Tarihin “Zehirli” Bilgisi

Bu yazıyı bir süredir devam ettiğimiz Anadolu’nun/Diyar-ı Rum’un/Buraların tarihçiler tarafından da anlaşılması zor kabul edilen bir dönemini anlamak için birkaç yıl önce başlattığımız okuma grubu ve çıkarımlarıyla ilgili yaptığımız bir toplantıda bir arkadaşın sorusu üzerine yazma ihtiyacı hissettim. Arkadaş okumalarda “Hangi tarih yaklaşımını benimsiyorsunuz?” anlamında bir soru sormuştu. Bu esaslı sorunun açıkçası güçlü bir cevabını verebileceğimi düşünmüyorum zira henüz büyük tarihçilerin bile bu konuda net ve doktriner bir yaklaşım geliştirebildikleri kanaatimce muamma iken kendime o düzeyde bir anlam yükleme şansım elbette yok. Ancak bazı notlar üzerinden meseleye giden yolu bir miktar açabilirim.

Henry Ford dönemindeki hâkim tarih anlatısını şöyle eleştirir: “Tarih, aşağı yukarı boş laftan ibarettir.”[1] Aktaran: Yanıbaşımızdaki Tarih, David E. Kyvig ve Myron A. Marty,  Tarih Vakfı Yurt Yayınları Ford’un bu yaklaşımında kendi namına geçmiş anlatılardan çıkardığı yaşanmışlıkların değil “zaferler”in tarihinin göze sokulmasının etkisi vardır. Geçmişin tarihi konusunda cahil olduğu da söylenir Ford’un ancak yanı başında olup biten şeylere kayıtsız olmadığı da bilinir. Servetinden ciddi bir kısmın gündelik hayatta kullanılan küçük şeyleri toplamak için harcamış ve bu tavrıyla etrafında ve her an karşılaşabileceği türden, “sıradan” insanların hikâyelerini, anlı şanlı komutanların hikâyelerini anlatan tarihe tercih etmiştir. Ford’un tarih bilgisiyle arasına mesafe koymasının muhtemelen başka sebepleri de vardır ve bu sebepleri tam olarak asla bilemeyeceğiz ancak büyük anlatılarla bezeli tarihin handikaplarının ciddiyetle ele alınması gerektiğini biliyoruz.

Arthur S. Link, insanoğlunun ilkel vahşi düzeyden sıçrama yapabilmesinin imkânlarını hafızadan edindiğini öne sürer.[2] Aktaran: Yanıbaşımızdaki Tarih, David E. Kyvig ve Myron A. Marty,  Tarih Vakfı Yurt Yayınları Anlatılan ise kişinin hatırladığı kadardır ve sadece hatırlananın netliği bize doğru bilgi vermez, anlatan metnin ve metni kullanma gücünün sınırlılığı ile maluldür. Ayrıca fazla bilgi insan zihninin felce uğratır ve ister istemez hafıza seçici bir refleks gösterir. Herkes seçici hafızasının ve aktarım imkânının gücü kadar tarihten bahsedebilir. Buna bir de bilgiye muhatap olanın seçiciliği eklenince elimize kalan şey belki de Ford’un da dediği gibi “boş laftan ibarettir.”

Edward H. Carr, bize gelen tarihsel bilginin arı olmama halini ve kayıt tutanın zihninde kırılma yaşayarak aktarılmasını vurgulayıp, bir tarihi eseri incelemeden önce yazarı incelemek gerektiğini söyler. [3] Tarih Nedir?, Edward Hallet Carr, İletişim Yayınları. Önemli Ortaçağ tarihçisi Henri Pirenne de dinsel ve sosyal çevrenin tarihi anlamadaki önemine vurgu yapar, hem yazarın hem de yaşanan dönemin anlaşılması gerektiğini belirtir. Tarih bilgisinin kırılganlığı ve modern zamanlara gelen boş-laflığı ister istemez farklı temayüllerin ortaya çıkmasına yol açtı. Carr’ın bu vurgusu hermenötik değerlendirmenin önemine değinirken Annales Okulu ekonomi ve  coğrafya bilgisinin tarihi anlamada ve çıkarım yapmada gereken ilgiye mazhar olmadığını düşünerek geleneksel iktidar ve krallar üzerinden gelen anlatının dışına çıkmışlardır. Ancak bu yaklaşımlar siyasetin tarih üzerindeki öneminin göz ardı edildiğine dair eleştiriler almıştır.

Sadece bu yorum farkları değil günümüze kadar gelen tarih bilgisindeki Batı Merkezlilik de bir sorun olarak duruyor. Michael de Certeau bunu şu ifadeleri dillendirir: “.. tarih Batı uygarlığına bağlıdır ve bunun böyle olması doğaldır.”[4] Tarih ve Psikanaliz, Michel de Certeau, İş Bankası Yayınları. (Aktaran: Türk Düğümü, Turcihia’da Tarih Düğümü, İlyaz Bingül, Gram Yayınları.) Bu yaklaşıma doğal olarak batı dışı toplumlardan eleştiriler gelmiştir. Ayrıca sadece batı dışı toplumlardan değil Avrosentrik tarih eleştirisine dair İsmet Özel’in de övgüsünü almış olan[5] İLM ÖNCE VATAN SONRA CAN DEDİĞİNDE CEHL ÖNCE VAMPİR SONRA KAN DEYİVERDİ (II), İsmet Özel, http://istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1296&KID=59&PGID=0 Alman tarihçi Oswald Spengler gibi tarihçiler de bu tartışmaya dâhildir.

Yaklaşım farklarıyla birlikte bir de mahiyet açısında farklılıklar gösteren bir eleştiri zemini söz konusu. Tarihin bir edebiyat olup olmadığı sorusu da tartışılmıştır. Tarihçilerin bir kısım, bu anlatıları edebiyat ile benzeştirir. Zira sadece geçmişte olanı değil gelecekte olması isteneni de anlatan tarih yazımının yolu edebiyat ile kesişmiştir. Tarih anlatısının günümüzde bir kurgu ve öyküleme olduğu üzerinden anlatılabilirliğiyle birlikte eski dönem tarihçilerin tarih yazımı için şiiri kullanmaları bu savı desteklemektedir. Anlatının edebiyata kayması kuvvetle muhtemeldir ki sadece gelecek kurmakla ilişkili olmayıp, anlatanın geçmişin bilgisindeki handikapları azaltarak bir gerçekliğe yakınlaştırma motivasyonundan da beslenmiştir. Tarih yazımı için sadece geçmişe dönük kuru bir bilgi ile yetinilemez. İktidar gücü ve propaganda için geleceğe dönük dönüştürücü ve nitelikli bilgi üretmek gerekir. Şiir de öyküleme de anlatılanın muhatabı etkileme potansiyeline sahiptir. İsmet Özel’in Türk Şiiri(Türklük) ile tarihçi Homeros arasında -ki İlyada Destanı bir şiirdir aynı zamanda- kurmaya çalıştığı bağ, tabanın yani iktidar alanı dışında kalma gayreti olanların hafızayı ve propagandayı meczederek bir anlatı imkânına kavuşmalarından mülhemdir. Evet, tarihin ve her türlü anlatısının bir “mühendislik faaliyeti” olarak nasıl işlevsel hale gelebileceğini bir miktar görünür hale getirmiş olduk sanırım…[6] Şiirin bir imkan olarak özellikle bu toprakların tarihinde ve hafızasında ne denli önemi olduğunu ayrıca incelemek gerekir. Bilinen ilk Osmanlı Tarihi olan Aşıkpaşazade’nin eserindeki şiirli anlatımı, Dede Korkut Masalları’nın şiirselliğini, menkıbelerin tarihsel bilgi olarak kıymetini, Elvan Çelebi’nin Menakıb’ul-Kutsiyesi’nin baştan sona şiir ile yazılmış olmasını, Mevlana’nın şiirlerindeki döneme ışık tutan tarihsel bilgiyi vb. dikkate aldığımızda meselenin ne denli detaylandırılmaya muhtaç olduğunu görürüz.

Hangi anlatı mecrasından ya da anlayışından vücut bulursa bulsun tarih bizim marjinale yaklaşmamız için ciddi imkânlar sunar. Bu durum maalesef çok okuyanlar için de kulaktan dolma bilgilerle tarihe merak saranlar için aynı şekilde gelişir. Hatta sadece tarih değil diğer disiplinlerle ilişkilenerek bir yorum alanı geliştirebilenler için de aynı şeyle karşı karşıya kalırız. Her bilginin zehirli olduğu gibi tarih bilgisi de zehirlidir ve zehri etki gücünün fazla olmasından ileri gelir. Bu zehirli bilginin gerekliliği bir tarafa oluşturacağı yaraları ortadan kaldıracak bir tutum benimsenmelidir. Zehir ilaca da dönüşebilir pekâlâ ve olabilirliği yetenek, bilgi ve sağlıklı bir tutumla imkân dâhilindedir. Esasında kelimenin günümüzde evirildiği anlamdan bağımsız olarak kelime kök-anlamına bakıldığında ilaç haline dönüştürebilecek yolu bulabiliriz: araştırma. Tarih özünde bir araştırma faaliyetidir ve bize gerçeği aktarabildiği kadar sağlık vaat eder.

Eğer meseleyi bir anlama gayretinin aparatı ve hikâyesi olarak görmez ve asli kabul etmeye başlarsak tarih bilgisi üzerinden her şey olunabilir. Örneğin, tarihten çıkardığınız bir “Katoliklerin Türk düşmanlığı” bilgisi-ki tarih bilgisine güvenen birçok kişi için yaygın bir görüştür-, sizin Ortodoks Hristyanlarına ve Batı ile Kalkedon Konsili’nden sonra arası  iyice açılan ve Oğuz saflarında yer almayı tercih eden Ermeni Hristiyanlığına daha yakın ve iltimaslı bir eleştiri geliştirmeniz gayet tabidir. Buradan yola çıkarak -daha somut ve güncel politik ifadeyle- Avrasyacı olmanız işten bile değildir. Bilginin gerçekliği bir tarafa çoktan politik marjinalliğinizi tarihsel anlatılar üzerinden şekillendirmişsinizdir. Farkında olup olmamanız ise bir süre sonra tali bir konu haline gelecektir.

Geçmişte iyi kötü olmuş birçok şeyi tek bir pencereden okumak, tarih olgusuna da insandan arınmış bir gözle bakmaya ve metinlerin oluşturduğu atmosferin büyüsünde ön yargıları hakikatmiş gibi savunmanıza neden olabilir. Aslında okumalar neticesinde güncel olana dair sağlıklı bir tutum belgesi ortaya koymanız beklenirken farkında olmadan zehirlenmişsinizdir. Tarihe bakıp faşist olmak, tarihsel verilerden kolaj yapıp hamaset kokan siyasi nutuklar atmak, ucuz popülizmler üzerinden hayatı kendine zindan etmek.. hepsi tarih bilgisinin size açtığı imkanlardan neşet edebilir.

İnsan doğası gereği basit ve anlaşılabilir olana meyillidir. Tarih tekerrür eder evet ama bu gerçekte bir tekrar ediş kesinlikle değildir. Tarih kurgucunun zihninde tekerrür eder. Geçmişin hikâyelerinden edindiği eksik fazla tüm bilgiler kurgucu tarafından işlenir ve kodlanır, her kod algılayan kişinin zihninde bir anlam bütünlüğüne ve basitleştirmeye yaramaktadır. Anladığını düşündükçe ve anlatabildikçe bilginin yarattığı haz itici bir özgüvene kadar evirilebilir. Tarih tekrar etmez, tarihi çözdüğünü zannedenler tekrar ettiğini terennüm eder. Herkesin yanıbaşında bambaşka bir tarih yazılır ve yazılmaya devam etmektedir.

Özetle şunu diyebiliriz, anlama gayreti olmadan elde edilen her bilginin zehirleme imkânı tarih için de geçerlidir. Zehirlemek için bilgi üretenlerin bolca olduğu bir çağda zehrin iyileştirici gücünü ortaya çıkarmak da mücadele alanlarından bir alandır nitekim. Neredeyse bütün tarihçiler de tarihin politik bir uğraşı alanı olduğunda hemfikirdir.

Dipnotlar   [ + ]

1, 2. Aktaran: Yanıbaşımızdaki Tarih, David E. Kyvig ve Myron A. Marty,  Tarih Vakfı Yurt Yayınları
3. Tarih Nedir?, Edward Hallet Carr, İletişim Yayınları.
4. Tarih ve Psikanaliz, Michel de Certeau, İş Bankası Yayınları. (Aktaran: Türk Düğümü, Turcihia’da Tarih Düğümü, İlyaz Bingül, Gram Yayınları.)
5. İLM ÖNCE VATAN SONRA CAN DEDİĞİNDE CEHL ÖNCE VAMPİR SONRA KAN DEYİVERDİ (II), İsmet Özel, http://istiklalmarsidernegi.org.tr/Yazi.aspx?YID=1296&KID=59&PGID=0
6. Şiirin bir imkan olarak özellikle bu toprakların tarihinde ve hafızasında ne denli önemi olduğunu ayrıca incelemek gerekir. Bilinen ilk Osmanlı Tarihi olan Aşıkpaşazade’nin eserindeki şiirli anlatımı, Dede Korkut Masalları’nın şiirselliğini, menkıbelerin tarihsel bilgi olarak kıymetini, Elvan Çelebi’nin Menakıb’ul-Kutsiyesi’nin baştan sona şiir ile yazılmış olmasını, Mevlana’nın şiirlerindeki döneme ışık tutan tarihsel bilgiyi vb. dikkate aldığımızda meselenin ne denli detaylandırılmaya muhtaç olduğunu görürüz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir