlanma ve çaresiz bırakılmaya burada da şahit olduk. Geçindirmek zorunda aileleri olan pek çok insan bir anda işsiz kaldı ve oluşan toplumsal ortam dolayısıyla bir çoğu hiçbir yerde işe girme imkanı bulamadı. Bunda hem insanlarda o kişilere birikmiş öfke hem de bizim de başımıza bir şey gelir mi endişesi hakim oldu.

15 Temmuz sonrası gözaltılar ve tutuklamalarda en yoğun olarak kullanılan, Gülen Cemaatine karşı yürütülen operasyonun ana omurgası ise Bylock adında bir program oldu. Bir suç kanıtı olarak Bylock’un keşfi, 15 Temmuz sürecinde MİT’in en büyük başarısı olarak görüldü, çünkü bu kitlesel tutuklamalar için tüm kamuoyunun kabullendiği bir araç oldu. Ülkedeki insanların büyük çoğunluğu kişinin telefonunda Bylock var iddiası ortaya atıldığında yapılanları kabullenir bir pozisyona geldiler. Ancak bu bir akıl tutulması değil midir? Bir kere birçok insan telefonunda Bylock programı olduğu iddiasını reddetti ama bu insanlara zorla kabul ettirildi, gözaltı raporlarına bu şekilde geçirildi ve ne kamuoyu ne de şüpheliler bu konuda deliller sunularak aydınlatılmadı. Ancak velev ki kişinin telefonunda Bylock programı var, içerikten bağımsız olarak bu programın varlığı bir suç unsuru olarak sunulabilir mi, bu program patlayıcı bir madde mi ya da bir tür bilişim virüsü mü ki sırf varlığı suç unsuru olsun? Evimizdeki internet bağlantısından, cebimizdeki telefondan her anımızın takip edilebildiğinin söylendiği bir zamanda insanların ‘takip edilmemek’ için arayışa girmeleri gayet doğal bir kaygı. Devletin evlerimizin içine kadar girmesi, hiçbir mahrem alan bırakmaması gibi gayri insani bir zamanda insanlar çeşitli kaçış noktaları oluşturmaya çalışıyor ki pek çok farklı grup ve toplulukta bu istek kendini farklı şekillerde gösterir. Burada bir şeffaflık eleştirisi yapılabilir, yani neden kurumlar, cemaatler, topluluklar bütün faaliyetlerini şeffaf şekilde yapmıyor, bu ayrı bir bahis olarak tartışılabilir ancak aileden devlete kadar bütün kurumsal yapılarımızın kendini ‘sır’larla var ettiği ve ‘sır’ ifşa etmenin büyük günahlardan kabul edildiği bir ülkede yaşadığımızı hatırlayarak eleştiriyi de hakkaniyetli yapmak gerek.

Bylock meselesine geri dönersek, kitlesel gözaltıların ve tutuklamaların gerekçesi haline getirilen bu programın mahiyetine dair henüz kamuoyuna yeterli bilgiler sunulmuş değil. Bylock bu programı kullanan herkesin tüm konuşmaları gördüğü tek bir grup mu, yoksa bu programı kullananlar arasında pek çok farklı grup mu var? Bu grupların kurulma saiklerini ve içeriklerinde neler olduğunu bilmeden yargılama yapmak mümkün mü? Bir kişiyi suçlayabilmek için asgari şart Bylock kullanan kişinin telefonunun ekranına düşen konuşmalarda suç içeren ibarelerin varlığı olmalıdır. Bylock konuşmalarının içerikleri ortaya koyulmadan, açık suç içeren dökümler olmadan yapılan suçlamalar, zandan öte değildir ne adil bir hukuk düzeninden ne de mahkeme-i kübradan geçemez.

Allah’ın Lanetini Çağırmak: Haddi Aşan Zıddına İnkılap Eder

Maalesef kara bir leke olarak sistematik işkence ülkeye geri dönmüş durumda. Bunun açık delillerinden biri geçtiğimiz günlerde Trabzon’da işkence gördüğünü söyleyen bir mahkumun şikayeti savcının OHAL’de kovuşturmaya gerek yoktur kararıyla yani işkence iddialarının açıkça göz ardı edilmesiyle kendini gösterdi. 

Bu tutarsız kanıtlarla yapılan gözaltı ve tutuklama süreçlerine baktığımızda ise daha vahim garabetlerle karşılaşıyoruz. OHAL gerekçesiyle gözaltına alınanların ve cezaevine koyulanların birçok hukuki ve insani hakkının kısıtlandığını görüyoruz. Uzun gözaltı süreleri, tutuksuz yargılama seçeneği varken bir tür ezme ve cezalandırma yöntemi olarak tutuklu yargılamaları tercih etmek, sanıkların avukatlarıyla ve yakınlarıyla görüşmelerine sınırlandırmalar getirmek, dışarıdan mektup ve kitap alma haklarını gaspederek dış dünyadan tamamen tecrit etmek artık kamuoyunda ayyuka çıkmış uygulamalar. Ancak bu kısıtlamalar o kadar hadsiz ve hukuksuz hale gelmiş ki cezaevlerindekilerin Kuran-i Kerim temini ve okuma hakları dahi engelleniyor. Müslüman olduğunu sıkça vurgulayan iktidar sahiplerinin yönettiği bir ülkede cezaevlerine Kuran-ı Kerim girişinin yasaklanması yani Allah’ın buyruğunun insanlara ulaşmasının engellenmesi hiç kimsenin Allah’a karşı verebileceği bir hesap değildir. Ancak hakikatin üstünün örtülmesi, yani işlenen küfürler bundan ibaret değil. OHAL ile pek çok muhalif medyanın sesinin kesildiği, var olanların da artık denetlenmeye de gerek kalmadan kendine uyguladıkları ciddi otosansür altında pek çok hakikatin üzeri örtülüyor. Bundan birkaç yıl önce Türkiye 90’lara dönüyor denildiğinde, evet kötü bir döneme doğru gidiyoruz ama bu kadarı da abartılı bir tespit diye düşünürdüm. Ancak bugün geldiğimiz noktada 15 Temmuz’dan bugüne 100 binin üstünde insanın işlerinden ihracı, 40 binin üstünde kişinin tutuklanması, 70 binin üstünde gözaltı, 30’un üstünde intihar ve diğer istatistiki rakamlara baktığımızda durumu sadece 12 Eylül ile kıyaslamak mümkün ki o kıyaslama da bile bugün pek çok rakam geride bırakılmış durumda.

Ancak 90’lar denildiğinde akla gelen şey işkence. İnsan hayata karşı umudunu korumak istiyor. Uzun süre Türkiye’de işkencenin geri dönmemek üzere kalktığını ve buna Ak Parti’nin vesile olduğunu düşündüm. Zaman zaman Kürt bölgesinden gelen haberleri istisnai durumlar, bazı kişilerin görevi kötüye kullanması olarak değerlendirebilir miyiz diye iyiye yormaya çalıştım. Ancak geldiğimiz nokta gösteriyor ki Türkiye’de artık işkence bireysel inisiyatiflerle açıklanabilecek arızi bir durum değil. Maalesef kara bir leke olarak sistematik işkence ülkeye geri dönmüş durumda. Bunun açık delillerinden biri geçtiğimiz günlerde Trabzon’da işkence gördüğünü söyleyen bir mahkumun şikayeti savcının OHAL’de kovuşturmaya gerek yoktur kararıyla yani işkence iddialarının açıkça göz ardı edilmesiyle kendini gösterdi. Yine geçtiğimiz günlerde Nuriye Gülmen’in polis tarafından açıkça darp edilmesine rağmen, doktorun darp raporu vermeyerek olayı nasıl ört bas etmeye çalıştığını gördük. Çeşitli yurt içi ve yurt dışı insan hakları örgütleri de 15 Temmuz sonrasında ülkede işkenceye dair raporlar yayınladı. Bunları gördükçe internette biraz araştırma yapmaya giriştiğimde erişimi engellenmeye çalışan pek çok sitede insanların feryatlarının yükseldiğine şahit oldum. Çeşit çeşit darp ve işkence olayları anlatılıyor ve bunlar hayali şekilde değil hangi şehirde, hangi emniyette; kim tarafından, kime neler yapıldığı, failleri ve mağdurlarıyla birlikte aktarılıyor. Bu insanlık ve Müslümanlık iddiasında bulunanların oturduğu yerden basit kınamalarla geçiştirebileceği bir durum değil.

Allah’ın herhangi bir şekilde müsaade etmediği işkenceye kalkışmak Kuran’da ilahlık iddiasında bulunan zalimlerin işlediği bir cürüm olarak yer almaktadır. Adalet Bakanı Bekir Bozdağ kamuoyu karşısına çıkarak ülkede kesinlikle işkencenin olmadığını ve bunu ispatlamaya hazır olduğunu söylüyor. Güç sahiplerinin insanların gözünün içine bakarak hakikati yok saymaları yeni bir şey değil. Fakat Bozdağ ve diğer yetki sahipleri velev ki gerçekten bu durumları görmüyorlarsa bu bilgisizlikten değil ancak kalplerin ve gözlerin körleşmesinden kaynaklanıyor olabilir. O gün insanlar kıyamda eşitlendiğinde kimsenin hakikat karşısında durmaya gücü yetmeyecek. Tabii bu dünyada da bu günler geçip yarın yüzleşme ve hesaplaşma vakti geldiğinde yakınlarına işkence edilen, gördüğü baskılar sonucu yakınları intihar eden, harekete küfre maruz kalanlarla hem bunlardan sorumlu olanlar hem de oturduğu yerden aslında yapılanları mümkün kılan ‘yanlış yere alınan varsa, onlar geri iade edilsin, tabii haksızlık uğrayanlarla zamanla haklarını alacaktır’ cümleleri kuranlar arasında kapanması güç bir yarık açıldığı daha net anlaşılacaktır. Bugün hem HDP çevrelerinde hem de Gülen cemaatiyle ilişkili çevrelerde yaşananlar soykırım olarak adlandırılıyor. Yani büyüyen bir öfke var, bugün sessiz kalsa da gün geldiğinde ortaya çıkacaktır.

İktidarın İznine Tabiiyet Cenderesinde Hakikate Şahitlik Etmek

15 Temmuz sonrası dönemin bize gösterdiği bir başka değişmez kaide ise iktidar sahipleri bir toplumsal grubu tamamen yok etmeye ve sindirmeye niyetlendiğinde bu kural tanımazlık ve ilkesizlik yalnızca sahnedeki ana hedef ile sınırlı kalmayarak kendini mutlak egemen görene muhalif tüm odaklara darbe vuran bir sürece dönüşüyor.

15 Temmuz’dan bugüne adaletsizliklerin ve zulümlerin çığ gibi büyümesi dolayısıyla mazlum konumuna düşen insanlar için işin bir başka boyutu ise bu yaptırımlara, bu yaptırımları mümkün kılan Olağanüstü Hal uygulamalarına ve bu yaptırımların fermanı sorgulanamaz konumdaki KHK’lara dayanak olan, onlara meşruiyet zemini sağlayan darbe girişiminin gün geçtikçe biraz daha iktidar sahiplerinin istediklerini yapabilmeleri için kalkışılmasına göz yumdukları bir darbe girişimi olduğunu düşünüyorlar. Bu algının tek sebebi insanların maruz kaldığı adaletsiz uygulamalar değil tabii ki. 15 Temmuz’a dair yapılan soruşturmaların kifayetsizliği de bu algıyı güçlendirdi. TBMM’de kurulan 15 Temmuz Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu, yine komisyon üyelerinin beyanatlarına göre asıl olarak darbe sürecini, o günü, o saatleri araştırması gerekirken ve olayla ilişkin kritik kurumların başındaki kişilerle görüşmesi gerekirken, bu iki konuda da kısıtlandı. Tabanda şedit bir şekilde yürütülen operasyonların, üst düzeylere gelindiğinde aynı özveriyle gerçekleştirilmemesi insanların hakikate olan şüphelerinin katmerlenmesine sebep oldu. Adil bir sistemden uzak bu zeminde insanların kendi içlerine dönüp muhasebe yapma imkanları da yapısal olarak ellerinden alınmış oldu. Böylece insanlara içinde bulundukları konumu sorgulama, değişme ve dönüşme fırsatı sunulmadan ancak korku ve nefret biriktirebilecekleri bir pozisyon tercih edildi.

Son olarak 15 Temmuz sonrası dönemin bize gösterdiği bir başka değişmez kaide ise iktidar sahipleri bir toplumsal grubu tamamen yok etmeye ve sindirmeye niyetlendiğinde bu kural tanımazlık ve ilkesizlik yalnızca sahnedeki ana hedef ile sınırlı kalmayarak kendini mutlak egemen görene muhalif tüm odaklara darbe vuran bir sürece dönüşüyor. 12 Eylül sadece solculara ve ülkücülere dönük bir tasfiye operasyonu değil aynı zamanda İslamcıları da etkileyen, hapislerle, hicretlerle yüzleşmelerini gerektiren bir dönem olmuştu. 28 Şubat İslami kesim tarafından sadece kendilerine dönük bir girişim olarak görülse de bu süreçten ülkedeki radikal sol ve Kürtler de ciddi bir şekilde etkilendi. Devlet kendine bir düşman yarattığında bunu yok etmek adına hukuku askıya alıp olağanüstü bir döneme geçiş yapıyor ve devletin bekası için yapılan her şeyin mubah olduğu bir sürece geçiliyor. Savaş cephe tanımadan kendisiyle birlikte olmayan herkesi bertaraf edecek bir hal alıyor. 15 Temmuz’dan bugüne yayınlanan KHK’lar ile işlerinden ihraç edilenlere ya da tutuklananlara baktığımızda bunu açıkça görüyoruz. Var olan devlet politikalarına eleştirel bakan, bu konuda tutum gösterenler hukuki olarak geçerli gerekçeler olmadan yaratılan algılarla haklarında hüküm verilerek cezalandırılıyorlar.

Dolayısıyla bugün iktidara art niyetli olmadığımızı ispatlamamız için tek yol ona biat etmemiz, evet dememizdir. Hem bu dünyamız hem öteki dünyamız için yapabileceğimiz tek şey ise fitne, zulüm, adaletsizlik ateşi karşısında ‘la’ şiarını yükselterek şahitlik etmektir.

Bugünkü ihraçlarda bir fişleme aracı halin getirilen “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisine bakıldığında terörü destekleyen bir ifade bulmak mümkün değil, diğer yandan bölgedeki askeri müdahale sırasında pek çok sivil hayatını kaybettiğine göre bu bildirinin olmadık yere yazıldığı da söylenemez. Ki bugün bölgede Nusaybin’in Xeraba Bava köyünde ne olduğunu dahi öğrenemediğimiz bir vasatta, insan canı mevzu bahisken insanlardan devlete zeval gelmesin refleksi beklemek en hafif tabiriyle vicdansızlıktır. Ancak ülkemizde bir süredir siyaset saflaşmalar ve niyet okumalar üzerinden yürüyor. Pocock’un 1973 yılında yazdıkları bugünün Türkiye’sindeki hakim siyaset dilinin ve hissiyatının kusursuz bir tanımlamasını yapıyor: “Aşırı kalabalıklaşmış, aşırı iletişen, özneler arası bir dünyada, insanların kolaylıkla birbirlerinin art-niyetliliğine ikna olduğu ve bu art-niyet şüphesinin çoğunlukla kendi kendini doğrulayıp meşrulaştırdığı bir zamanda yaşıyoruz. Bir art-niyet siyaseti gelişip yayıldı ve bu siyasetin içerisinde sözlerimle ben sizi art-niyetli davranmakla öyle bir suçluyorum ki sizin iyi niyetinizi ispatlamanızın tek yolu bana talep ettiğim şeyi vermek (mümkünse meydanı terk etmeniz yahut kendi kendinizi yok etmeniz).” Dolayısıyla bugün iktidara art niyetli olmadığımızı ispatlamamız için tek yol ona biat etmemiz, evet dememizdir. Hem bu dünyamız hem öteki dünyamız için yapabileceğimiz tek şey ise fitne, zulüm, adaletsizlik ateşi karşısında ‘la’ şiarını yükselterek şahitlik etmektir.

1 Response

  1. Burak dedi ki:

    Fethullahçılarin kendi zulümlerinden haberdar olmadıkları, kalben bugzettikleri doğru değil. Kendilerinden olmayanı değil Müslüman, insan olarak görmeyen, kibirden kafayı yemiş bir gruptu. Kendilerinden olmayanı önce yanlarına çekmeye çalışır, türlü vaatler verir, muvaffak olamadiklarinda alay, itibarsizlastirma, iftira, tehdite basvururlardi. Sütten çıkmış ak kaşık yapmışsınız, tanimasak inanacagiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir